1. bölüm / 22
SESSİZ İHANET1. Bölüm: Stajın Gri Sabahı
Bölümler 22Şu an: 1. Bölüm: Stajın Gri Sabahı
- 1 1. Bölüm: Stajın Gri Sabahı1.221 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2.Bölüm Çevrilemeyen Duygular2.275 kelime
- 3 3.Bölüm: Kağıttan Köprüler1.150 kelime
- 4 4.BÖLÜM YASAk Meyve ve Kültür Duvarı1.368 kelime
- 5 5. Bölüm: Gençliğin Direnişi1.183 kelime
- 6 6. Bölüm: Rüzgârın Peşinde Bir Gün1.352 kelime
- 7 7.Bölüm: Fısıltıların Gölgesi ve Büyük Gün1.005 kelime
- 8 8.Bölüm: Boş Evin Sırrı ve Taşla Yazılan Yemin1.562 kelime
- 9 9.Bölüm: Sadakatin Sınırı ve Görünmez Tuzaklar1.215 kelime
- 10 10. Bölüm: Saf Sevdanın Puslu Sınırı2.462 kelime
- 11 11. Bölüm: Fotoğraflardaki Boşluk ve Kimliksiz Adam1.237 kelime
- 12 12. Bölüm: İhanetin Kimliği970 kelime
- 13 14. içimdeki Ateş1.270 kelime
- 14 13. Bölüm: Aynadaki Yabancı1.776 kelime
- 15 15.BÖLÜM BİLİNMEYEN FOTOGRAF1.206 kelime
- 16 16.Bölüm Geçmisin Sırları1.057 kelime
- 17 17 mahsumiyetin gizli sırları995 kelime
- 18 18. Bölüm: Küllerin Arasındaki Gerçek1.848 kelime
- 19 19.Bölüm Beni Bırakma1.266 kelime
- 20 20.Bölüm Acımasız gerçekler939 kelime
- 21 21.Bölüm Yakınımdaki Ateş1.213 kelime
- 22 sezon finali1.296 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Karanlık, sadece ışığın yokluğu değil; bazen bir insanın adımlarıyla odaya sızan soğuktur."
Selam, Karanlık Severler!
Bu roman bir Dark Romance hikâyesidir. Yani burada sizi çiçekli yollar değil; zehirli sarmaşıklar ve dikenli teller bekliyor. Çünkü bu hikâye yalnızca bir aşkın değil, aynı zamanda insanın kendi karanlığıyla nasıl yüzleştiğinin de hikâyesidir.
Sınırlarınızı zorlamaya, ahlaki gri alanlarda kaybolmaya ve yasak olanın cazibesine kapılmaya hazırsanız, bu karanlık yolculuğa ortak olun.
Umarım bu hikâye ruhunuzun derinliklerinde bir yerlere dokunur. Kalbinize ve zihninize mukayyet olun, çünkü burada hiçbir şey göründüğü kadar masum değil.
Keyifli okumalar.
Benim adım Eylül.
Adımın bir anlamı var. Annem koymuş bu adı bana. Derdi ki:
“Eylül, mevsimlerin en ortasıdır... Sessizliğin en duyulmayan çığlığıdır.”
O cümleyi söylerken sesi hep biraz uzaklaşırdı. Sanki gerçekten konuşan o değilmiş gibi... Kelimeler içinden geçip bana ulaşan bir yankıya dönüşürdü.
Annem o zamanlar kolay bir hayat yaşamıyordu. İçinde adı olmayan sıkıntılar, yarım kalmış hayaller ve her güne yetmeye çalışan bir geçim derdi vardı.
Ama en çok da kimseye anlatamadığı bir ağırlık taşıyordu. Yine de gülümsemeyi unutmazdı. Belki de bu yüzden adım "Eylül" oldu. Çünkü o, hayatın en zor zamanında bile bana bir mevsim bırakmak istemişti.
Ne yaz gibi çok parlak, ne kış gibi çok soğuk...
Tam ortasında. Sessiz ama derin.
Ve ben...
O sessizliğin içinde büyüdüm. Çünkü bazı sessizlikler, büyüdükçe insanın içinde yankıya dönüşür.
GİRİŞ
İstanbul o sabah uyanmamıştı; ya da daha doğru bir ifadeyle, zaten hiç uyumamıştı.
Çünkü bu şehirde sabahlar bir başlangıç değil, gecenin o tekinsiz, ucu bucağı belli olmayan yankısının devamıydı.
Gökyüzü, sanki üzerine devasa bir kurşun dökülmüşçesine ağır ve griydi. Sokaklar; birbirine geçmeye çalışan araçların kornaları, erken saatte ekmek derdine düşmüş insanların telaşlı adımları ve martıların çığlığı andıran sesleriyle doluydu.
