11. bölüm · SESSİZ İHANET

11. Bölüm: Fotoğraflardaki Boşluk ve Kimliksiz Adam

Ceyda küpeli

İstanbul’un o gri, insanın içine işleyen sabahlarından biriydi.

Penceremin önünde durmuş, yağmurun camda bıraktığı izleri izliyordum.

Son zamanlarda bunu çok yapıyordum.

Düşünmemek için bakıyor, unutmak için düşünüyor, inanmak için şüphe ediyordum.

Ve bütün yollar yine Lukas’a çıkıyordu.

Bir insanı sevdiğinizde, onun hakkında her şeyi bildiğinizi sanırsınız.

Sesini...

Gülüşünü...

Sinirlendiğinde kaşlarının nasıl çatıldığını...

Kahvesini nasıl içtiğini...

Hangi şarkılarda sustuğunu...

Hangi kelimelerde gözlerini kaçırdığını...

Ben de Lukas hakkında her şeyi bildiğimi sanıyordum.

Ama sonra fark ettim.

Aslında hiçbir şey bilmiyordum.

Bu düşünce ilk kez zihnime düştüğünde onu hemen susturmaya çalışmıştım.

Çünkü sevdiğiniz insan hakkında şüphe duymak, kendi kalbinizi suçlamak gibiydi.

Ama şüphe...

Bir kere doğdu mu ölmezdi.

Büyürdü.

Sessizce...

Yavaşça...

Ve sonunda insanın içine kök salardı.

Lukas bana ailesinden bahsediyordu.

Annesini anlatıyordu.

Çocukluğunu anlatıyordu.

Memleketini anlatıyordu.

Ama ben onları hiç görmemiştim.

Ne bir fotoğraf...

Ne bir görüntü...

Ne de geçmişine ait en ufak bir iz.

İlk başlarda bunu önemsememiştim.

Sonuçta herkes aynı değildi.

Herkes sosyal medya kullanmak zorunda değildi.

Herkes geçmişini göstermek istemeyebilirdi.

Ama zaman geçtikçe içimdeki huzursuzluk büyümeye başladı.

Çünkü Lukas’ın hayatında eksik olan şey yalnızca birkaç fotoğraf değildi.

Sanki bütün geçmişi eksikti.

Bir gün ofiste onu izlerken bunu fark ettim.

Masasında oturmuş, çalışıyordu.

Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.

Dışarıdan bakınca dünyanın en güvenilir insanı gibi görünüyordu.

Ama ben artık o görüntünün arkasına bakmaya başlamıştım.

Yaklaştım.

Karşısındaki sandalyeye oturdum.

Başını kaldırıp bana baktı.

Gülümsedi.

Eskiden o gülümseme içimi ısıtırdı.

Şimdi ise bana bir maskeyi hatırlatıyordu.

"Lukas..."

"Efendim?"

"Aileni merak ediyorum."

Gülümsemesi değişmedi.

Ama gözleri...

Gözlerinde küçücük bir hareket gördüm.

Belki de gerçekten vardı.

Belki de ben görmek istediğim için gördüm.

Bilmiyorum.

"Ne gibi?"

"Hiç fotoğraflarını göstermedin."

Sessizlik...

Kısa ama rahatsız edici bir sessizlik.

"Anneni hiç görmedim."

Parmakları kalemin üzerinde durdu.

"Babanı hiç görmedim."

Yutkundum.

"Kardeşlerini hiç görmedim."

Bu kez bakışlarını kaçırdı.

İşte o an...

İşte tam o an...

İçimdeki alarm çalmaya başladı.

Çünkü Lukas hiçbir zaman gözlerini kaçırmazdı.

Hiçbir zaman.

Kalemini eline aldı.

"Daha önce konuşmuştuk bunu."

"Hayır," dedim.

"Konuşmadık."

Bakışları bana döndü.

Sessizce birbirimize baktık.

Ve ilk kez...

Aramızda görünmez bir duvar yükseldiğini hissettim
"Biz fotoğraf çekmeyi seven insanlar değiliz."

Sesi sakindi.

Fazla sakindi.

Hazırlanılmış gibiydi.

Ezberlenmiş gibiydi.

"Anılarımızı başka şekilde saklarız."

Başımı salladım.

Gülümsedim.

Ama içimde hiçbir şey gülmüyordu.

Çünkü bu cevap bana doğru gelmemişti.

Bir insanın ailesine ait tek bir fotoğrafı olmaz mıydı?

Hiç mi?

Bir düğün...

