7. bölüm · SESSİZ İHANET
7.Bölüm: Fısıltıların Gölgesi ve Büyük Gün
İstanbul'un o meşhur, insanı daha uyanır uyanmaz yoran nemli sabahı, benim için hayatımın en karmaşık, en sancılı ve bir o kadar da umut dolu uyanışına sahne oluyordu. Takvim yaprakları o puslu Mayıs gününü işaret ederken, içimde adeta fırtınalar kopuyor, kalbimin o deli fişek heyecanı ailemin o her sabah kurulan kahvaltı sofrasındaki yıllanmış, ağır ve rutubet kokulu sessizliğiyle çarpışıyordu. Bizim evde sessizlik bile bir cezaydı aslında. Mutfaktaki radyonun cızırtılı sesi bile odadaki o gerginliği, üzerimize çöken o görünmez baskıyı örtmeye yetmiyordu.
Aynanın karşısına geçip her zamankinden çok daha uzun süre kalışımı, saçlarımın her bir telini sanki birer ibrişimmiş gibi özenle, incitmeden tarayışımı ve heyecandan yanaklarıma gelen o tatlı pembe rengi annem arkamdan zehirli, yargılayıcı bir bakışla izliyordu. Hiçbir şey demiyordu ama bakışları o kadar netti ki... Ben o baskıcı, omuzlarımı çökerten bakışlar altında ezilip ezilip büzülsem de, bu sefer farklıydı.
Kalbimin en kuytu dehlizlerinde Lukas'ın bana aşıladığı o sarsılmaz, okyanus dinginliğindeki o muazzam gücü hissediyordum.
Ben artık sadece bir köşede utangaç utangaç oturan, sesini çıkarmaya korkan o stajyer kız değildim; imkânsız görünen, dilleri, dinleri ve dünyaları ayıran bir aşkın sessiz ama sonuna kadar kararlı savaşçısıydım artık.
Evden çıkmak için kapıya yöneldiğimde annemin arkamdan, "Geç kalma, başına bir iş açma o yabancıyla! Elin adamına, yabanına güven olmaz!" feryadı koca apartman boşluğunda, ayaklarımın altındaki o soğuk taşların üzerinde yankılandı.
Canım acıdı, içim sızladı ama bu sefer arkama bile bakmadım.
Çoktan o sesleri zihnimde susturmuş, Lukas'ın hayaline, onun bana vadettiği o özgür, o masmavi dünyaya doğru adeta koşmaya başlamıştım.
Nasır Tutan Eller ve Gizli Fedakârlıklar
Oysa o sırada Lukas tarafında tam bir duygusal kıyamet kopuyormuş, benim dünyadan haberim yokmuş meğer.
Canım benim... Günlerdir stajdan arta kalan o kısıtlı, o kısacık zamanlarında limanda, buram buram balık kokan ve pas içinde kalmış o devasa gemilerin arasında amele gibi ağır kasalar taşımış. Geceleri herkes yatağında uyurken, o inşaatların loş, sarı ışıkları altında sabaha kadar ek mesailer yapmış; sırf bana bir sürpriz yapabilmek için.
Metro çıkışında elini tuttuğumda fark ettim; o canım elleri nasır tutmuş, yorgunluktan beli sızlıyor ve o okyanus gözleri uykusuzluktan kıpkırmızı olmuştu. Cebindeki her bir kuruşu, benim şu on sekizinci yaş günüm için, yirmi dört saatlik bir mucize yaratabilmek için biriktirmişti.
Lukas için para hiçbir zaman sadece bir kâğıt parçası olmamıştı zaten; benim o dünyayı, o karanlık İstanbul sabahlarını aydınlatan ufacık bir gülüşümü bir saniyeliğine bile olsa görebilmek için sunduğu bir kurbandı sanki. Tüm varlığını, tüm gençliğini ve yorgunluğunu benim bu bir tek günüme feda etmeye hazırdı.
Ancak bu büyük fedakârlığın üzerinde, rüzgârın taşıdığı kara bir duman gibi tekinsiz, uğursuz bir gölge dolaşıyordu; hissediyordum. Lukas'ın telefonu cebinde, sabahın ilk ışıklarından beri bir saniye bile huzur bulmamıştı, sürekli titriyordu.
Memleketinden gelen, geçmişinin o soğuk, katı ve otoriter nefesini taşıyan tanıdık sesler, bildirim ekranından birer kırbaç gibi yüzüne vuruyordu sanki.
Sonradan defterinde gördüm, o ekranda kendi dilinde aynen şöyle yazıyordu: "Geri dön Lukas, o kızın dünyası senin sonun olacak! Sen o beton yığınına ait değilsin, burada seni bekleyen, senin için çizilmiş bir hayat var! Kendini mahvetme!"
