9. bölüm · SESSİZ İHANET
9.Bölüm: Sadakatin Sınırı ve Görünmez Tuzaklar
Ancak tam o duygusal zirvede, mutluluğumun adeta göklere ulaştığı ve zamanın bizim için durduğu o mucizevi anda, Lukas’ın masanın üzerinde unuttuğu telefonu acı acı, o kadar ısrarlı bir şekilde titredi ki bir an irkildim. Telefonun o parlak, beyaz bildirim ışığı; duvarda henüz tırnaklarıyla kazımış olduğu o taze ismimizin üzerine, zifiri karanlığın tam ortasında kan kırmızı bir gölge gibi düştü. İçimdeki o pembe pamuk şekerden bulutlar bir saniyede darmadağın oldu, yerini o bildiğim, o tanıdık ve uğursuz tekinsizliğe bıraktı.
Merakıma ve içimi kemirmeye başlayan o deli şüpheye yenik düşerek telefona doğru yavaşça bir adım attım. Ekrandaki mesaj Lukas’ın kendi dilindeydi; yabancı harfler yan yana dizilmişti. Ben, Lukas ile geçirdiğim o uzun, o kaçamak aylarda onun dilinden sadece tek bir kelimeyi ezberlemiştim: Lukas’ın bana memleketini, annesini ve o burnunda tüten çocukluk özlemini anlatırken sık sık, iç çekerek kullandığı o kelimeyi: "Helena..."
Lukas’ın telefonuna gecenin bu saatinde, bu kadar büyük bir ısrarla ve arsızca "Helena" diye mesaj atan kimdi Allah aşkına? Başımı kaldırıp Lukas’a baktığımda, onun az önce dünyayı devirecekmiş gibi duran savaşçı ifadesinin, mesajın çiğ ışığıyla birlikte saniyeler içinde yerini kaskatı, buz gibi bir donukluğa bıraktığını gördüm. Daha birkaç dakika önce "Kimse silemez bu ismi buradan, zaman bile..." diyerek yeminler eden o adam, şimdi ekrandaki o tek kelimelik feryatla tir tir titriyordu sanki. Yemin sarsılmıştı.
Lukas’ın kendi dilinde "Helena" diye seslenen bu ses; onun benden köşe bucak kaçtığı o karanlık geçmişinin, arkasında bıraktığı yarım kalmış bir sevdanın mı, yoksa asla kopamadığı, onu zincirlerle bağlayan ailesinin mi sesiydi? "Güven" diye, her şeyi göze alarak başladığım bu on sekiz yaş yolculuğunda, o beton duvardaki isimlerimizin üzerine düşen kırmızı ışık; sadece sıradan bir mesajın değil, yaklaşan o büyük, o her şeyi yakıp yıkacak fırtınanın, o dönüşü olmayan kapkara "ihanetin" ilk habercisiydi aslında.
Pastamın son dilimini boğazımdan geçmeyen bir düğümle, öylece tabağımla oynayarak yerken, Lukas duvarda kazıdığı o taze isme bakıyordu. Ama artık okyanus gözlerinde o çakmak çakmak parlayan, içimi ısıtan ışık tamamen sönmüştü. Sadece, arkasında sakladığı devasa bir yalanın ağırlığı altında ezilen ve benim gibi on sekiz yaşındaki saf bir kızın kalbini nasıl darmadağın edeceğini çok iyi bilen bir adamın o korkunç, insanı çıldırtan sessizliği vardı odada.
Gözlerinin İçindeki Sığınak
Balat’ın o nemli, buram buram ahşap kokan loş odasında, duvardaki taze kazınmış ismimizin üzerine düşen o kan kırmızı bildirim ışığı, benim için dünyadaki tüm renkleri bir anlığına soldurmuş, her şeyi siyaha boyamıştı. Elimde buz gibi soğumuş, adeta her an patlamaya hazır bir bomba gibi titreyen o telefonu Lukas’a doğru uzatırken kalbim, göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlayacak kadar düzensiz ve şiddetli çarpıyordu. Boğazımdaki o lanet olası tanıdık düğüm, kelimelerin yolunu tamamen kesmişti; tek bir kelime bile edemiyordum, dudaklarım titriyordu.
Lukas ise ekrandaki o tek kelimelik, bıçak gibi keskin "Helena" yazısını gördüğünde, benim içten içe beklediğim o suçluluk telaşına, o yakalanmışlık korkusuna kapılmadı hiç. Gözlerinde ne bir kaçışın gölgesi vardı ne de bir yalanın getirdiği huzursuz kıpırtılar. Aksine, benim bu titreyen ellerime, gözlerimden süzülmek üzere olan yaşlara ve şüphe dolu bakışlarıma içerlemiş, sanki canı çok yanmış, incinmiş bir adamın o derin, vakur nefesini aldı içine.
Telefonu, sanki dünyadaki en değersiz taş parçasıymış gibi usulca parmaklarımın arasından çekip masanın üzerine bıraktı ve benim korkudan buz kesmiş ellerimi, kendi nasırlı, sıcak ve kocaman avuçlarının içine alarak adeta bir sığınak gibi hapsetti. Beni kendine çekti.
"Eylül, bak bana... Tam buraya, gözlerimin içine bak sevgilim," dedi Lukas. Sesi, az önce o soğuk duvara gri taşla kazıdığı yemin kadar pürüzsüz, net ve kararlıydı.
Türkçesi, içindeki duyguların yoğunluğuyla her zamankinden daha yumuşak, insanı büyüleyen bir melodiye bürünmüştü o an.