Fakat tüm bu hareketliliğin içinde, ruhumu ele geçiren tarif edemediğim bir durgunluk vardı. Şehir nefes alıyordu, evet; fakat o soluklar o kadar durağandı ki sanki tüm o beton yığınlarının altında boğuluyordu.
Ben ise kendimi bildim bileli İstanbul'u hiç sevmezdim. Bana fazlasıyla gürültülü gelirdi.
Bazen kalabalığın tam ortasında, fakat zihinsel olarak insanların çok uzağında dururdum. İnsanlarla aramdaki mesafe, gözle görülür bir boşluk değildi; ancak son derece keskin ve aşılmazdı.
Bu mesafe bir duvar gibi sert, bir uçurum gibi geniş değildi. Daha çok camdan yapılmış, soğuk ve şeffaf bir bariyer gibiydi.
Dışarıyı; insanların bitmek bilmeyen oyunlarını, sahte gülüşlerini ve keskin hırslarını görmeme izin veriyor, ancak içeriye, yani en savunmasız olduğum o derinliklere hiçbir duygunun veya temasın ulaşmasına izin vermiyordu.
İnsanların içinde olmayı, o kalabalığın enerjisine uyum sağlamayı hiç öğrenememiştim.
Ben hep izlemeyi seçmiştim.
Bir oyunun izleyicisi değil; sanki başka bir boyuttan gelen, hiçbir şeye müdahale etme hakkı olmayan sessiz bir tanık gibiydim.
İnsanlar konuşur, güler, tartışır; tutkuyla sever, birbirlerini hoyratça kırar ve ertesi sabah sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlarlardı.
Benim dünyamda ise bu döngü, bir tiyatro sahnesindeki replikler gibi soğuk ve anlamsızdı.
Ne tamamen dünyanın içindeydim ne de tamamen dışındaydım.
Sadece o belirsiz arafta, kendi sessizliğimde hapsolmuştum.
Bunu hiç sorgulamamıştım. Çünkü büyüdüğüm ev, zihnime sorgulamayı değil; kusursuz bir uyumu kodlamıştı.
Babam...
Diyar.
Herkesin bildiği ve insanların seslerini alçaltarak telaffuz ettiği ismiyle: "Demirbilek."
O, sadece bir iş adamı değildi.
O, bulunduğu her ortamın atmosferini anında değiştiren, oksijeni bile kendi kurallarına göre yöneten mutlak bir güçtü.
İnsanlar onun gerçek ismini telaffuz etmeye çoğu zaman cesaret edemezdi. "Demirbilek" demek, onu tanımlamak için yeterliydi.
Sertliği, taviz vermeyen kararlılığı ve hayatın her hücresini kontrol altında tutma isteği...
O, bir insanın hayatta kalması için gereken tüm savunma mekanizmalarını tek başına temsil ediyordu.
Düzeltilmiş hâli:
İnsanlar onun gerçek ismini telaffuz etmeye cüret edemezlerdi. “Demirbilek” demek, onu tanımlamak için yeterliydi.
Sertliği, taviz vermeyen kararlılığı ve hayatın her hücresini kontrol altında tutma isteği...
O, bir insanın hayatta kalması için gereken tüm savunma mekanizmalarını tek başına temsil ediyordu.
Annem Mahmure ise bu sertliğin tam karşısında duran, sanki bir gölge kadar silik ve bir o kadar da derin bir sessizlikti. Evin içinde onun varlığı hissedilir ama asla duyulmazdı. Adımları zeminde bir iz bırakmaz, sesi en nadir zamanlarda bile bir fısıltıdan öteye geçmezdi.
O, bu devasa karanlığın içinde kendi içine çekilmiş, adeta zamanı durdurmuş bir figürdü. Babam anneme pek fazla söz hakkı vermezdi; onu kısıtlar, kendi istediği yöne doğru yönetmeye çalışırdı.
Ben ise bu iki uç kutbun arasında sıkışmış, tanımı olmayan bir gölgeydim.
Ne annem kadar sessiz ve pasif, ne de babam kadar yıkıcı ve güçlü...
Sadece arada kalan, rengi solmuş, kimsenin dikkat etmediği o silik varlık.
Okulu bitirir bitirmez babamın devasa şirketindeki yerimi aldım. Bu, babamın bana sunduğu bir "seçenek" miydi, yoksa hayatımın üzerine inşa edildiği bir "yönlendirme" mi?
Bunu hiçbir zaman tam olarak çözemedim. Ancak bildiğim tek bir gerçek vardı:
O ofis, o yüksek binaların tepesindeki camdan kule, benim için bir iş yerinden çok; görünmezliğimi koruyabildiğim tek sığınaktı.
