12. bölüm · SESSİZ İHANET
12. Bölüm: İhanetin Kimliği
O akşamı ne zaman düşünsem, genzime her şeyden önce o çiğ, o ağır ve yapışkan rutubet kokusu doluyor.
İstanbul’un o meşhur, insanın iliğine kemiğine kadar işleyen nemi vardır ya hani...
Hani havayı solumazsınız da adeta katı bir kütle gibi ciğerlerinize çekersiniz...
İşte o nem, o gece sadece Balat’ın o dik, yorgun yokuşlarını ve yüzyıllık taş binalarını sarmamıştı.
Lukas ile benim aramda aylardır titreyerek, incitmekten korkarak, adeta nefesimizi tutarak ördüğümüz o pamuk ipliğinden güven köprüsünü de bir sis gibi yutmuştu.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığım o ilk anı milim milim hatırlıyorum.
Gök, birazdan kopacak olan büyük fırtınanın provasını yapar gibi mor, kurşuni ve tekinsiz bir renge bürünmüştü.
Her şey durmuştu da bir tek benim on sekiz yaşındaki, hayatın sert köşeleriyle henüz tanışmamış o ürkek kalbim göğüs kafesimi deli gibi dövüyordu.
Ve sonra Kerem çıktı o dar, karanlık ara sokaktan.
Bir gölge gibi...
Ansızın.
Karşımıza dikildiğinde onun sadece fiziksel bir engel olmadığını; o güne kadar Lukas’la büyük bir itinayla inşa ettiğimiz o sırça sarayın duvarlarına inecek ilk ve en ağır balyoz darbesi olduğunu anladım.
Kerem’in sesi, o eski binaların sağır, çatlak duvarlarında çarpıp yankılanırken sarsıldım.
"Dili bile senin dilin değil!"
Öyle bir feryattı ki bu...
Sadece Kerem’in içindeki saf öfke ya da kıskançlık değildi duyduğum.
Bu, kadim bir şehrin; dışarıdan gelene, yabancı olana karşı hiç değişmeyen o mesafeli, hırçın, kendi içindekini korumaya çalışan sesinin ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Ben o an ne kadar korktuysam, kalbim bir kuşun kanat çırpışı gibi ne kadar düzensizleştiyse, Kerem bir o kadar bu sokakların hâkimi, bu toprağın haklı sesi gibi duruyordu karşımızda.
O ses, zihnimdeki tüm güzel cümleleri tek bir hamlede darmadağın etmeye yetti.
Ruhuma Ekilen Zehir: Şüphenin İlk Tohumları
Kerem, benim şaşkınlıktan, korkudan ve belki de derinlerde bir yerde saklamaya çalıştığım suçluluktan donup kalmış yüzüme baktı.
Gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı bile yoktu.
Elindeki en keskin silahı çok iyi biliyordu.
Benim geçmişimi, evdeki o ağır, nefes aldırmayan havayı, üzerimdeki toplumsal prangaları çok iyi biliyor ve hepsini acımasızca, tek bir hamlede Lukas’ın önüne seriyordu.
Kerem, Lukas’a doğru bir adım yaklaştığında aralarındaki o kültürel uçurum sanki somut, havada asılı kalan, keskin ve geniz yakan bir kokuya dönüştü.
Bir yanda bu şehrin hırçınlığı ve aidiyeti...
Diğer yanda okyanus ötesinden kopup gelmiş bir yabancının; neye uğradığını şaşırmış, çıplak ve korunmasız savunmasızlığı...
"Eylül’e güvenme, yabancı..."
Bu fısıltı benden çok Lukas’ın zihninde karşılık buldu.
Lukas uyanık bir adamdı, her zaman temkinliydi.
Bu şehre, bu yabancı mahalleye geldiğinden beri her gülümsemenin ardında ödenmesi gereken gizli bir bedel; her sıcak bakışın ardında kendisini yabancı olduğu için yargılayan bir çift göz aramıştı zaten.
Kerem’in o zehirli sözleri, Lukas’ın kendi içindeki o derin "istenmeyen adam" hissini; o hiç geçmeyen, ne yaparsa yapsın buralara ait olamama korkusunu tetikledi.
Lukas bana döndü.
Gözlerindeki o değişimi gördüğüm saniyeyi hayatım boyunca unutamayacağım.
Artık bana baktığında, uğruna şiirler yazılacak, her şeyden azade o masum aşkı görmüyordu.
Babamın evdeki ezici otoritesinden korkan, toplumsal normların dışına çıkamayacak kadar yorgun ve çaresiz bir genç kızın "son kaçış planını" görür gibiydi.
Onun zihninde fırtınalar koptuğunu, yüzünün aniden solmasından ve bakışlarının benden kaçışından anladım.
