30. bölüm · SESSİZ İHANET
18. Bölüm: Küllerin Arasındaki Gerçek
Arabamız karanlık orman yolunda adeta sarsılarak ilerlerken, motorun zorlanan boğuk uğultusu kulağımda çınlıyordu. Etrafımızı saran asırlık çam ağaçlarının devasa gölgeleri, üzerimize devrilecekmiş gibi duruyordu.
Arkamızdaki farların göz alan sarı ışığı, dikiz aynasında avına kilitlenmiş yırtıcı bir hayvan gibi parlıyor; her saniye biraz daha yaklaşarak bizi bu daracık yolda kıstırmaya çalışıyordu.
Lucas’ın elleri direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Kollarındaki damarlar gerilmişti. Yüzünde tek bir mimik bile yoktu; pür dikkat yola odaklanmış, ölüm kalım savaşı veren bir kararlılığa bürünmüştü.
Araba her keskin virajda lastiklerin acı çığlıklarıyla savruluyor, arka tekerlekler çamurda kaydıkça midem ağzıma geliyordu.
Kalbim ise göğsümü içeriden yumrukluyor, kemiklerimi kıracakmış gibi düzensizce çarpıyordu.
Nefes alamıyordum.
Etrafa yayılan toz, motor yağı ve o burun direğini sızlatan ölüm kokusu ciğerlerime doluyordu.
Elimde sımsıkı tuttuğum, kenarları alevlerle kavrulmuş eski fotoğraf, parmaklarımın arasında bir yaprak gibi titriyordu.
Fotoğraftaki küçük kızın, yani benim, korkuyla açılmış kocaman gözleri; sanki o incecik kâğıdın içinden çıkıp bugünüme, ruhumun en ücra köşelerine bakıyordu.
Üzerimdeki kirli, ucu yırtık sarı elbise...
Parkelerin üzerindeki koyu kan birikintisi...
Havadaki o görünmeyen barut ve ölüm kokusu...
Zihnimin en derin, en kilitli odalarından zincirlerini kırarak dışarı sızmaya çalışan anılar, başımda dayanılmaz bir ağrı dalgası yaratıyordu.
Sanki binlerce iğne aynı anda beynime batıyordu.
Gözlerimi sıkıca yumup şakaklarımı patlayacakmışçasına bastırdım. Dudaklarımdan iniltiyle karışık bir hıçkırık döküldü.
“Lucas...” dedim.
Sesim, dumandan ve çığlık atmamak için kendimi zorlamaktan tahriş olmuş boğazımdan zar zor çıktı.
Kelimeler ağzımda cam kırıkları gibi acı veriyordu.
“Ne diyorsun sen? Ben... Ben bir cinayete nasıl tanık olabilirim? Hiçbir şey hatırlamıyorum! Çıldıracağım, anlıyor musun? Hiçbir şey! Benim çocukluğum... Ailem... Çilek kokulu pastalar, pazar gezmeleri... Hepsi yalan mıydı yani?”
Lucas, saniyelerin bile ölüm kalım meselesi olduğu o anlarda dikiz aynasına son bir kez baktı ve direksiyonu bütün gücüyle sola kırdı.
Araba, topraktan fırlayan taşları etrafa saçarak iki ağacın arasından kıl payı geçti.
“Hatırlamıyorsun,” diye bağırdı motorun gürültüsünü bastırmaya çalışarak.
Sesi sertti ama arkasında derin bir şefkat saklıydı.
“Hatırlamıyorsun çünkü hafızan seni korumak için o günü silmek, o lanet olası geceyi zihninin en karanlık yerine gömmek zorunda kaldı. Hatırlasan aklını kaçırırdın. Ama onlar... O karanlıkta bekleyenler unutmadı. Yıllardır bir hayaletin, o gece yarım kalan işin peşindeler. Yıllardır seni arıyorlar.”
“Kim onlar, Lucas?!”
Sesimdeki çaresizlik, yerini yavaş yavaş kontrolsüz bir öfkeye bırakıyordu.
“O maskeli adam kim? Yüzü olmayan o psikopat neden peşimde? O kör yaşlı adam nasıl oldu da onlara katıldı? O konaktaki tuzaklar... Ve sen... Sen nereden biliyorsun bütün bunları? Madem her şeyi biliyordun, neden bana daha önce söylemedin? Neden beni bu yalanın içinde yaşattın?!”
Lucas derin bir nefes aldı.
Gece karanlığında, yalnızca kadranın soluk yeşil ışığıyla aydınlanan yüz hatları gölgelerin içinde kayboluyordu. Ancak çenesindeki sert kasılma ve yutkunurken hareket eden Adem elması her şeyi anlatıyordu.
Acı çekiyordu.
“Sana söyleyemezdim,” dediğinde sesi bir anlığına boğuklaştı.
