9. bölüm · Sessiz İhlal: Güven Protokolü
Bir Kadeh, Bin Şüphe
“Bir an önce bulmamız gerek. Çok uzadı.” bıkkınlıkla başımı masanın üzerine koydum.
İki gündür köşe bucak Kamer’den kaçıyordum. Tüm düzenimi alt üst etmişti. Gereksiz imaları canımı sıkıyordu. Adam yoktan anlamıyordu.
“Yakalama azmine hayran kaldım. Dedektifçiliğe bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum.” sırıtıp benim gibi başını masaya koydu Tara.
“Bazı insanları görmeye tahammülüm kalmadı diyelim.” minik bir düzeltme yaptım.
“O it mi canını sıkıyor?” ciddi bir ifade takınıp dikleşti.
“Hayır. Sadece bu sorumluluk beni yoruyor.” diye yalan söyledim. Zaten Kamer’le arası iyi değildi, fazlasına gerek yoktu.
“Merak etme, buldum gibi. Sadece emin olmalıyım. Bunun için de Emre’nin dönmesi gerek.” Bazen fazlasını bilip bana söylemiyormuş gibi hissediyordum.
Emre, abisi hastalandığı için iki gündür yoktu. O yüzden Kamer’le oyunumuzu da yapamamıştık. İyi ki de yoktu aslında. Biraz uzak durmakta fayda vardı. Ama bugün gelecekti.
“Polislerden haber yok mu hala?” en çok iletişimde olan oydu. Genelde bilgileri kimseyle paylaşmıyordu ama biz de kimse değildik. Kaç yıllık hukukumuz vardı.
“Emre’nin abisi geçen yıl hapisten çıkmış ve girme sebebi de insanların banka kartlarından kendi hesabıma para transfer etmek. Selçuk’ta yani abisinde onu yapacak beceri yok. Hem Emre üzerinde etkisi büyük. Anne ve babası boşanmış. Onlar kendi ailelerini kurunca ikisi yalnız kalmış. O yüzden ne olursa olsun, Emre onun sözünden çıkmıyor.” uzun uzun anlattı. Tam Emre yaptı diyorum ki başka bir opsiyon da sunuyor.
“Bir de Tülin var. En yakın arkadaşı Ali, Haldun Bey’lerin rakipleri olan bir bankada yazılımcı. Tülin’den aldığı yardımla içeri sızması daha kolay olur. Hem bu Tülin’in izin gününde imzasından para çıkışını açıklıyor.”
“Abi, ben error verdim. Bu ne?” ağlamaklı sesimle homurdandım.
“Mesleğe hoş geldin, Liva Arslan.” Onun için sıradan bir vakaydı tabii.
“Ben yıllık iznimi kullanmak istiyorum. Köye yerleşeceğim.” dediğimde bir kahkaha attı. Onun emeklilik hayaliydi bu. Hep sakin bir yere taşınıp, her gün balık tutmak isterdi. Gerçi işine bakınca haksız da değildi, adamın kafası kazan oluyordu.
“Beni de alsana yanına.” ayağa kalkıp güldü. Seminer birkaç dakikaya başlayacaktı.
“Yürü hadi…” onu takip ettim. Adımlarım geri giderken benim pek bir şansım yoktu.
Seminerin ilk yarısı sakin geçmişti. Artık herkes alışmıştı ama bitse de gitsek modundan kurtulamıyorlardı. Emre de biraz farklı davranıyordu. Düşünceli ve telaşlı bir hali vardı. Abisi yüzünden de böyle dalgın olabilirdi.
Herkes çıkarken Emre’ye seslendim. İsteksizce yanıma geldiğinde abisinin durumunu sordum.
“İyi şimdi. Sadece bizi çok korkuttu.” konuşurken de sesinde korku vardı. Ama bu kaybetme korkusundan fazlası gibiydi.
“İyi olmasına sevindim.” gülümseyip Kamer’e işaret verdim. Başlamadan önce mesaj atmıştım, o da telefonundan bir şeyler yapıyordu.
Başını sallayıp ekranda bir şeyler yaptı. Bilgisayarım anında alarm sesi çıkarıp ışıkları yanıp söndü. Sonra ekran kapanıp sadece mavi bir ışık yandı.
“Ne oldu buna?” bir bilgisayara bir de Emre’ye baktım. Telaşlı sesim onu da germişti.
“Bakabilir miyim?” diye sordu. Onayladığımda önüne çekip incelemeye başladı.