Lukas ise içindeki o sinsi fısıltıları, o tehditleri bastırmak için eski arabasının radyosunun sesini sonuna kadar açıyor, hırıltılı bir tınıyla kendi kendine öğrendiği o yarım yamalak Türkçe kelimeleri mırıldanıyordu. Yüzündeki o neşe, o telaşlı hâl aslında içindeki o büyük, uçurumu andıran korkuyu benden örtbas etme çabasından başka bir şey değildi.
Fırtınadan önceki o son, en parlak ve en can yakıcı güneş gibiydi; yerinde duramıyordu, içi içine sığmıyordu çocuğun. Beni metronun o gri, kalabalık çıkışında beklerken, cebindeki küçük, mor kurdeleli hediye paketine sanki hayatına, son nefesine tutunur gibi sımsıkı sarılmıştı.
Metro Çıkışındaki Mucize
Merdivenlerden yukarı adımımı atıp da kafamı kaldırdığım o an, Lukas'ın gözlerindeki tüm o karanlık fısıltılar, o tehditkâr mesajlar sanki saniyeler içinde bıçak gibi kesildi, sustu. Şehrin o insanı boğan gürültüsü, insanların bitmek bilmeyen telaşı ve geçmişin o omuzlarındaki ağır yükü bir anda sis bulutu gibi dağılıp gitti ikimizin arasından.
Benim o utangaç ama sevda dolu, içinde binlerce yıldız barındıran bakışım, Lukas'ın tüm savunma mekanizmalarını, o dış dünyaya karşı takındığı sert çocuk maskesini tek bir saniyede yerle bir etmişti. Bunu görebiliyordum.
Lukas, aramızdaki o mesafeyi kapatıp yanıma yaklaştı. Parmak uçları, rüzgârdan hafifçe üşümüş olan elime değdiğinde, yemin ederim bir elektrik akımı ikimizin de ruhunu baştan aşağı sardı, kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.
Lukas, boyu boyuma uzun geldiği için hafifçe eğildi ve kulağıma, günlerce evde tek başına provasını yaptığı, her harfini zihninde özenle yerleştirdiği o cümleyi o tatlı aksanıyla fısıldadı:
"Bugün sadece biz varız Eylül. Kafa nereye, biz oraya... Hiçbir ses, hiçbir duvar bizi durduramaz."
Lukas'ın sesindeki o çok ince, neredeyse duyulmayan hafif titremeyi fark ettim. O titreme içindeki bir korkunun mu, yoksa bana olan aşırı heyecanının mı ürünüydü; o an tam olarak kestiremedim.
Ama bugün kendime kesin bir söz vermiştim; hiçbir şüphenin, hiçbir kötü hissin içimdeki bu pembe bulutu karartmasına izin vermeyecekti bu inatçı kız. Bugün benim hayatımın en mükemmel, en unutulmaz günü olmalıydı.
Dönüşü Olmayan Yolculuk
Lukas, cebindeki o son parayla, gecelerce ter dökerek, canını dişine takarak biriktirdiği o büyük sürprize doğru beni elimi bırakmadan sürüklerken; arkamızda bıraktığımız o gölgeler, o tekinsiz siluetler binaların köşelerinden bizi sessizce, adeta birer avcı gibi takip ediyordu.
Lukas'ın yüzündeki o abartılı neşe, yıkılmak üzere olan bir kalenin son parıltılı, son süslü süsü müydü; yoksa aşkın kadere karşı verdiği o son büyük, o çaresiz direniş miydi?
Ben ise hayatımın en unutulmaz, en görkemli doğum gününe doğru neşeyle adım atarken, bu gecenin sonunda kalbimin kaç parçaya bölüneceğinden, o çok sevdiğim pembe pamuk şekerlerin nasıl zehirli birer küle dönüşeceğinden henüz tamamen habersizdim.
Lukas'ın avucundaki o dünyalara değişmeyeceğim sıcaklık, aslında sönmek üzere olan bir ateşin son parlaması, son can çekişiydi.
Beşiktaş'tan kalkan vapurun o beyaz köpükleri arasında, rüzgâra karşı durmuş denizi izlerken Lukas bana öyle bir bakıyordu ki...
İçinden, "Zaman dursun. Sadece bir saniyeliğine dünya dönmeyi bıraksın," diye dualar ettiğini yüzündeki o çaresiz ifadeden okuyabiliyordum.
Çünkü Lukas çok iyi biliyordu ki, o pantolonunun cebinde durmadan titreyen telefonun ekranındaki mesajlar sadece basit kelimelerden ibaret değildi. Onlar, arkasına bakmadan kaçtığı o karanlık, o soğuk labirentin acımasız bekçileriydi.
Ve bizi yakalamak için çoktan İstanbul sokaklarına dağılmışlardı.
Ben o vapurun güvertesinde rüzgâra karşı gülümserken, aslında kendi sonumuza doğru neşeyle yol aldığımızı göremeyecek kadar kör olmuştum.
