6. bölüm · SESSİZ İHANET
6. Bölüm: Rüzgârın Peşinde Bir Gün
O soğuk, o ne idüğü belirsiz geçmişin eninde sonunda gelip aramıza sızacağını, o güzel günlerimizin üzerine kapkara bir gölge gibi çökeceğini aslında içten içe seziyordum. İnsan ne kadar kör taklidi yaparsa yapsın, kalbi gerçeği hep ilk saniyede fısıldarmış. Lukas’ın her telefon titrediğinde aniden buz kesen yüzü, benden köşe bucak gizlemeye çalıştığı o uzak ve dumanlı bakışları aslında duymaktan deliler gibi korktuğum her şeyi sessizce söylüyordu.
Onun kendi ana dilinde, benim için tamamen yabancı ve sert harflerle ekranında beliren; kilometrelerce öteden gelen ama bir o kadar da ensemizde bitecek kadar yakın olan o karanlık şey, üzerimize bir karabasan gibi çökmeye başlamıştı bile. Ödenmesi gereken bedeller, söylenmiş o kocaman, o dönüşü olmayan yalanlar...
Lukas’ın omuzlarındaki o ağır yükü hissedebiliyordum ama kendime bile itiraf edemiyordum, konduramıyordum işte. Öyle bir körlük, öyle bir çocuksu inanma isteğiydi benimkisi. On sekiz yaşın verdiği o cahil cesaretiyle, sanki her şeyi sadece severek yoluna koyabilirmişim gibi aptalca bir inancın arkasına saklanıyordum.
Kendimi o gürültülü caddelerden, annemin evdeki o bitmek bilmeyen yargılayan seslerinden kaçırıp Lukas’ın okyanus gözlerine emanet ettiğim günden beri, her fırtınayı dindirebileceğimi sanıyordum. Ama bu seferki fırtına bizim kurduğumuz o küçük dünyayı yerle bir edecek kadar büyüktü; bunu görüyordum.
Beşiktaş İskelesi’nde ise hayat, o her zamanki delice, umursamaz ve hoyrat hızıyla akıp gidiyordu o sırada. İnsanlar bir yerlere yetişmek için koşturuyor, vapura binmeye çalışanlar birbirini omuzlarıyla eziyor, satıcıların sesleri havada uçuşuyordu. Martılar çığlık çığlığa tepemizde dönüyor; denizden gelen o mis gibi, iyot kokulu sert rüzgâr arkamızdan esip saçlarımı yüzüme gözüme dağıtıyor, etrafımızdaki insanlar hiçbir şeyden habersiz neşeyle gülüşüyordu.
Her şey, dışarıdan bakan sıradan bir göz için o kadar mükemmel, o kadar kartpostal gibi görünüyordu ki... Ama Lukas’ın zihninin içine sızan; onu fiziksel olarak yanımda tutsa da ruhen benden fersah fersah koparan o soğuk sesler, ikimizin binbir emekle, eski kahvehanelerde, vapur arkalarında kurduğu bu güzel masalı en can acıtıcı, en kanlı yerinden bitirmek için pusuya yatmış bekliyordu. Bunu hissediyordum.
Benim o saf, her şeyden habersiz görünen gülen yüzüme bakarken Lukas’ın gözlerinden bir şeylerin koptuğunu, içinin paramparça olduğunu görebiliyordum. Bakışları yüzümde uzun uzun duruyor, sanki beni son kez görüyormuş gibi hafızasına kazımaya çalışıyordu.
O an anladım aslında; ucu bucağı belli olmayan yalanların, sırların üzerine inşa ettiğimiz o yalancı cennet, gerçeklerin tek bir küçük sarsıntısıyla, tek bir telefon bildirimiyle saniyeler içinde cehenneme dönüşebilirdi. Ve biz o cehennemin tam kapısındaydık.
Elimdeki pembe pamuk şekerinden kocaman, tatlı bir parça koparıp büyük bir neşeyle Lukas’ın ağzına uzattığımda, sırf yüzündeki o karanlık dağılsın, o okyanus gözleri yeniden bana dönsün ve bana o eski, güven veren huzurla baksın istedim. Lukas, içindeki o fırtınayı, kalbini sıkıştıran suçluluk duygusunu benden gizlemek ister gibi yüzüne zoraki, derme çatma bir gülümseme yerleştirip o şekeri yedi.