“Sanırım hack’lenmiş.” dediğinde bir şaşkınlık nidası attım.
“Nasıl olur? Kim yapar?” bilgisayarı kendime çevirdim. “Ne yapacağım ben?” dediğimde bakışları Kamer’i buldu. Niye yardım etmediğini düşünüyordu beki de. “Siz anlıyor musunuz?” Emre’ye baktım.
“Ee şey…” ensesini sıvazlayıp kararsız bir şekilde baktı. “Kamer Bey anlar belki.” topu Kamer’e attı.
“Onun yardımına ihtiyacım yok.” diye atıldım. “Siz de bilgisayar mühendisisiniz. Bir baksanız?”
“Peki madem.” tereddütle bilgisayarın başına geçti. Aynı anda birkaç tuşa basınca başka ekran açıldı. Arkasına yaslanıp bilgisayarı daha yakına çekti. Ardından sorunlu bilgisayarı kurtarma modunda başlatarak hata kayıtlarını incelemeye koyuldu. Parmakları klavyede hızla dolaşıyordu. Bazı düzeltmeleri yaptıktan sonra bilgisayarı yeniden başlattı. “İşte hazır!”
Bilgisayar normal çalışıyordu. Belgelerim de yerindeydi. Acaba tüm sistemi hack’leyebilir miydi? Aynı değildi sonuçta…
“Yakın zamanda şüpheli bir siteye girmiş olabilir misiniz?” başını bilgisayardan kaldırdı.
“Sanmıyorum.” başımı iki yana salladım.
“İlginç… Siz yine de dikkatli olun, anlık saldırıyı kurtardım sadece.” ayağa kalkıp krizi fırsata çevirdi. “Bu iyiliğimin karşılığında bir yemeğe ne dersiniz?”
“Maalesef, özür dilerim. Ama çok teşekkür ederim.” mahcup bir bakış attım.
Başını sallayıp dışarı çıkarken, Tara içeri girip kapıyı kapattı. “Görüyorum ki bilgisayarı virüsten kurtarmış.”
“Keşke hayattaki virüslerden de böyle kolay kurtulabilsek.” gözlerini Tara’ya dikip dedi Kamer. İkisi de çocuk gibiydi.
“Senin de suyun ısındı. Yakında seninle özel olarak ilgileneceğim.” dişlerinin arasından konuştu.
“Yeter! Başlamayın yine!” bağırıp dikkatleri Emre’ye çektim. “Güçlü bir şey miydi bu? Yani Emre öylesine bir bilgiyle kurtarabilir miydi?”
“Bankanın sistemini çöktürecek cinstendi. Ufak bir hatasında bilgisayarındaki her şey silinirdi.” sakalını kaşıyıp hayretle baktı.
“Yani bilgisayarımı riske attınız? Ya hata yapsaydı?” sinirle çıkıştım. İşime dair her şey onun içindeydi. Silinirse mahvolurdum.
“Sakin ol! Dün her şeyi önceden koruma belleğine kaydetmiştim. Hiçbir şey olmayacaktı.” ukala bir gülüşle dedi.
Demek o yüzden geldiğimde bilgisayarımda bir şeyler yapıyordu pislik herif. “Aileniz, başkalarının özel eşyaları kullanırken izin almanız gerektiğini öğretmedi mi?”
Yüzü düştü. “Bilmem. Atlamışlar sanırım.” zorla gülmeye çalıştı. Yanlış bir şey söylemiştim galiba.
“Arkadaşa kimse katlanamıyor. En çok katlanan beş yıl…” Tara içimi ürperten gülümsemesiyle dedi. Birinin zaafını bulur kullanmaktan hiç kaçınmazdı.
Kamer’in gerilen çene kasları ve yumruk yaptığı eli büyük bir kavganın habercisiydi. “Kamer bey!” anı bir çıkışla seslendim seslenmesine ama ne diyecektim. Bakışları hâlâ beni bulmayınca yineledim.
“Sen de bey’ini… Tövbe estağfurullah!” başını yan çevirip sabır dilense de pek etkili olmadı. “Efendim.”
“Sizinle biraz dışarıda konuşabilir miyiz?” sorduğumda başını salladı. Tara’ya sert bir bakış daha atıp dışarı çıktı. Güzel… Ne konuşacaktık?
“Sizi dinliyorum.” ellerini göğsünde bağlayıp pencereye yaslandı. Sakinleşmemiş ve öfkesini gizlemiyordu. Hem o siz mi dedi?
“Özür dileyecektim.” Az önce istemeden canını yakmıştım galiba.