“Sana söyleyemezdim çünkü seni korumanın tek yolu, o geçmişin hayaletlerinden uzak tutmaktı. Senin bu dünyadan, bu kandan ve ihanetten habersiz, sıradan bir hayat yaşaman gerekiyordu. Seni uzaktan izledim, güvende olduğundan emin oldum. Ama sen... Sen o merdivenleri çıktın, o lanetli konağa girdin... O paslı anahtarı bulmaya çalıştın, değil mi? Geçmişin üzerindeki toprağı kendi ellerinle kazıdın. Hiç açılmaması gereken o kapıları zorladın, Eylül.”
“Ben sadece...” dedim.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Ağlamak istemiyordum ama içimdeki baraj çoktan yıkılmıştı.
“Bana bıraktığın o notu buldum! Kâğıdın köşesindeki o küçük işareti görünce o konağa gitmem gerektiğini, bana oradan bir mesaj verdiğini düşündüm. Beni terk ettin, beni o boşluğun içinde yapayalnız bıraktın sandım, Lucas! Kendi gerçeğimi aramaktan başka çarem yoktu!”
“Seni yalnız bırakmak zorundaydım,” diye sözümü kesti.
Sesi bu kez hem pişmanlık hem de insanı ezen derin bir acıyla doluydu.
“Onların gözü üzerimdeydi. Her adımımı, her nefesimi takip ediyorlardı. Eğer sana yakın olsaydım, seni doğrudan kendi ellerimle hedef tahtasına koymuş olurdum. O konak... O eski konak, her şeyin başladığı yerdi, Eylül. Çocukluğunun çalındığı, masumiyetinin bittiği ve o cinayetin işlendiği yer...”
Onun bu sözleri, zihnimdeki yoğun sis perdesini adeta şiddetli bir rüzgâr gibi savurup attı.
Zihnimdeki kilitli kapıların menteşeleri söküldü.
Yıllar öncesine ait, bugüne kadar sadece kötü bir kâbus veya ateşli bir rüya sandığım o korkunç gece; parça parça, en acımasız detaylarıyla gözlerimin önüne geldi.
Yedi yaşlarında küçük bir kız çocuğuydum.
Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor, gökyüzünü ikiye bölen şimşekler camları sarsan fırtınalı gecenin karanlığını aydınlatıyordu.
Odamın duvarlarına vuran ağaç dallarının gölgeleri ve evin alt katındaki büyük, loş salondan gelen boğuk tartışma sesleriyle uykumdan fırlamıştım.
Yorganıma sıkıca sarılıp önce seslerin kesilmesini beklemiştim.
Ama kesilmedi.
Annemin hıçkırıklara boğulan yalvaran sesi...
Ardından bir adamın evi titreten öfke dolu kükremesi...
Korkudan buz gibi olmuş ahşap zemine çıplak ayaklarımla bastım.
Yataktan çıktım ve koridorun sonundaki merdivenlere doğru parmak uçlarımda ilerledim.
Kalbim, tıpkı şu an olduğu gibi, delicesine çarpıyordu.
Merdiven korkuluklarının arasından nefesimi tutup aşağıya, salona baktım.
Tam o anda bir şimşek çaktı.
Salon bir anlığına aydınlandı, ardından yeniden karanlığa gömüldü.
Salonda iki yabancı adam vardı.
Ve yerde...
Yerde, antika halının üzerinde yüzüstü yatan, etrafında koyu renkli bir sıvının yavaşça yayıldığı hareketsiz bir beden vardı.
Babam...
O an küçük hâlimin boğazında düğümlenen ama dışarı çıkamayan çığlık, yıllar sonra bugün kulaklarımda yeniden yankılandı.
Uzun boylu adamlardan biri, yüzünü tamamen gizleyen, sadece gözleri için iki delik açılmış korkunç bir maske takıyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı.
Gecenin karanlığında bile parlayan o soğuk, ölü gözleri merdiven boşluğuna, doğrudan bana kilitlendi.
Göz göze geldik.
Zaman o an durdu.
İşte o adam, yıllar sonra o konakta karşıma çıkan adamın ta kendisiydi.
Zaman onun kötülüğüne hiç dokunmamıştı.
Boynundaki kalın deri kayışla asılı duran eski fotoğraf makinesi...
Ellerindeki taze kan izleri...
Makineyi yavaşça kaldırıp objektifi bana doğrulttu.
Ve o kör edici flaş patladı.
O ışık patlaması, zihnime kazınan son net görüntüydü.
Her şey, yıllar öncesinden bugüne uzanan o paslı ve kanlı zincirin halkalarıydı.
“Ben...” dedim nefesim kesilerek.
Ellerimle yüzümü kapatıp hıçkırıklara boğuldum.