Bir bayram...

Bir doğum günü...

Bir çocukluk anısı...

Hiç mi?

O gün eve döndüğümde ilk kez korkmaya başladım.

Çünkü sevdiğim adam hakkında bilmediğim şeylerin sayısı, bildiklerimden daha fazlaydı.

O gece uyuyamadım.

Yatağımda dönüp durdum.

Lukas’ın söylediği her cümleyi yeniden düşündüm.

Her bakışını...

Her susuşunu...

Her kaçışını...

Ve sonra başka şeyler fark ettim.

Lukas’ın sosyal medyası yoktu.

Tek bir hesabı bile...

İnternette adına dair neredeyse hiçbir şey yoktu.

Sanki biri geçmişini silmişti.

Sanki biri yaşadığı tüm izleri toplamış ve ortadan kaldırmıştı.

Normal bir insan böyle yaşar mıydı?

Yoksa saklanacak bir şeyi olan biri mi?

Bu soru zihnime düştüğü anda nefes almak zorlaştı.

Çünkü cevabı öğrenmek istemiyordum.

Ama öğrenmeden de duramıyordum.

Ya Lukas bana yalan söylüyorsa?

Ya adı bile gerçek değilse?

Ya anlattığı hayat hiç yaşanmadıysa?

Ya memleketinde bıraktığı şey bir aile değil de başka bir hayat ise?

Başka bir kadın...

Bu düşünce kalbime bıçak gibi saplandı.

Gözlerimi kapattım.

Ama görüntü gitmedi.

Belki de bir yerde başka bir kadın vardı.

Belki Lukas ona da aynı cümleleri kurmuştu.

Belki ona da aynı şekilde bakmıştı.

Belki de ben...

Sadece hikâyenin bilmediğim bir parçasıydım.

Sabaha kadar tavana baktım.

Ve ilk kez Lukas’ın bana hiç dokunmamış olmasını farklı bir gözle düşündüm.

Ben bunu saygı sanmıştım.

Sevgi sanmıştım.

Kontrol sanmıştım.

Ama ya sebebi başka bir şeyse?

Ya bana yaklaşmamasının nedeni beni korumak değilse?

Ya kendini koruyorsa?

Ya başka bir hayatın yükünü taşıyorsa?

Ya vicdanını susturmaya çalışıyorsa?

O an içimde bir şey kırıldı.

Çünkü insan sevdiği kişiye güvenmediğinde, sadece ilişki zarar görmez.

Kendi gerçekliği de parçalanır.

Ve ben artık hangi Lukas’a âşık olduğumu bilmiyordum.

Bana bakan adama mı?

Yoksa bana hiç göstermediği karanlığın içinde yaşayan adama mı?

Tek bildiğim şey şuydu:

Bir sır vardı.

Büyük bir sır.

Ve Lukas onu benden saklamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

Ama ben artık durmayacaktım.

Çünkü bazen aşk, gerçeği öğrenmek istemektir.

Gerçek canınızı yakacak olsa bile...

...

Ertesi sabah uyandığımda gözlerim yanıyordu.

Gece boyunca neredeyse hiç uyumamıştım.

Aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım.

Gözlerimin altında koyu halkalar oluşmuştu.

Ama beni korkutan yorgunluğum değildi.

Beni korkutan şey, Lukas’a olan güvenimin ilk kez sarsılmasıydı.

İnsan sevdiği kişinin yalan söylediğini düşünmeye başladığında, geçmişte yaşanmış bütün güzel anılar bile anlamını kaybetmeye başlıyordu.

Ofise gittiğimde Lukas her zamanki yerindeydi.

Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi.

Sanki benim dünyam son birkaç günde paramparça olmamış gibiydi.

Bilgisayar ekranına bakıyordu.

Yüzünde her zamanki o sakin ifade vardı.

Bir an onu izledim.

Belki de gerçekten kuruntu yapıyordum.

Belki de bütün bunlar yalnızca benim korkularımdı.

Belki de Lukas masumdu.

Ama sonra gözüm masasına ilişti.

Siyah deri kaplı not defteri yine oradaydı.

Lukas o defteri hiçbir zaman yanından ayırmazdı.

Toplantılarda...

Yemeklerde...

Arabada...

Her yerde.

Sanki içinde çok önemli bir şey saklıyormuş gibi.
O gün öğleden sonra Lukas bir toplantı için binadan ayrıldı.

Normalde bunu umursamazdım.

Ama artık normal değildim.

Şüphe insanı değiştiriyordu.