“Ne için?” kaşlarını çatıp kafasını yana eğdi.
“Söylediğim şey için. Sanırım sizi incittim.” omuz silkip pencereden dışarı baktım.
“Sorun yok. Ama bir başkası hakkında fikir yürütürken bir kez daha düşünmenizi öneririm.” yanağına sahte bir tebessüm yerleştirdi.
“Bir anlık sinirle-”
Lafımı bölüp “İnsanlara kriz yönetimi dersi verirken kendinize de birkaç bir şey saklamalısınız.” diye dedi. Siz demesi sinirimi bozuyordu. Suçluymuş gibi hissediyordum.
“Abartmıyor musunuz?” sordum istemsizce. Ne yaşadığını bilmiyorum. Ama aile yarası alan bir tek o değildi yani.
Dudağında alaycı bir gülüş belirdi. “Bazen gerçekten duygusuz olduğunu düşünüyorum.” başını sallayıp dışarıya baktı. Çenesiyle dışarıyı göstererek “Bu herif yine bir şeyler karıştırıyor.” dedi.
“Az önce bana sinirli değil miydiniz?” bu ruh hali değişikliği anormaldi bence.
“Sana değil, o herife kızgındım.” Yeniden sene dönmüştük. Doğrusunu söylemek gerekirse artık alışmıştım.
“Aranızda geçenler ne zaman anlatacaksınız?” cevapsız kalacağını bildiğim bir soruydu.
“Şu an daha önemli konularımız var. Mesela Emre densizi gibi.” bakışları ayırmadan dedi.
Emre dışarıda hararetli bir telefon görüşmesi yapıyordu. Elini gelişigüzel sallayarak dekor ağaca tekme savurdu. Keşke dudak da okuyabilseydim. Aylin burada olsaydı çok rahat okuyabilirdi. Dün hafif sancıları başladığı için hastanede kalmıştı. Doğuma birkaç hafta kalmıştı.
En az onun kadar heyecanlıydım. Biyolojik olarak teyzeydim belki ama hiçbir şey hissetmiyordum. Kendimi tamamen Asel’e saklamıştım. Evet, Aylin’in kızı olacaktı ve adını da Asel koymaya karar vermişti. Kocası Olgu’yla ortak fikirde olduğu nadir konulardandı. Genelde kedi köpek gibi anlaşırlardı ama birbirlerine olan aşkları asla azalmazdı.
“Elimizdekileri polise verip artık bitirsek mi bu oyunu?” gün geçtikçe çıkmaza giriyor gibiydik.
“Çok az kaldı. Bir iki haftaya yakayı ele verecek.”
“Yakayı ele veren sadece o olmayacak ama…” dudaklarımın arasından mırıldandım. Düzenimi bozmadan acilen bitmeliydi.
“Akşama işin yoksa biraz konuşmak istiyorum. Yeni şeyler buldum.” Ondan uzak durma kararı almıştım ama belki bulduğu şeylerle olayı çözer ve kurtulurdum.
“İşten sonra Aylin’in yanına uğrayacağım. Dokuz gibi geçen günkü kafe uygun mu?”
“Kafe olmaz. Her şey bilgisayarıma kurulu… Bana gelsene.” bir öneride bulundu.
O konuda haklıydı. Ondan gizlice kendime bir dosya atmıştım. Ama bilgisayarımda baktığımda boş dosyaydı. “Bu durumun sevgilinizin hoşuna gideceğini sanmıyorum.” istemsizce dudaklarımdan döküldü.
“Selvi sevgilim değil, kardeşim.” tüm ciddiyetiyle dedi. Hiçbir yalan belirtisi yoktu.
“Sahi mi?”
“Sahi.” dudağının kenarını hafif kıvırdı. Niye soruyorsam zaten?
“Neyse ne. Dokuz gibi gelirim bir saate bitirip dönerim.” cevaplamasına fırsat vermeden yanından ayrıldım.
Emre’ni yanına gidip ağzını aramak istedim ama bu işte hiç başarılı olmamıştım. Kelimelerle aram iyi değildi.
“Emre Bey… Bir sorun mu var?” kaldırma tekme atan Emre’ye sordum.
Birden duraksayıp arkasını döndü. Suratına sahte bir tebessüm yerleştirip etrafa bakındı. “Sizin olduğunuz yerde sorun olması mümkün mü, öğretmenim?”
“Biraz gergin görünüyordunuz? Abinizle mi ilgili?”