Ama o an fark ettim; o şekeri çiğnerken yüzü öyle bir buruştu, bakışları öyle bir derinleşti ki sanki dünyanın en tatlı, en çocuksu şeyini değil de yaklaşan o kapkara fırtınanın toprağımsı, kupkuru ve acı tadını yutuyor gibiydi.
Boğazından aşağı inen o tatlı şeker, ikimiz için de bir zehre dönüşmüştü sanki. Önümüzdeki hafta gelecek olan, benim heyecanla beklediğim doğum günüm; içimdeki o deli fişek neşe ve ikimizin dilinden düşmeyen, her başımız sıkıştığında sığındığımız o “kafa nereye, biz oraya” özgürlüğü, aslında tepetaklak düşmeden önceki son uçuşumuzdu belki de.
Lukas’ın kot cebinde bir yılan gibi sinsice titreyip duran o telefon, benim o beyaz not defterinin sayfasına tüm kalbimi, tüm cesaretimi koyarak yazdığım “Güven” kelimesini cayır cayır yakacak olan kıvılcımın ta kendisiydi. Biliyordum ama sormaya korkuyordum, susuyordum.
Sessizliğin İçindeki Savaş
İstanbul’un o kalabalık kalbinde, milyonlarca insanın, sesin, gürültünün ve bitmek bilmeyen hengâmenin arasında Lukas aslında yapayalnızdı ve ben onu o karanlıktan çekip kurtaramıyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Birden elimi her zamankinden daha sıkı, sanki canı acıyormuş gibi; parmaklarımızı birbirine kenetlercesine tuttu.
Öyle sıkı sıkıya yapışmıştı ki bana, sanki beni bir an bile bırakırsa, o eli benden kayarsa sonsuz, kapkara bir boşluğa düşecekmiş gibi bir çaresizlik, bir imdat çığlığı vardı o dokunuşunda. Ama benim elimdeki o sıcacık, ona sonuna kadar teslim olmuş sevgi bile onun içinde çoktan buz kesmiş, korkudan donmuş olan o karanlığı ısıtmaya, onu kurtarmaya yetmiyordu.
Lukas da biliyordu, ben de biliyordum; o telefon eninde sonunda açılacaktı ve o sert sesler bu masalı bitirecekti. O geçmiş, İstanbul’un hangi ara sokağına, Karaköy’ün hangi grafitili duvarına ya da hangi eski semtine kaçarsak kaçalım, gelip bizi bulacaktı. Bulmuştu da zaten; sadece son darbeyi vurmak için doğum günümü bekliyordu belki de.
Bense her şeye rağmen içimdeki o kötü, kemirgen hissi bastırıp o pembe bulutun sarhoşluğuna sığınmak istiyordum deliler gibi.
On sekiz yaşımın o çocuksu inadıyla, o saf inancıyla, eğer yeterince sıkı tutunursam her şeyi düzeltebilirim sanıyordum.
“Hadi,” dedim, sesimi neşeli tutmak için büyük bir çaba harcayarak. Kolunu hafifçe çekiştirdim. “Bak, vapur yanaşıyor iskeleye! Karşıya geçelim, rüzgârı denizin tam ortasında hissedelim. Bak, ne güzel dalgalar var bugün.”
Lukas başını usulca sallayıp beni onayladı. Bana bakıp o içimi eriten, her şeyi unutturan gülümsemesini yüzüne takındı ama adımları artık o eski, hafif ve dünyayı umursamaz adımlar değildi. Ayaklarını sürüyerek yürüyordu sanki.
Cebindeki telefon, tam kalbinin üzerinde, her an patlamaya hazır bir saatli bomba gibi düzenli bir ritimle titremeye, bizi tehdit etmeye devam ediyordu. Masalımız şimdilik devam ediyordu; vapurun üst katındaki o rüzgârlı açık alana doğru adımlıyorduk. Ama bu masalın son sayfasında, hayal ettiğimiz güzel, mutlu son cümleleri yerine ikimizin de gözyaşlarının, darmadağın olmuş hayallerimizin ve kırılmış güvenimizin yazılacağını henüz tam olarak kavrayamıyordum.
Lukas’ın omuzlarına çöken bu geçmişin hayaleti, bu hikâyeyi sadece yarım bırakmakla kalmayacak; benim henüz on sekizindeki o taze, el değmemiş ruhumu da beraberinde o karanlık uçurumun dibine sürükleyecekti. Ve ben, o vapur dalgaları köpürterek Beşiktaş’tan hareket ederken, hayatımın en büyük fırtınasına doğru, en güvendiğim adamın elini tutarak yürüdüğümden tamamen habersizdim.