Ve ben değişiyordum.

Koridor boşaldığında kalbim hızlanmaya başladı.

Yapacağım şeyin yanlış olduğunu biliyordum.

Ama duramadım.

Ayaklarım kendiliğinden Lukas’ın odasına yöneldi.

Kapıyı açtım.

İçerisi boştu.

Sessizlik vardı.

Derin bir sessizlik...

Masasına yaklaştım.

Ellerim titriyordu.

Bir yanım geri dönmem gerektiğini söylüyordu.

Diğer yanım ise gerçeği öğrenmem gerektiğini.

Ve sonunda ikinci sesi dinledim.

Not defterini elime aldım.

Kapağı soğuktu.

Yavaşça açtım.

İlk sayfalar boştu.

Sonra bazı notlar gördüm.

Tarihlerin yazıldığı küçük kayıtlar...

Telefon numaraları...

Toplantılar...

Adresler...

Her şey normal görünüyordu.

Ta ki araya sıkıştırılmış küçük beyaz kâğıdı görene kadar.

Nefesim kesildi.

Bir banka dekontuydu.

Katlanmıştı.

Dikkatlice açtım.

Gönderici kısmında Lukas’ın adı yazıyordu.

Ama alıcı kısmında gördüğüm isim, bütün bedenimi buz gibi yaptı.

Helena.

Gözlerimi kırptım.

Yanlış okuduğumu düşündüm.

Tekrar baktım.

Hayır.

Oradaydı.

Helena.

Aylar önce telefonda duyduğum isim...

Lukas’ın açıklamak istemediği isim...

Kalbim göğsümde çarpmaya başladı.

Dekont birkaç ay öncesine aitti.

Gönderilen miktar oldukça yüksekti.

Neden?

Lukas bu kişiye neden para gönderiyordu?

Kimdi bu kadın?

Kardeşi mi?

Akrabası mı?

Yoksa...

Aklıma gelen ihtimal nefesimi kesti.

Telefonum titredi.

Öyle aniden irkildim ki elimden dekont düşecekti.

Hızla yerine koydum.

Ekrana baktım.

Arayan Lukas’tı.

Birkaç saniye telefona baktım.

Sonra cevapladım.

"Alo?"

Sesi her zamanki gibi sakindi.

"Neredesin, Eylül?"

Bu soru nedense içimi ürpertti.

"Kendi odamdayım."

Yalan söylemiştim.

Hayatımda ilk kez Lukas’a yalan söylüyordum.

Kısa bir sessizlik oldu.

Sanki nefes alışımı dinliyordu.

"Öyle mi?"

Kalbim daha hızlı atmaya başladı.

Bir an için her şeyi bildiğini düşündüm.

Odaya baktım.

Masaya baktım.

Not defterine baktım.

Sonra gözlerim kapıya kaydı.

Sanki birazdan içeri girip beni suçüstü yakalayacaktı.

"Evet," dedim.

"Biraz işlerle uğraşıyorum."

Lukas yine sustu.

Bu sessizlik hoşuma gitmedi.

Çünkü Lukas konuşmadığında ne düşündüğünü anlamak imkânsız oluyordu.

"Tamam," dedi sonunda.

"Sonra görüşürüz."

Telefon kapandı.

Ama içimdeki huzursuzluk kapanmadı.

Tam tersine büyüdü.

Çünkü ilk kez Lukas’tan korkmaya başlamıştım.

O akşam eve döndüğümde zihnimde tek bir isim vardı:

Helena.

Bu isim beynimin içinde yankılanıyordu.

Gece yarısına doğru yatağımda otururken telefonuma baktım.

Sonra internette araştırmaya başladım.

Saatler geçti.

Ama hiçbir şey bulamadım.

Sanki bu isim de Lukas’ın geçmişi gibi karanlığın içinde kaybolmuştu.

Pencereye yürüdüm.

Perdeyi araladım.

Yağmur yeniden başlamıştı.

Sokak lambalarının altında su birikintileri parlıyordu.

Ve o an içimde korkunç bir his oluştu.

Ya Lukas’ın sakladığı şey düşündüğümden çok daha büyükse?

Ya mesele sadece bir kadın değilse?

Ya mesele sadece bir yalan değilse?

Ya bütün hikâye yalandan ibaretse?

İşte o an anladım.

Ben artık yalnızca âşık bir kadın değildim.

Ben gerçeğin peşine düşmüş biriydim.

Ve bazı gerçekler...

Bulunduğunda insanın hayatını tamamen değiştirirdi.