Endişeli bir şekilde yutkundu. “E-evet. Biraz ağrısı varmış da. Ağrı kesici almamı istedi.” hazırda yalanı varmış gibi ezberden cevapladı.
“Geçmiş olsun tekrar.” teşekkür ettiğinde camdan bizi izleyen Kamer’i fark ettim. Uzaktı ama çatılan kaşlarını görebiliyordum. “Sizinle bir konu hakkında konuşmak istiyordum aslında.”
“Emrinize amadeyim.” sırıtarak sırnaşmaya çalıştı.
“Yemekteyken Tülin Hanım’dan bahsederken eski sevgiliniz olduğunu neden söylemediniz?” pat diye sordum birden.
Beş dakika önceye kadar bu bilgi bende yoktu. Gelirken otomatın önünde konuşan Yelda ve Meral, Emre hakkında pek iyi ifadeler kullanmıyordu. Tülin’le Yelda’yı aldatmış şerefsiz.
“Gereksiz şeyleri konuşmayı sevmem. O gece de gündemim ve ilgi alanım sizdiniz.” bir adım yaklaştı. Asılarak konuyu geçiştirmeye çalışıyordu.
“Ama merak ediyorum. Niye ayrıldınız?” azıcık cilveyle sordum.
Dudağını kenarı bu sefer gerçekten kıvrıldı. “O heri- pardon, avukatla sevgili olduğunuzu bilmesem kıskandığınızı düşüneceğim.”
“Artık sevgili değiliz. Aldattı beni.” deyiverdim birden. Bugün Tara’yla neredeyse hiç bir araya gelmemiştik ve bu da yalanıma destek çıkmıştı.
“Sizi hak etmediğini söylemiştim. Sizi hak eden birilerini tercih etmelisiniz.” kendini ima ederken kasım kasım kasıldı.
“Belki de…” tebessümle karşılık verdim. “Ama soruma hâlâ cevap vermediniz.”
“İnanmayacaksınız ama ben de aldatıldım.” gülerek dedi.
Demek aldatılmış… İntikam için Tülin’in bilgisayarından giriş yapabilirdi. Emre, ego tatmini için bunu yapacak biriydi.
“Üzüldüm sizin adınıza. Aldatılmak fena koyuyor insana.”
“Üzülmeyin. Çünkü ben hiç üzülmüyorum. Herkes zamanla hak ettiğini buluyor.” gülüşü solarken yerini tehlikeli bir ifadeye bıraktı.
“Valla ben ilahi adaleti bekleyemiyorum. İntikam almadan içim rahat etmiyor.” atlaması için bir yem daha attım.
Gözlerinde tanıdık bir duygu belirdi: intikam. Kesin o da intikamını alacak bir şey yapmıştı.
“O yürüyen egodan intikam almak için bu gece benimle yemeğe çıkar mısınız?” diye sordu. Emre de kendi ekmeğinin peşindeydi.
“Üzgünüm ama eğitim sırasında pek mümkün görünmüyor.” olumsuz anlamda başımı salladım.
“O zaman on gün sonrayı sabırsızlıkla bekliyor olacağım.” sırıtarak vazgeçmediğini gösterdi. Bazen azmine hayran kalıyordum. Duygularıyla değil de dürtüleriyle hareket ettiğini bilmesem inanacaktım az kalsın.
“Ona o zaman bakarız. Şimdi geri dönmemiz gerek.”
Binaya doğru yürürken o da peşimden geldi. Tara sağ tarafta gelip “Biraz konuşabilir miyiz?” diye sorunca gerildim. İnşallah sevgilim falan demez.
“Seninle konuşacak bir şeyim yok.” sert bir şekilde dedim. Allah’tan etrafta birileri yoktu.
Kaşlarını çatıp beni süzdü. Elimi çaktırmadan hafif kaldırıp durmasını istedim. Gözleri elimi bulunca o meşhur bakışını attı. On yaşındaki oyun arkadaşımı görmüştüm. Konu yalan dolan olunca onun eline su dökemezdim.
Karşımda dikilip “Bir şans daha.” yalvarır gibi dedi. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
“Bize biraz müsaade edebilir misiniz?” Emre’ye bakıp sordum.
“Tabii.” bir adım atmıştı ki “Ne zaman gelmemi isterseniz seslenmeniz yeterli.” deyip toplantı odasına doğru gitti.
“Ayrılmışız? Bana da haber verseydin, depresyona falan girerdim.” etrafta kimse olmayınca bir kahkaha attı.
