SESSİZ İHANET kitap kapağı

8. bölüm / 22

SESSİZ İHANET

8.Bölüm: Boş Evin Sırrı ve Taşla Yazılan Yemin

Vaveyla Yazarı: Ceyda Eda

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: 8.Bölüm: Boş Evin Sırrı ve Taşla Yazılan Yemin

Balat’ın o yaşlı, o yorgun; her dar sokağından ve her bir kaldırım taşından adeta bin yıllık bir kederin, yaşanmışlıkların sızdığı sokakları, o akşam benim hayatımın en parlak, en görkemli ve belki de en ağır sahnesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu. İçim içime sığmıyordu ama adımlarımda o eski İstanbul semtinin o hüzünlü havası vardı.

Lukas, benim için hazırladığı o büyük sürprizin merkezi olarak semtin kendine has, eski ve asil karakterini hâlâ koruyan; zamana inat zar zor ayakta duran, terk edilmiş ama ruhu her odasında, her tahta kurusunda hâlâ nefes alan ahşap evlerinden birini seçmişti.

Bu ev, dışarıdan ilk gördüğüm anda bana tam olarak bizim aşkımızı hatırlatmıştı: Dışarıdan bakıldığında yıkık dökük, imkânsız, herkesin burun kıvıracağı bir harabe; ancak kapısından içeri adımınızı attığınızda sıcacık, derin, yaşanmışlıklarla ve çözülmeyi bekleyen gizemlerle dolu bir sığınak.

Lukas, o canım adam, günlerce o ağır stajından çıkıp yorgunluktan ölmek üzereyken bile bu harabenin tozunu yutmuş; her bir tahtayı, her bir basamağı o nasır tutmuş elleriyle tek tek silmişti. Evin o yıllanmış, insanı boğan rutubet kokulu havasını dağıtmak için bütün pencereleri Boğaz’ın rüzgârına doğru ardına kadar açmış; her köşeye, her kırık dökük merdiven basamağına benim en sevdiğim, sadeliğin ve saflığın simgesi olan bembeyaz papatyaları yerleştirmişti.

Papatyaların o taze, o topraksı ve cana can katan kokusu, eski ahşabın o ağır, nostaljik kokusuna karışarak evin havasını bir anda hırçın bir dünyadan koparılmış, sessiz bir mabede dönüştürmüştü. Kapının önünde durduğumuzda, kalbimin sesini Lukas duyacak diye ödüm kopuyordu.

Rüya Bahçesinde Bir İlk Adım

Lukas’ın o ter kokan, içi sızlayan ama bana hep dünyanın en güvenli yeri gibi gelen elini sımsıkı tutarak o gıcırdayan, yaşlı ahşap kapıdan içeri adımımı attığımda, karşılaştığım manzara karşısında yemin ederim nefesim kesildi, dizlerimin bağı çözüldü.

Lukas’ın günlerdir o uykusuz gözlerle planladığı, benden köşe bucak gizlediği o büyük sürpriz; ofis arkadaşlarımın ve birkaç yakın dostumuzun hep bir ağızdan yükselen “İyi ki doğdun Eylül!” nidasıyla salonda yankılandı.

Şoktan ellerimle ağzımı kapattım, gözlerim doldu. Evin içi; Lukas’ın limanda o paslı gemilerin arasında gece gündüz demeden kasa taşıyarak, o loş inşaat ışıklarında ek mesailer yaparak, uykusuz kalarak biriktirdiği o helal paralarla alınmış devasa ayıcıklar, tavana kadar uçuşan rengârenk balonlar ve masanın tam ortasında parıldayan, üzerinde benim ismimin altın sarısı harflerle yazıldığı o gösterişli, pahalı pastayla tam bir rüya bahçesine dönmüştü.

Benim gibi fakir, baskıcı bir ailede büyümüş bir kız için bu sahne o kadar gerçeküstüydü ki...

Müzik, köşedeki eski bir radyodan yükselen o cızırtılı, eski ama ruhu olan melodiyle odayı doldururken; ben sadece etrafımdaki bu büyüleyici güzelliğe değil, Lukas’ın gözlerindeki o tarif edilemez, çocuksu gurura bakıyordum.

Başarmıştı işte.

Lukas, benim için her şeyi göze alan o yabancı çocuk, yıkılmak üzere olan bu harabeyi sadece benim tek bir gülüşüm için bir saraya çevirmeyi bilmişti.

Ancak benim içimi asıl eriten, kalbimi ona tamamen teslim eden asıl hediyesi; ne o salondaki devasa ayıcıklar ne de üzerine ismimi kazıttığı gösterişli pastaydı.

Asıl hediye, gözlerindeki o tarifsiz teslimiyetti.

Betonun Kalbine Kazınan Yemin

Gecenin ilerleyen saatlerinde, dostların neşeli kahkahaları ve radyodaki o eski müzik sesi, dışarıdaki İstanbul rüzgârının hırçın uğultusuna karışıp giderken; Lukas, herkesin bir anlık dalgınlığından faydalanıp elimi yeniden kavradı.