"Helena benim çocukluk arkadaşım Eylül. Memlekette anneme yardım eden, tarlada hep yanımızda duran, bana oradan, kökümden, ailemden haber getiren bir ses sadece; başka bir şey değil. O kelime senin bildiğin, senin korktuğun o yakıcı 'Helena' anlamında değil. O sadece bir insan ismi, uzaklardan gelen eski bir dostun selamı. Benim dünyam da, benim haritam da sadece senden ibaret kızım.
Senden başka kimseye, hiçbir isme yer yok bu kalpte. Anla bunu, inan bana."
Mükemmel Bir Ustaya Teslimiyet
Lukas o gece gerçekten de bana bir derviş kadar sadık, sığınılacak güvenli bir liman kadar huzur vericiydi. Benim kendi ailemden, annemden gördüğüm o zehir zemberek baskılara, sokaktaki insanların bize bakarken fırlattığı o delici, dışlayıcı ve yabancı düşmanı bakışlarına rağmen; Lukas o gece benim etrafıma adeta etten ve kemikten aşılmaz, devasa bir duvar örmüştü. Beni her şeyden koruyordu sanki.
O gece boyunca, o kutlamanın her bir saniyesinde yanından bir milim bile uzaklaşmama izin vermedi. Bulduğu her fırsatta parmaklarını saçlarımın arasında gezdirdi, beni öptü; her bakışında bana dünyadaki tek kadın, tek kraliçe benmişim gibi hissettirdi. Duvardaki o taze "LUKAS ❤️ EYLÜL" yazısının üzerine elini koyup, sanki kutsal bir kitaba el basıyormuşçasına gözlerimin içine baka baka yeminler etti.
Lukas çok uyanıktı; benim o camdan yapılmış, çıtkırıldım ve utangaç kalbimin ne kadar çabuk kırılıp tuzla buz olabileceğini, güvensizlik hissedersem arkasına bile bakmadan kaçacağımı çok iyi biliyordu. O kalbi elinde tutmak, benim ruhumdaki o sarsılmaz, çocuksu güveni sonuna kadar korumak için dünyanın en sadık, en âşık adamı rolünü; aslında içindeki bana karşı hissettiği gerçek sevginin ateşiyle harmanlayarak mükemmel bir ustalıkla oynuyordu.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum; Helena’nın Lukas’a olan o köhne, memlekette kalan gizli ilgisi ve attığı mesajlardaki satır arası beklentiler aslında kocaman bir gerçekti. Ama Lukas o an için, o doğum günü gecesinde bu tuzağa düşmeyecek kadar bana vurgundu; beni kaybetmeyi gerçekten göze alamıyordu.
Zamanın Sinsi Zehri ve Gri Rutinler
Ancak bu lanet olası İstanbul, hiçbir büyük, hiçbir tutkulu aşkı başladığı o ilk günkü saflıkta, o vapur köpüklerindeki temizlikte bırakmıyordu işte. Doğum günümün o büyülü, o pembe pamuk şeker tadındaki havası yavaş yavaş dağılıp üzerinden uzun aylar geçtiğinde; stajımın o heyecanlı, her gününü bir macera gibi, bir kaçış gibi yaşayan yüksek temposu yerini hayatın o gri, tekdüze ve insanı kemiren yorucu rutinlerine bıraktı.
Aramızdaki o uzaklık, zaman ve her şeyi gizli saklı, köşe bucak yaşamanın verdiği bitmek bilmeyen gizlilik yorgunluğu; ilişkimizin arasına sinsi bir yılan gibi, hiç ses çıkarmadan, usulca süzülmeye başladı.
Lukas’ın o her zaman arkasından gittiğim, beni büyüleyen "Kafa nereye, biz oraya," diyen kural tanımaz özgür ruhu; benim ailemin bitmek bilmeyen ağır baskıları, evdeki kapı arkasında annemin yaptığı insanı ağlatan sorgulamaları ve sokak köşelerinde, tenha parklarda buluşmak zorunda kaldığımız bu "yasak" aşkın omuzları çökerten ağır yükü altında yavaş yavaş ezilmeye başladı.
Yoruluyordu, bunu görebiliyordum.
Aşk, ikimiz için de heyecanlı bir macera olmaktan çıkıp her gün verilmesi gereken ağır bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünde; Lukas’ın hayran olduğum okyanus mavisi gözlerindeki o parlak ışıltı, yerini yorgun, bıkkın ve donuk bir bakışa bırakmaya başladı.
Lukas artık eski günlerdeki gibi akşamları buluştuğumuz küçük, salaş kafede gözlerimin içine bakarak "Sana bir çay daha koyayım mı Eylül?" diye sormak yerine; masanın üzerinde duran telefonunun ekranına düşen o memleketten gelen "eski dost" mesajlarına daha uzun, daha dalgın ve daha derin bakar olmuştu. Ruhunu benden yavaş yavaş çektiğini hissediyordum ama kendime bile itiraf edemiyordum.
Benim yanımda her zaman sarsılmaz bir korumacı, dünyaya kafa tutan bir şövalye gibi duran o canım adam; staj dönemimiz tamamen bittikten ve araya gerçek hayatın, geçim derdinin soğuk gerçekleri girdikten sonra yavaş yavaş ellerimin arasından kayıp değişmeye başladı.
Helena’nın o memleket kokan, ona hiçbir açıklama borçlu bırakmayan, onu olduğu gibi, hiçbir hatası olmadan, yabancı muamelesi yapmadan kendi diliyle kabul eden o sıcak mesajları; Lukas için İstanbul’un bu karmaşasından, benim dünyamdaki bitmek bilmeyen aile engellerinden ve duvarlarından kaçıp sığınacağı yegâne gizli yol hâline gelmişti.
Ben o beton duvardaki ismimize bakıp sessizce ağlarken, Lukas çoktan o harflerin derinliğinden kaçmanın yollarını arıyordu meğer.