“Şişt! Sus!” gülerek kolundan vurdum. Bir yalandan daha kurtulmuştum. “Beni aldattın diye biliyor. Bozma sakın.”
“Affetmen için yalvaran tiplerden mi olmamı istersin yoksa yeni aşklara yelken açan mı?”
“Ayaklarıma kapanırsan belki affederim.” gülüp kolundan çekiştirdim. “Hadi çakma eski sevgilim.”
Seminer boyunca Tara ve Kamer’le göz göze gelmemeye çalıştım. Tara da yeni aşklara yelken ister gibi Yelda’ya karşı fazla ilgiliydi. Ama azıcık onu tanıyorsam sırf Emre’nin eski sevgilisi olduğundan bilgi almak için yapıyordu. Az şerefsiz değildir kendileri.
Aklım Aylin’de kaldığı için işten sonra hastaneye gitmiştim. Durumu iyiydi ama kontrol altında tutmaları gerekliydi. Doğum her an olabilirmiş.
“Selvi diye birini tanıyor musun?” diye sordum birden. Geçen yemek sırasında arkadaşım derken sevgilisi olduğunu iddia ettiğimde kardeşim demişti.
“Nereden çıktı o?” yüzü düştü ama bozuntuya vermedi.
“Hiç Kamer’le konuşurken Selvi diye birinden bahsetmişti.” gerçeği söylersem kıskandın mı diye darlayacaktı. Hâlbuki sadece meraktı.
“Şey… Selvi çok yakın arkadaşı.” gerilmiş yüz hatları içme şüphe tohumları serpmişti.
“Niyeyse yalan söylüyormuşsun gibi geliyor ama neyse.”
“Yalan değil ama bu konuyu Kamer’le konuşsan daha iyi.” Sandığım kadar basit bir ilişki değildi sanki.
“Neyse canım. Bana ne?” camdan dışarı bakıp “Yalnız manzara da denize sıfır.” konuyu değiştirmek istedim.
“Ya ne demezsin. Sıkıntıdan patlıyorum burada.” Aylin asla yerinde duramayan biriydi. Hastanede kaldığı için yerine başka bir eğitmen gelmişti. Ne işe gelebiliyor ne de Ankara’ya dönebiliyordu. Kocası Olgu da geçen haftadan beri İstanbul’daydı.
“Az kaldı, biraz daha sabret.”
Kocaman olmuş karnını tutup ayağa kalktı. Yanıma gelip “Manisa’ya bu hafta mı gideceksiniz?” sordu.
Başımı sallayıp iç çektim. “Hiç gitmek istemiyorum.”
“Biliyorum, güzelim.” omzuma dokunup yanımda olduğunu hissettirdi. Aylin her şeyi biliyordu. İş arkadaşından öteydik. Hatta evlenmeden önce beraber kalıyorduk. O gidince yalnız kalmaya başlamıştım, her anlamda…
“Gittiğini haber verecek misin?” çekinerek sordu.
“Bana kalsa hayır ama bizimkilerin olduğu askeriyeye gideceğiz.” sessizce gidip gelmek istemiştim. Ama sanki bana inat babamların olduğu yerde seminer verecektik. Başkası gitse olmazdı güya.
“Teyzesi, bak yeğeninin canı Kırkağaç kavunu çekti. Geldiğinde getirmeyi unutma, tamam mı?” sesini inceletip dedi. Üzüldüğümü görünce yine konuyu değiştirmek istemişti.
“Yalnız ben gelene kadar sen doğmuş olacaksın, teyzem.” kanına bakarak konuştum. “Ama söz yarın sana bulacağım o kavundan.” Aylin genelde kavun yemezdi, sadece Manisa’nın Kırkağaç kavununu yerdi. Ne zaman gitsem ona birkaç tane alırdım.
“Teşekkür ederiz, teyzesi.” deyip sarılmak istedi ama Asel pek izin vermedi. Daha doğmadan aramıza giriyordu.
Olgu gelene kadar sohbet edip eğlendik. Birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorduk. Sonra âşıkları baş başa bırakıp sabır sınavımın yanın geldim. Bakalım neler bulmuştu.
“Kahveler geldi!” fincanı uzatıp yerine oturdu.
“Teşekkür ederim.” Bir yudum alıp arkama yaslandım. Ne bulduğunu daha anlatmamıştı.
“Emre’yle ne konuşuyordun? Niye tüm gün asıldı?” kaşlarını çatıp sordu.
“Tara’yla ayrıldığımızı söyledim.”