İçinden kendine sorduğu o ağır soruları duyar gibiydim:
"Eylül beni gerçekten olduğum kişi için mi seviyor, yoksa sadece bu kapalı, bu boğucu hapishaneden kurtulmak için elindeki tek bilet ben miyim?"
"Yoksa ben, onun ailesinin zorla çizeceği o karanlık geleceğe gitmeden önce sığındığı, tadını çıkardığı son pembe durak mıyım?"
Bu sorular aramızdaki havayı bir anda kuruttu, bizi birbirimizden uzaklaştırdı.
Havada Kalan Parmaklar ve Güvenin Çöküşü
Daha fazla dayanamadım.
Lukas’ın o her zamanki sakin, beni dünyadaki tüm kötülüklerden koruyan o güvenli limanına sığınmak; "Ben buradayım, o ne derse desin gitmiyorum," demek için elimi uzattım.
Ama hayatımın en ağır, en yıkıcı darbesini o saniyede aldım.
Lukas...
O güne kadar bana "kıyamadığı için", bendeki o saflığa, o çocuksu dokunulmazlığa zarar vermemek için elini bile sürmeyen, tenimin sıcaklığından kaçınan o adam...
Bu kez bambaşka bir sebeple geri çekildi.
"Güvenemediği için" çekti kendini benden.
Aralarındaki o meşhur mesafe, o dakikaya kadar bizim için "saf aşkın", birbirimize duyduğumuz o yüce saygının en güzel simgesiyken; bir saniye içinde aramızda yükselen buzdan bir bariyere dönüştü.
Aşılması imkânsız, dokunulması can yakan bir soğukluğa...
Parmaklarım havada asılı kaldı.
O an, o ellerin ne kadar çaresiz, ne kadar zavallı göründüğünü kelimelerle anlatamam.
Lukas’ın o okyanus gibi derin, mavi gözlerinde gördüğüm şey artık eski hayranlık, eski sığınak değildi.
Orada derin, sorgulayıcı ve beni kalbimden suçlayan bir yabancılık vardı.
O an, canım derinden yanarak çok büyük bir gerçeği anladım:
Birine hiç dokunmamış olmak, bedensel hiçbir bağ kurmamış olmak; bazen onu kaybetmeyi çok daha kolay kılıyordu.
Fiziksel bir bağın, ten sıcaklığının desteklemediği bu soyut aşkta güven bağı koptuğu an, geriye tutunacak hiçbir şey kalmıyordu.
Bir saniyede iki yabancıya dönüştük.
Benim elim havada, onun gözleri buz tutmuş şekilde öylece kalakaldık.
O geceden sonra yürümek, aynı gökyüzünün altında nefes almak bile zorlaştı.
Lukas’la yan yana yürürken bile aramızdaki o görünmez duvarın her gün biraz daha kalınlaştığını hissediyordum.
Bir keresinde bir kahve dükkânında oturduğumuzu hatırlıyorum.
Masanın üzerindeki fincanlardan yükselen buharlar bile sanki o akşamki rutubetin birer parçasıydı.
Gözlerini benden kaçırıyordu.
Okyanus gözlerindeki o eski, fırtınalı hayranlık gitmiş; yerine ne zaman patlayacağı belli olmayan, durgun ve tekinsiz bir sessizlik gelmişti.
"Lukas..." dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
"Kerem’in söyledikleri...
Onlar sadece geçmişin öfkesi.
Beni onlarla mı yargılıyorsun?"
Bana baktı.
O kadar uzak bir bakıştı ki bu...
Aramızdaki mesafeyi haritalarla bile ölçemezdiniz.
Pasaportunun cebindeki ağırlığı hisseder gibi elini ceketinin iç cebine götürdü, sonra vazgeçti.
"Mesele Kerem değil, Eylül," dedi o yarım yamalak, aksanlı Türkçesiyle.
"Mesele senin bana bakarken ne gördüğün.
Sen bana mı bakıyorsun, yoksa arkamdaki açık kapıya mı?"
O an donup kaldım.
İşte en büyük yalanımla yüzleşiyordum.
Haklıydı.
Ona her sarılmak istediğimde, aslında babamın evindeki o karanlık odanın kapısını kilitlemeye çalışıyordum.
Onun kokusunda özgürlüğü, sınırların ötesini arıyordum.
Ama o da masum değildi.
Benim bu çaresizliğimi, bu çıkışsızlığımı görürken; kendi evindeki o kadının, o çocuğun günahını benimle temize çekiyordu.
İkimiz de birbirimizi birer kurtarıcı olarak ilan etmiş, ama aslında birbirimizin celladı olmuştuk.