“Ben o geceyi hatırlıyorum, Lucas... Her saniyesini hatırlıyorum. O adam... Boynundaki makineyle bizi çekmişti. Babam yerdeydi. Annem... Annem çığlık atıyordu.”
“Ve sen saklandın,” diye tamamladı Lucas cümlemi.
Sesi bir cenaze marşı kadar kasvetliydi.
“Flaş patlayınca can havliyle kaçtın. Evin gizli çatı arasına sığındın. O adamlar evi altüst etmelerine rağmen seni bulamadı. Komşuların silah sesini duyup polise haber vermesinden korkup kaçtılar. Ama o cinayetin arkasındaki karanlık güçler, tek tanığın yani senin o evden canlı çıktığını ve ortadan kaybolduğunu biliyordu.”
“Seni bulmak için yirmi yıl boyunca bıkmadan beklediler.”
“O konak, onların eski üssüydü. Sen o kapıdan içeri adım attığında yıllar önce kurulan o sessiz sistem alarm verdi. Maskeli adam ve o kör yaşlı adam... Onlar bu karanlık ağın sadece sahadaki tetikçileriydi.”
Konuşmamız, arka taraftan gelen motor seslerinin aniden kükremeye dönüşmesiyle kesildi.
Farlar arabanın arka camına öyle güçlü vurdu ki içerisi bir anlığına gündüz gibi aydınlandı.
Dikiz aynasından baktığımda arkamızdaki devasa siyah arazi aracının tamponumuza sıfır yanaştığını gördüm.
“Lucas, yetişiyorlar! Bize çarpacaklar!”
Panikle koltuğun kenarlarına tutundum.
Tırnaklarım döşemeye batıyordu.
Lucas dişlerini sıktı ve vitesi sertçe küçülttü.
Araç aniden silkelenerek yeniden ileri atıldı.
Motor acı bir çığlık kopararak hızlandı.
Önümüzdeki yol giderek daralıyor, etrafımızdaki sık çam ağaçlarının dalları arabanın tavanına ve camlarına kırbaç gibi vuruyordu.
Orman adeta üzerimize kapanıyordu.
Siyah araç aniden hızlandı ve arka tamponumuza büyük bir şiddetle çarptı.
Çarpmanın etkisiyle öne doğru savruldum.
Emniyet kemeri göğsümü kesti.
Araba yolda yılan gibi kayarken Lucas direksiyonu zorlukla kontrol etti.
“Korkma,” dedi.
Yüzünden terler akıyordu ama sesindeki çelik gibi kararlılık bozulmamıştı.
“Buradan çıkacağız. Onlara yem olmayacağız.”
“Nereye gidiyoruz? Etrafımızda ağaçtan başka hiçbir şey yok!”
“Güvenli bir yere. Onların haritalarında olmayan bir yere... Her şeyi bitireceğimiz son durağa.”
Bir anda arabanın farlarını tamamen kapattı.
Zifiri karanlığa gömüldük.
Sadece ay ışığı ve arkadaki aracın farlarıyla yön bulmaya çalışıyorduk.
“Sıkı tutun!” diye bağırdı.
Direksiyonu beklenmedik bir şekilde sağa, ormanın içine doğru kırdı.
Arkamızdaki araç fren yaptı ama manevrayı kaçırıp düz devam etti.
Kısa bir süreliğine de olsa onları atlatmıştık.
Araba, farları kapalı bir şekilde ağaçların arasında yaklaşık yirmi dakikalık çılgınca bir takip ve sarsıntının ardından nihayet yavaşladı.
Ormanın en derin noktasında, devasa kayalıkların arasına gizlenmiş, dışarıdan bakıldığında doğal bir tepe gibi duran eski ve terk edilmiş bir demir atölyesinin önünde durduk.
Paslanmış, otlarla kaplanmış devasa bir yapıydı.
Lucas motoru kapatır kapatmaz etrafı ağır, ürkütücü bir sessizlik kapladı.
Sadece soğuyan motorun çıtırtıları ve kendi nefes alışverişlerimiz duyuluyordu.
Lucas hızla kapıyı açıp benim tarafıma koştu. Kapımı açarak beni kolumdan tuttu ve dışarı çıkardı.
“Çabuk ol, fazla zamanımız yok. İçeride saklanacak yerler var!”
Ayaklarım yere değdiğinde bacaklarımın titrediğini hissettim.
Atölyenin paslı demir kapısına doğru koştuk.
Lucas tüm gücüyle kapıyı itti.
Menteşelerin çıkardığı gıcırtı, gecenin sessizliğini yırttı.
İçeri girdik.
Burası dışarıdan göründüğünden çok daha karanlık ve soğuktu.
Havada genzimizi yakan yoğun bir demir tozu, küf ve yıllanmış motor yağı kokusu vardı.