“Bu saçma şey sonunda bitti yani.” rahatlamış gibi oh çekti.
“Tülin’le Emre sevgiliymiş ve Emre’yi aldatmış.” öğrendiğim bilgiyi onunla da paylaştım. Ama şaşırmışa benzemiyordu.
“Bil bakalım kiminle aldatmış?” gizem yaratmak için biraz sustu. Hadi der gibi bakınca “Haldun Bey…” dedi.
“Ohaa! Şaka yapıyorsun! Yani yapıyorsunuz.” yeni dedikodu duymuş mahalle ablası gibi ağzım açılırken elimle kapattım.
Başını sallayarak onayladı. “Dahası da var.” arkasına yaslanıp keyifle kahvesini içti. Şu an bir çekirdeğimiz eksikti.
Olayları düşünürken birden aklıma bir şey geldi. “Ve Haldun Bey evli.” dediğimde tekrar onayladı.
“Haldun Bey’in kart bilgilerine ulaştım ve yaptığı para aktarımları tek bir hesabı gösteriyor: Tülin Şirin.” Kahvesini bitirip sehpaya bıraktı. “Emre’yle birlikteyken Haldun’la da takılıyormuş. Sonra karısı aldatıldığını öğrenmiş ama kim olduğunu bilmemiş. Tülin’le ayrılmışlar ve işini elinden almak isteyince Tülin, karısına boşanma ve nafaka için delil vermekle tehdit etmiş.”
Valla ağzım açık dinlemiştim. Her insanı ayrı entrika… “Peki siz nereden öğrendiniz bunları?”
“Cansel Hanım Yelda ile arkadaş. Ona söyleyince o da bana anlattı. Sonra ben de biraz araştırma yaptım.”
“Cansel’le bu kadar yakın olduğunuzu bilmiyordum.” O kadını hiç sevmemiştim. Fesat ve içten pazarlıklıydı.
“Senin dışındaki tüm kadınları sever beni.” gereksiz özgüveni sinirlerimi bozmuştu.
“Bu sıkıcı konuşmamızı bir an önce bitirmek için artık bulduklarınıza bakalım mı?” burnumu kırışlatıp sordum. Onun yüzünden suratımı buruşturmaktan yüzümde kırışlar olacaktı.
“Hay hay.” ayağa kalkıp “Hadi gel. Odama geçelim.” bilgisayarların olduğu odaya adımladı.
Onu takip ederek içeri girdim. Telefonundan birkaç tuşa basınca, saniyeler içinde ekranda yazılar belirdi. Sesli komutla bir şeyler söylediğindeyse tamamen açıldı ve banka çalışanlarının isimleri belirdi. Herkesin ayrı klasörü vardı.
Emre’nin dosyasına girdiğinde ekrana yazılar ve resimler geldi. “Dikkatini ne çekiyor?”
Ekranı dikkatlice inceledim. Emre’nin okuduğu okuldan tut, ilk çalıştığı yere kadar hepsi vardı ve tüm şirketler kapatılmıştı. “Gittiği yeri kurutmuş.”
“Sence de saçma değil mi?” bana dönüp baktı.
“Yani… en fazla iki yıl çalışmış.” Kapatılma sebepleri de aynı. Dolandırılmışlar ve kendilerini toparlayamayınca iflas etmişler. Son ana kadar da çalışmış, üstelik son aylarda maaş bile almamış. O yüzden patronlarının referansları hep iyi yönde.
“Maaşsız bir işte çalışır mısın?” aklımdaki soruyu sordu. Kafamı salladığımda “Ben de.” diye onayladı.
“Üstelik maddi durumu da iyi, çalışmaya gerek bile duymayabilir.” Emre ve abisine ailesinden yüklü bir mirası kalmış. Ama artık onun da suyunu çekiyorlarmış.
“Ailesinin bıraktığı şirket beş sene önce batıyormuş. Birçok yere borcu varmış. Ama birden bire para bulunmuş ve şirket kurtulmuş. Paranın nereden geldiğini kimse bilmemiş. Sonra birden bire şirket gün geçtikçe büyümüş. Ama bu iki kardeş asla tek gün bile çalışmamış.” haklı olduğu başka bir konuya değindi.
“Tülin hakkında ne bulabildiniz peki?” açık ara Emre öndeydi ama Tülin’i de unutmamalıydık.