Beni o kalabalığın içinden nazikçe çekerek evin en kuytu köşesine, mobilyaların, balonların ve süslü papatyaların henüz ulaşmadığı o çıplak, soğuk ve sert ham beton duvarın önüne götürdü.

Ne olduğunu anlamamıştım. Şaşkınca yüzüne bakıyordum.

Lukas’ın gözleri o an her zamankinden daha çakmak çakmaktı; sanki içinde yanan bir yangın, memleketinden gelen telefonlarla sönmek üzereyken bana son bir kez ne kadar büyük bir sevgi taşıdığını kanıtlamak ister gibiydi.

Lukas birden eğildi, yerden ucu sivrilmiş, sert ve gri bir taş parçası aldı. Benim şaşkın, meraklı ve titreyen bakışlarım altında, o soğuk, çiğ betona hırsla; adeta bizi ayırmak isteyen tüm dünyaya, aileme ve geçmişine meydan okur gibi bir şeyler kazımaya başladı.

Taşın sert betona her sürtüşünde çıkan o tiz, metalik ve çiğ ses, boş odanın içinde adeta gizli bir kilisede yapılan yemin töreni gibi yankılanıyordu.

Taşın gri tozu Lukas’ın parmaklarına, tırnak aralarına bulaşırken; canının acıdığını hissetsem de durmadı. Onu durduramadım.

O soğuk betonun kalbine, derin ve asla silinmeyecek harflerle, tarihe düşülen bir not gibi büyük harflerle “LUKAS ❤️ EYLÜL” yazdı.

Taşın ucu o sertliğe daha fazla dayanamayarak çatlayıp kırılsa da, parmak uçları betona çarpıp sızlasa, hatta hafifçe kanasa bile durmadı. İsimlerinin altını, sanki ikimiz için kaçınılmaz bir kader çizgisi çiziyormuş gibi sertçe ve defalarca çizdi.

“Bu ev bir gün yıkılsa da, Eylül; bu şehir yerle bir olsa da bu isimler burada, bu taşın içinde kalacak,” dedi.

Türkçesi bu kez içindeki o devasa duyguların, gizlediği korkuların ağırlığıyla daha da kırık, daha da derinden; sanki ruhunun en alt katmanından gelerek dökülmüştü dudaklarından.

“Bu bizim sözümüz. Kimse silemez. Zaman bile üfleyip götüremez bunu...”

Zamansız Bir Boşluğun Kıyısında

Lukas’ın bu deli dolu, her türlü mantığı, tehlikeyi ve korkuyu kökünden reddeden sarsılmaz aşkı karşısında; içimde günlerdir biriken o ağır baskıyı, annemin evdeki zehir zemberek laflarını daha fazla taşıyamadım.

Gözyaşlarımı serbest bıraktım ve hıçkırarak ağlamaya başladım.

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp Lukas’ın tozlu ellerine düşüyordu.

O saniyede ne aralarındaki bitmek bilmeyen dil farkı kalmıştı zihnimde, ne ailemin kapı eşiğinde savurduğu zehir zemberek sözler, ne de dış dünyanın bize bakan o önyargılı, acımasız gözleri...

Sadece o betonun dondurucu soğukluğu ve iki gencin birbirine deli gibi kenetlenmiş kalplerinden yayılan, okyanusları eritecek kadar yakıcı sıcaklık vardı.

Hayatımda ilk kez, on sekiz yıllık bu gariban ömrümde ilk kez kendimi bu kadar güvende, birine bu kadar ait ve bu kadar korunuyor hissetmiştim.

Lukas’ın taşa kazıdığı isimlerimize bakarken, yemin ederim sanki betonun içinden yükselen, bize ait bir nabız duyar gibi oldum.

O harfler artık sadece duvara kazınmamıştı.

Lukas o gri taşla benim ruhumu, kalbimi de parça parça oymuş; kendi adını oraya asla çıkmayacak şekilde mühürlemişti.

Bir adım geri çekildim. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, nefesim titriyordu.

Lukas’ın eli hâlâ elimin üzerindeydi. Bıraksa o an oracıkta uçurumdan düşecekmişim gibi, bırakmasa sonsuza kadar o soğuk betonun önünde, zamanın dışına taşacakmışız gibi garip, dilsiz bir esaretin içindeydik.

O an odadaki tüm sesler sanki bir büyüyle bizden uzaklaştı, flulaştı.

Yan odadan gelen arkadaşların kahkahaları, müzik, dışarıdaki tekinsiz İstanbul’un uğultusu...

Hepsi birer birer silindi.

Geriye sadece isimlerimizin kazılı olduğu soğuk duvar kaldı.

Ve o duvarın önünde, birbirinin gözlerinin içine bakmaktan; oradaki gerçeği görmekten deliler gibi korkan iki yaralı insan...

Ayrılığın Dilsiz Sorusu

Lukas yavaşça, adeta zamanı bükerek bana döndü.

Okyanus siyahı derin bakışları artık dünyaya meydan okuyan öfkenin ya da gururun değil; kalbimi paramparça eden bir çaresizliğin, teslimiyetin içinden geçiyordu.