Masam, ofisin en kuytu ve en karanlık köşesindeydi. Etrafım, babamın tekstil imparatorluğuna ait ağır, kaliteli ve soğuk dokulu kadife kumaş rulolarıyla çevriliydi.
Bu rulolar benim kaim kalelerimdi. Sadece fiziksel bir engel değil, beni dünyanın gürültüsünden ayıran koruyucu perdelerdi.
Kimse beni kolayca fark etmezdi. Ben de bu dikkatsizliği bir zırh gibi kuşanmıştım.
On sekiz yaşındaydım.
Hayatın baharı denilen; hatalar yapmam, tutkuları tatmam, düşmem ve yeniden kalkmam gereken o yaşta...
Ben, hayatı yaşayan değil; camın arkasından izleyen bir seyirciydim.
Ve o gün...
Her şey, o uzak geçmişten gelen bir yara gibi zihnimi meşgul eden Leonardo'nun varlığıyla başladı.
Leonardo, babamın iş dünyasındaki en güvenilir, en karanlık ortaklarından biriydi. Aslen Rusyalıydı, ancak bu topraklara ve bu karanlığa bir şekilde uyum sağlamıştı.
Evimize sürekli gelip gider, babamla saatler süren, kapalı kapılar ardında yapılan gizemli konuşmalara imza atardı.
Evimize çok yakın bir yerde otururdu. Sürekli etrafımızdaydı.
Ancak onun varlığında, içgüdülerimi harekete geçiren soğuk bir gerilim vardı.
Eşi...
Hiçbir zaman görünmezdi. Adı geçmez, bir sofrada oturmaz, hiçbir davette bulunmazdı.
Sanki yoktu.
O günü asla unutamıyorum.
Hava, mevsimlerin birbiriyle savaştığı o tuhaf, gri ve nemli günlerden biriydi.
Bahçede Leonardo'yu gördüm. Yürüyüşü her zamankinden farklıydı.
Dengesiz, öfkeli ve sanki bir şeyleri arkasında bırakmaya çalışıyormuş gibiydi...
Tesadüfen pencereden baktığım o an, dünyamın ekseni kaydı.
Elleri...
Ellerinde kan vardı.
Koyu, taze ve bir insanın yaşam gücünü temsil eden o kırmızı leke...
Sadece birkaç damla değildi; sanki bir şeyi boğmuş ya da ağır bir bedel ödemiş gibiydi.
Yüzünde daha önce hiç görmediğim türden bir ifade vardı. Öfke değil... Daha çok bastırılmış bir patlamanın ardından geriye kalan o donukluktu.
Bir an nefesim kesildi. Ciğerlerim havayı reddetti.
O anın dehşetiyle geri çekilip odama kapandığımda, zihnime kazınan tek şey Leonardo'nun o boş bakışlarıydı.
Kısa bir süre sonra hiçbir iz bırakmadan, hiçbir soru işareti giderilmeden ortadan kayboldu.
Amerika'ya döndüğü söylendi.
O kadar.
Babamın dünyasında bazı insanlar gelir, bazıları ise sessizce yok olurdu.
O soruyu zihnimin en karanlık çekmecesine kilitledim.
O gün ne olmuştu?
Ve şimdi...
Ofiste sıradan bir gündü.
Elimde tuttuğum kurşun kalem, zihnimi susturma biçimimdi. Onu parmaklarımın arasında çeviriyor, o ritmik hareketin içinde kaybolmaya çalışıyordum.
Önümdeki boş eskiz defterine bakıyordum.
O defter, benim tek kaçış alanımdı.
Kimsenin beni yargılamadığı, kimsenin benden bir şey beklemediği; yalnızca çizgilerle kendi iç dünyamı dışarı vurduğum tek yerdi.
Tam o sırada...
Ofisin ağır, çelik kapısı açıldı.
Bu sadece bir kapı açılışı değildi; sanki bir binanın temelini sarsan, sessizliği parçalayan bir kırılmaydı.
Metal kulpun sesi odanın içinde bir çığlık gibi yankılandı.
Hava aniden değişti.
Oksijen, sanki biri tarafından çekilmiş gibi ağırlaştı.
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı.
Bedenim, zihnimden önce bir tehlikeyi sezmiş gibi kaskatı kesildi.
Elimdeki kalem parmaklarımın arasından kaydı ve yere düştü.
Tık...
Sessizlik, o küçük sesle birlikte tamamen parçalandı.
Başımı ağır ağır kaldırdım.
Ve o an, hayatımın en uzun, en tehlikeli anı başladı.
Karşımda o vardı.
Bölüm etkileşimi