Fareyi eline alıp başka bir dosya açtı. Bu da onun kadar kabarıktı. Ama Emre gibi varlıklı değil, orta halli biriydi. “Tülin’in şu anki yeri Emre için düşünülmüş aslında ama Haldun’la sevgili olduktan sonra ne hikmetse Tülin olmuş.” önemli bir bilgi verdi.
Belki de Emre ona kızıp onun imzasıyla yapmıştır. Ya da Haldun’dan ayrılınca koltuğu Emre’ye kaptırmaktan korktuğu için son kozunu oynamıştı.
“Tülin’in Haldun’la olan ilişkisinin sebebini biliyoruz. Emre’yle geçmişi de var.”
“Tülin pasif birine benziyor bence. Bu işi yapan daha cesur biri olmalı.” sakalını kaşıyarak ekrana baktı. Sıkıntılı bir iç çekip ayağa kalktı. “Bu olayın içindeyken mantıklı düşünemiyoruz. Biraz kafa dağıtmalıyız.”
Önünde durduğu dolabın kapağını açtığında, içinde onlarca şişe gördüm. Evinde mini bar kurmuştu resmen. Hepsi de kaliteli şeye benziyordu. Alt gözden iki kadeh alıp yanıma döndü.
Şarabı kadehi doldururken “Benim biraz rahatlamam gerek.” dedi. Bana da doldururken tereddüt ettim. En son ne olduğunu görmüştük. “Merak etme, bu daha hafif.” düşünce okumuş gibi dedi.
Günlerdir çok gergindim, biraz kafa dağıtmak iyi gelirdi. Ama onun yanı doğru yer miydi emin değildim. Söyleyeceklerim yüzünden kafamı gerçek anlamda dağıtabilirdim çünkü.
“Sadece tek kadeh.” kendimi ikna etmek istercesine mırıldandım.
Kadehi uzatıp “Tek kadeh…” diye tekrarladı.
Koltuğa geçince en uzak köşeye kuruldum. Zaten düşüncelerim allak bullaktı, heyecan yaratmaya gerek yoktu.
Çok hızlı gidiyordu. Ben ilki daha yeni bitirmiştim ama o üçüncüyü dolduruyordu. Ben de bir bardak daha deyip doldurmuştum. Üstüne baktığımda 1978’ci yıla ait olduğunu görmüştüm. Yıllandıkça daha da tatlanmıştı.
“Manisa’ya gittiğini ailene haber verecek misin?” kafasına dikip sordu.
“Mecburen.” Nereden çıkmıştı bu şimdi?
“Söylemelisin.” bakışları nemlenirken yüzünü başka tarafa çevirdi.
“Anlatmak isterseniz dinlerim.” Aile yarası olduğunu geçen gün öğrenmiştim. Ama sebebini bilmiyordum.
“Anlatacak kadar bir şey yaşanmadı.” yutkunuşunu buradan bile fark ettim. “Liva…”
“Efendim.”
“Niye zorsun?” oturduğu yerden bana doğru kaydı. “Niye sana çekiliyorum?”
Zil zurna sarhoş olmuştu. O kadar hızlı içerse olacağı buydu. “Çünkü takıntı yaptınız?” biraz uzağa kaymak istedim ama yer yoktu.
“Bence çok pis tutuldum.” sırıtıp gözlerimin içine bakmaya çalıştı lakin pek mümkün görünmüyordu. Yaklaşmaya devam edince daha da köşeye sindim.
Başını koltuğa koyup elimi avuç içine aldı. Gözlerini kapatarak yanağına koyup eliyle üstten sabitledi. Kıpkırmızı olmuştu. “Dert etmeyin, birkaç güne geçer.” dediğimde çoktan sızmıştı.
Eli yanına düşse de benim elim hâlâ sabitti. Sakalları arasında parmaklarımı gezdirmek, uykusunda onu izlemek istedim. Şişede durduğu gibi durmamıştı. İkimiz de biraz duygusal olmuştuk. Ama benimkiler pek zeki olmuyordu genelde. Nerede şerefsiz var, radarına takılırdı.
“Uyuyor, Liva. Sorun yok.” parmaklarım yüzünde gezinirken yavaşça ona eğildim. Bugün de başka parfüm geliyordu. “Canımı sıkıyorsun.” fısıldadım sessizce.
Dolgun dudaklarını öne getirip mırıltıyla karşılık verdi. Dediği anlaşılmadı ama uykulu ve boğuk sesi çok çekiciydi.
“Hemen dikkatimi dağıtmayı bırakmalısın! Yoksa…” devamın getiremedim. Ekstra bir çaba harcamasına gerek bile yoktu.