Terk edilmiş devasa tezgâhlar, karanlıkta bekleyen canavarlar gibi görünüyordu.
Lucas kapıyı hafifçe aralık bırakarak dışarıyı kontrol etti.
Ardından ağır demir kapıyı yavaşça kapatıp içerideki paslı sürgüyü gürültüyle çekti.
Karanlığın ortasında dizlerimin üzerine çöktüm.
“Burayı da bulurlar,” dedim.
Bacaklarımın üzerinde duramayacak kadar yorgun, ruhum çekilmiş gibi soğuk beton zemine yığıldım.
“Kaçış yok, Lucas. Onlar her yerdeler.”
Lucas yanıma çömeldi.
Cebinden çıkardığı küçük el fenerini yaktı ve yere, ışığı gözlerimizi almayacak şekilde bıraktı.
Loş ışığın altında gözlerimin içine baktı.
Karanlıkta parlayan siyah gözlerinde korkudan çok, yıllardır biriken ve bastırılmış bir intikam ateşi vardı.
“Bulamazlar. Burası hiçbir kayıtta yok,” dedi.
Ellerini omuzlarıma koyarak devam etti:
“Bizi burada bulsalar bile onlara istediklerini vermeyeceğiz. Peşimizi bırakmayacaklar, evet. Çünkü senin aileni yok edenler basit kiralık katiller değil. Bu işin devlet kademelerinde, karanlık şirketlerde, çok daha yukarılara uzanan bağlantıları var. Sen, onların kusursuz sandıkları cinayetindeki tek hatasın.”
“Sen...” diye mırıldandım.
Gözyaşlarım yeniden gözlerime doldu.
“Sen nereden biliyorsun bütün bunları, Lucas? Nasıl bu kadar eminsin? Sen aslında kimsin?”
Lucas hafifçe gülümsedi.
Ama bu gülümsemede neşeden eser yoktu.
Aksine, derin bir acı ve yılların yorgunluğu saklıydı.
“Ben mi?” diye fısıldadı.
Sesi boş atölyenin duvarlarında yankılandı.
“Ben, o gece o evde olanların bedelini senin kadar ağır ödeyen biriyim.”
Daha fazlasını söyleyecekti ama sustu.
Sanki ağzından çıkacak tek bir kelime bile yıllardır sakladığı bütün gerçekleri ortaya çıkaracaktı.
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım.
Hayatımda en büyük tesadüf sandığım adam, meğer en büyük travmamın bir parçasıydı.
İkimiz de aynı ateşin içinde yanmış, aynı küllerin arasından çıkmıştık.
Tam o sırada atölyenin dışından gecenin sessizliğini yırtan metalik bir ses yankılandı.
Kapının kolu sertçe zorlandı.
Ayak sesleri duyulmaya başladı.
Bizi bulmuşlardı.
Dışarıdan, o hiç unutmadığım, rüyalarımı kabusa çeviren maskeli adamın soğuk ve nefret dolu sesi geldi:
“Saklanmayı bırakın, Eylül... Lucas...”
“Çok iyi bir kovalamacaydı ama şansınız bitti.”
“Kaçacak yeriniz kalmadı.”
“O kapıyı ya kendiniz açarsınız ya da ben içeri girdiğimde o melek yüzlerinizi tanınmaz hâle getiririm.”
“Bu hikâye, başladığı gibi kanla bitecek!”
Kalbim duracak gibi oldu.
Ama bu kez farklıydı.
Elimde hâlâ buruşuk bir şekilde tuttuğum o yanmış fotoğrafı göğsüme, kalbimin üzerine bastırdım.
Korkum damarlarımdan çekiliyor, yerini buz gibi keskin bir cesarete bırakıyordu.
Yıllardır kaçan, hiçbir şeyden haberi olmayan o çaresiz küçük kız değildim artık.
Gerçeği biliyordum.
Ne için savaştığımı biliyordum.
Lucas belinden çıkardığı siyah tabancayı eline aldı.
Şarjörü kontrol edip sürgüyü çekti.
Silahın o mekanik sesi, atölyenin içinde bir ölüm çanı gibi yankılandı.
Kapıya doğru dönüp gövdesini siper etti.
Ardından yavaşça başını bana çevirdi ve son kez baktı.
“Hazır mısın?”
Derin, içimi titreten ama bana güç veren bir nefes aldım.
Betondan destek alarak ayağa kalktım.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.
Artık titremesi durmuş olan ellerimi yumruk yaptım ve başımı kararlılıkla salladım.
“Hazırım. Bitirelim şu işi.”
Karanlığın içinde patlayan ilk silah sesi, yalnızca sessizliği değil, yirmi yıllık bir yalanı da paramparça edip her şeyi değiştirecekti.