Sanki az önce taşa büyük bir hırsla kazıdığı isimlerimiz bir zafer çığlığı değil de, ikimiz için geri dönüşü olmayan, bizi karanlığa mahkûm edecek gizli bir kapının kanlı anahtarıydı.

İçim ürperdi. Cebindeki telefonun o sinsi titremesini yine hisseder gibi oldum.

“Sence…” dedi Lukas.

Sesi ilk kez bu kadar alçak, bu kadar kırılgandı. Sanki dokunsam avuçlarımda un ufak olacak bir cam parçası gibiydi.

Cümlesini tamamlayamadı. Kelimeler o güçlü duruşunun ardında, tam dilinin ucunda eriyip gitti.

Gözlerimi yavaşça yüzüne kaldırdım.

Lukas’ın o her zaman bana liman olan, beni annemin evdeki hapishanesinden kurtaran yüzünde daha önce hiç görmediğim, beni iliklerime kadar donduran bir şey vardı:

Korku.

Ama bu, beni kendinden uzaklaştıran, aramıza aşılmaz mesafeler koyan o kibirli korkulardan biri değildi.

Bu; bana can havliyle, son bir umutla tutunan çaresiz bir korkuydu.

Sanki Lukas, beni kaybetmemek için; üzerine çöken kapkara memleket geçmişini bizden uzak tutabilmek için elimi biraz daha sıkı tutarsa, bu eski ev yıkılsa bile her şey yerinde kalacak, kurduğu bu yalancı cennet hiç bozulmayacak sanıyordu.

Parmaklarımı sıkan o telaşlı, titreyen sıcaklığında, dışarıda bizi bekleyen acımasız kadere karşı ne kadar savunmasız olduğunu hissettim ve içim yandı.

Ona doğru yarım bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki o görünmez uçurumu, dilleri ve dünyaları ayıran mesafeleri tamamen yok etmek ister gibi göğsüne iyice sokuldum.

Parmak uçlarımı usulca kaldırıp Lukas’ın duvara kazıdığı o harflerin üzerinde gezdirdim.

Beton buz gibiydi, parmaklarımı sızlatıyordu ama oraya kazınan isimlerimiz sıcaktı, neredeyse canlıydı.

Sanki o taşın altında çarpan iki küçük kalp vardı ve biz sustuğumuzda onlar bizim yerimize feryat ediyordu.

“Bunu yazmak... bizi gerçekten sonsuza kadar bir arada mı tutacak?” diye fısıldadım göğsüne doğru.

Sesim o kadar titrek, o kadar küçük bir kız çocuğu gibi çıkmıştı ki; kendi içimdeki o devasa şüpheyle yüzleşmek canımı ilk kez bu kadar çok yakmıştı.

Duymaktan deliler gibi korktuğum o acı gerçeği, onun güven veren sesinden yalanlarla da olsa tatlıya bağlanmış olarak duymak, kendimi kandırmaya devam etmek istiyordum belki de.

Çünkü on sekiz yaşındaydım.

Çünkü inanmaya ihtiyacım vardı.

Lukas yine cevap vermedi.

Veremedi.

Dudakları hafifçe aralandı, okyanus gözleri dumanlandı ama omuzlarındaki o benden gizlediği yalanların, telefon ekranından sızan yabancı harflerin ve ödenmesi gereken karanlık bedellerin yükü kelimeleri boğazına birer birer dizdi.

Onu dilsiz bıraktı.

Sadece elini, duvardaki elimin üzerine koydu ve sımsıkı kapattı.

Ama bu kez karşımda duran; her zorluğa göğüs geren, benim için limanlarda yük taşıyan o sert, o emin adam yoktu.

Yerinde sanki benimle aynı bilinmez sorunun, aynı simsiyah dehlizin içinde yolunu kaybetmiş küçük, ürkek bir çocuk vardı.

O an anladım.

O da en az benim kadar korkuyordu olacaklardan.

Gözlerimi yeniden Lukas’ın gözlerine çevirdiğimde, kalbimin göğüs kafesimi döven o delice, amansız ritmi daha da hızlandı.

Nefesim kesildi.

Çünkü ilk kez Lukas’ın gözlerinde doğrudan bana, benim o taze ve sevda dolu yüzüme değil; ikimizin o sisli, sonu görünmeyen tekinsiz “yarınlarına” bakan dipsiz, kapkara bir boşluk gördüm.

Güzel ama bir o kadar da tehlikeli, insanı içine çekip acımasızca boğan bir boşluk...

Andres’in, memleketindekilerin fısıltıları o boşlukta yankılanıyordu sanki.

Ve o neşeli kahkahaların yükseldiği Balat evinin tam ortasında, ikimizin arasında bir idam ipi gibi asılı kalan tek soru şuydu:

“Gerçekten hiçbir şey silinemez mi bu hayatta, Eylül?

Yoksa bazı şeyler en derin şekilde kalbe ve taşa kazındığında bile bir gün kendiliğinden, acıta acıta kaybolup gider mi?”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

198okunma 103beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18