“Damla… Damla… Seni çok özledim.” Sayıkladığında elimi hızla çektim. Şerefsiz köpek! Bana asılırken başkasını sayıklıyor. Hata senin evine gelen ben salakta!
Hışımla ayağa kalkıp çantamı aldım. Erkeklerin neden güvenilmez olduğunu bir kere daha kafama vura vura soktu. Allah hepinizin belasını versin.
Arabaya atlayıp gidecektim ki Olgu’nun bahçe kapısına yaklaştığını gördüm.
“Baldız? Ne işin var senin burada?” bana hep böyle seslenirdi. İyi çocuktu, Aylin’i kırmadığı müddetçe severdim. Ama kavga ettiklerinde az sövmemişimdir ve bunu kendisi de çok iyi biliyordu.
“İşim vardı. Sen ne yapıyorsun burada?” burnumu çekerek konuştum. Ne zaman şarap içsem burnum tıkanırdı. Sanırım alerjik reaksiyon yapıyordu.
“Kamer’i görmeye gelmiştim.” gözlerini kısıp beni inceledi. “İçtin mi sen?”
“Boş ver beni.” eve bakıp tekrar ona döndüm. “Şu şahsiyetin kapıya bakabileceğini sanmıyorum. Sızdı kaldı.”
“Kamer ve sızmak…” çenesini kaşıyıp “Onu alkol tutmaz pek ama… Bir sorun mu oldu?” sordu.
“Hayır… Neyse ben gideyim hoşça kal.” arabaya bir adım atmıştım ki durdurdu.
“Hoop! Bu halde nereye? Yan koltuğa geç. Ben bırakacağım seni.” anahtarı elimden alıp önümde dikildi.
“Teşekkür ederim. Ben hallederim.” Araba kullanamayacak kadar sarhoş değildim.
“Hadi, baldız. Uğraştırma.” kapıyı açıp “Hem Aylin senin sarhoş araba kullanmana izin verdiğimi duyarsa beni gebertir. Kendi canını düşünmüyorsan benimkini düşün.” gülerek dedi.
“Sen nasıl döneceksin peki?” arabasını ileriye park etmişti. Tekrardan buraya dönmeliydi.
“Beni düşünme sen. Zaten Kamer’le işim var. Ben gelene kadar ayılır o da.”
Daha fazla inat etmeyip yolcu koltuğuna geçtim. Bir süre sessiz devam eden yolculuğu bozan ben olmuştum. “Kamer’i nereden tanıyorsun?” Olgu biraz fazla kıskanç olduğundan Aylin’in yanındaki erkek sineklerden bile nefret ederdi. Ama Kamer’e karşı herhangi bir negatif duygu sezmemiştim.
“Kamer’le üniversitede aynı bölümü okuduk. Sonra askerliği de beraber yaptık.”
“Anladım.” başımı sallayıp yola döndüm.
“Siz peki? Aranızda bir şey mi var?” sorduğunda hızla ona döndüm. Ters bakışlarım karşın gülüp “Aylin senden hoşlandığını söylemişti.” itiraf etti.
“Siz karı koca benim dedikodu mu yapıyorsunuz?” çekmirip ellerimi göğsümde bağladım. Senin de alacağın olsun Aylin!
“Kızma hemen. Kamer’den konuşurken çıtlattı.” göz kırpıp yola döndü.
“Kafanı çatlatmamı istemiyorsan sus, Olgu!” tehdit ettiğimde sırıtıyordu. “Zaten beyefendinin Selvi’si biter Damla’sı başlar.” homurdanıp içimden küfrettim.
“Damla’yı mı anlattı?” gözleri büyümüş kaşları kalmıştı.
“Uykusunda ne kadar özlediğini anlatıyordu.”
“Haa… anladım.” kafasında bir şeyler oturtuyor gibi salladı. Niye böyle tepki vermişti ki?
“Eski sevgilisi mi?” sorduğum an içimden kendime okkalı bir küfür savurdum. Sana ne, kızım?
Gülüp başını salladı. “Hayır, o tarz bir şey değil…” birkaç saniyelik yüzü düşmüştü. Sonra “Yani kıskanmanı gerektirecek bir şey yok.” diyerek toparlamaya çalıştı. Dikkati benim üzerime çekip bir şey sormamı engellemek istemişti kendince.
“Hormonlar seni de bozmuş, Olgu. Karı koca hiç sarmıyorsunuz.” dediğimde gür bir kahkaha atmıştı.