Geceye Sızan Yabancı Harfler
Vapurun en arka koltuğuna oturduğumuzda, denizden sıçrayan ufacık su damlaları yüzümüze vuruyordu. Lukas ceketinin önünü kapattı ama gözlerindeki o uzaklaşan ifadeyi kapatamadı. Ben ona bakıp gülümsedikçe, onun içindeki suçluluk duygusunun nasıl büyüdüğünü, bakışlarını benden kaçırma hızından anlıyordum.
Oysaki daha birkaç gün önce evimizde, annemin ona ilk kez çay doldurduğu o sihirli akşamda, tüm dünyaya karşı kazandığımı sandığım o büyük zaferin sarhoşluğu içindeydim. Annemin o katı, gelenekçi ve sivri dilli duvarlarının Lukas’ın nezaketi karşısında nasıl çatladığını görüp umutlanmıştım.
“Bak,” diyordum kendi kendime, “biz isteyince, biz direnince her şey oluyormuş.”
O akşam odama geçtiğimde, Lukas’ın terasta bıraktığı o yarım kalmış not defterini açıp bembeyaz sayfanın tam ortasına büyük harflerle “GÜVEN” yazarken ne kadar da emindim kendimden.
O kelime orada öylece duruyordu; altı boştu. Lukas’ın kendi dilindeki karşılığını yazmasını bekliyordu. Ama şimdi o cebindeki telefonun ekranından sızan o yabancı harfler, benim o saf duygularla yazdığım bembeyaz sayfayı acımasızca kirletmeye, üzerini karalamaya hazırlanıyordu.
Lukas bir ara derin bir nefes alıp başını omzuma koydu. Saçlarının kokusu burnuma dolduğunda, içimdeki tüm o şüpheleri, o kötü senaryoları bir kenara itmek istedim.
“Belki de sadece kuruntu yapıyorsundur, Eylül,” dedim kendime. “O seni seviyor. O senin için burada kalmaya çalışıyor.”
Ama insan kalbi yalan söylemezdi. O omzuma binen başın ağırlığı sadece fiziksel bir ağırlık değildi; arkasında sakladığı o devasa yalanın, o ödenmesi gereken karanlık bedellerin ağırlığıydı.
Lukas bana Türkçenin en güzel, en masum aşk kelimelerini heceleye heceleye öğretirken, acaba kendi dilinde kimlerle, benim asla anlayamayacağım ne fırtınalı pazarlıklar yapıyordu?
Doğum günüm için hazırladığı o büyük, gösterişli planların arkasında aslında benden sonsuza dek kopmadan önceki son veda provasını mı saklıyordu?
Bilmiyordum.
Ben sadece o an elini daha sıkı tuttum. Sanki rüzgâr onu benden alıp götürecekmiş gibi, sanki o dalgaların arasına karışıp yok olacakmış gibi...
Vapur Kadıköy’e doğru yaklaşırken, İstanbul’un o rengârenk, büyüleyici ama bir o kadar da acımasız ışıkları yavaş yavaş yanmaya başlamıştı. Şehir tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu ama benim için artık bir hapishane kadar dar, sonu görünmeyen bir uçurum kadar tekinsizdi.
Lukas’ın cebinde taşıdığı o durmak bilmeyen bildirimler, meğer aramızda binbir emekle, gözyaşıyla kurduğumuz o incecik ipek köprüyü tek bir saniyede havaya uçuracak dinamitlerin ilk kıvılcımlarıymış. Ben henüz farkında değildim ama önümüzdeki hafta o doğum günü pastasının mumlarını üflerken sadece yeni bir yaşa basmayacaktım; içimdeki o el değmemiş çocuksu masumluğu, birine hesapsızca güvenebilen o eski Eylül’ü de sonsuza kadar uğurlamak zorunda kalacaktım.
Ve o kaçınılmaz gün gelip her şey ortaya döküldüğünde, o çok sevdiğimiz martılar bile bu büyük, sarsıcı ihanetin yasını tutmak için Boğaz’ın simsiyah suları üzerinde sessizce süzülecekti.
Geriye ise sadece darmadağın olmuş bir gençlik ve o yarım kalmış defterde tek başına ağlayan o “Güven” kelimesi kalacaktı.

