12. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Zehirli Sarmaşık
12. BÖLÜM: ZEHİRLİ SARMAŞIK
"Bazı uyanışlar, gece görülen en güzel rüyadan daha huzurludur. Ama gerçek dünya, o huzuru paramparça etmek için kapının eşiğinde bekler."
Barlas’ın kollarındaki o birkaç saatlik huzur, sanki asırlar öncesinde kalmış gibiydi. Kapıdan içeri girdiğimde evin havası her zamankinden daha ağır, daha tekinsiz geliyordu. Koridorda yürürken Nilsu’nun odasından gelen neşeli mırıldanmaları duydum. Hafifçe kapıyı araladım ve donup kaldım.
Nilsu, aynanın karşısında en sevdiği elbiseyi giymiş, saçlarına özenle şekil veriyordu. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim, o çocuksu masumiyeti gölgeleyen olgun bir ışıltı vardı.
"Nilsu?" dedim sesim titreyerek. "Nereye hazırlanıyorsun böyle?"
Nilsu aynadaki yansımasından bana bakıp kocaman gülümsedi. Gözleri parlıyordu, sanki dünyanın en güzel sırrını saklıyormuş gibi. Yanıma gelip ellerimi tuttu.
"Abla, sana söylemem gereken çok önemli bir şey var," dedi, sesi heyecandan titreyerek. "Artık saklamak istemiyorum. Benim bir sevgilim var."
Dünya bir anlığına durdu. Göğsümdeki o keskin sızı, Yankı'nın bıçağından daha sert bir şekilde geri döndü. "Ne?" diyebildim sadece. "Kim, Nilsu? Ne zaman oldu bu?"
Nilsu yatağına oturdu, yüzünde o aşık kız çocuklarının hayalperest ifadesi vardı. "Adı Yankı. 22 yaşında... Çok yakışıklı ve o kadar düşünceli ki abla! Hastanedeyken bana gizlice çiçekler, notlar gönderdi. Beni herkesten çok sevdiğini söylüyor. Bugün onunla buluşacağım."
Kelimeler boğazıma dizildi. Kanımın donduğunu, parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim. 22 yaşındaki bir adamın, 16 yaşındaki bir kız çocuğuna musallat olması yetmezmiş gibi; o adamın Yankı olması... Barlas’ın can düşmanı, beni depoda ölüme terk eden o canavar...
Nilsu, sevgilisinin onu sevdiğini sanıyordu ama ben gerçeği tüm çıplaklığıyla biliyordum. Yankı, Nilsu’ya aşık değildi. Yankı, Nilsu’yu sadece bir piyon olarak kullanıyordu. Barlas’a ulaşmak, beni mahvetmek ve intikamını almak için en zayıf noktamıza, kardeşime sızmıştı.
"Nilsu, hayır..." dedim sesim yükselerek. "O adamla görüşemezsin! O tehlikeli, o senin bildiğin gibi biri değil!"
Nilsu’nun yüzündeki o neşeli ifade anında soldu, kaşlarını çattı. "Sen de mi abla? Annem gibi mi davranacaksın? ben mutlu olamaz mıyım? Yankı beni anlıyor! O senin sandığın gibi biri değil, o beni koruyor!"
İç Dünyamdaki Cehennem
Nilsu odadan hışımla çıkarken ben yerime çakılmıştım. İçimde devasa bir çığlık koptu ama dışarı sadece derin bir sessizlik çıktı. Yankı, intikamını en acı yoldan alıyordu. Kardeşimi, o masum canı, kendi karanlık oyununa alet etmişti.
Barlas’a söylersem, Barlas şehri yakardı. Söylemezsem, Nilsu o canavarın ellerinde kül olacaktı. Babamın bizi sattığı yetmemiş gibi, şimdi de kardeşimin kalbi bir katilin kumbarasına atılmıştı.
"Tanrım," diye fısıldadım, dizlerimin üzerine çökerken. "Bu savaşı biz başlatmadık ama bedelini neden hep biz ödüyoruz?"
Parmaklarım titreyerek telefonuma uzandım. Nisa’yı aramam gerekiyordu, hemen şimdi. Rehberimde ismini bulup aramaya bastığımda kalbim kulaklarımda atıyordu. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Nisa’nın o her zamanki neşeli, ama bu sefer içinde tuhaf bir mahmurluk barındıran sesi duyuldu.
"Parla? Canım, tam da seni arayacaktım!"
"Nisa, neredesin? İyi misin?" sesimdeki paniği gizleyememiştim.
"İyiyim, hem de çok iyiyim..." dedi Nisa, sesi sanki uzaklardan geliyormuş gibi hayalperestti. "Veysel’le hala birlikteyiz. Biliyor musun Parla, o sert kabuğunun altında bambaşka bir adam varmış. Elimi tuttu... Sadece tuttu ama sanki bütün dünya durdu. O kadar yakınız ki şu an, sanki yıllardır birbirimizi tanıyor gibiyiz. Korkularımı anlattım ona, o da beni dinledi. İlk defa birinin yanında bu kadar güvende hissediyorum."
Nisa’nın bu masum mutluluğu karşısında boğazım düğümlendi. O, Veysel’in kollarında yeni bir hayatın eşiğindeyken, ben Nilsu’nun bir celladın ağına düştüğü gerçeğiyle boğuşuyordum. Ona hiçbir şey diyemedim. "Mutlu olmana sevindim Nisa, kendine dikkat et," diyerek telefonu kapattım.
İç Dünyamdaki Büyük Karar
Telefonu yatağın üzerine fırlatıp başımı ellerimin arasına aldım. Barlas’ı aramalı mıydım? "Yankı, kardeşimi kullanıyor!" diye haykırmalı mıydım?
Düşündüm... Barlas’ın o durdurulamaz öfkesini düşündüm. Eğer ona söylersem, Barlas şehri yakardı. Yankı’yı öldürmek için Nilsu’yu bile bir kenara itebilir, kardeşimin o zaten yaralı olan kalbini parça parça edebilirdi. Barlas’ın gücü, merhametinden değil nefretinden geliyordu. Nilsu ise o nefrete kurban edilemeyecek kadar masumdu.
"Söylemeyeceğim," diye fısıldadım karanlığa doğru. "En azından şimdilik..."
Bu kararı vermek, sırtıma dünyadaki tüm günahların yükünü almak gibiydi. Barlas benden dürüstlük bekliyordu ama ben ona ihanet etmeyi seçiyordum; kardeşimi korumak için, onun o yıkıcı öfkesinden Nilsu’yu saklamak için.
Kendimi bir labirentin içinde, çıkış kapısını kendi elleriyle kilitlemiş biri gibi hissediyordum. Barlas öğrenirse beni asla affetmezdi. Yankı ise sustuğum her saniye Nilsu’nun ruhuna biraz daha zehir zerk edecekti. Ben, iki cellat arasında kalmış, kendi celladına yalan söyleyen o çaresiz kadındım artık. Babam bizi bir kumar borcuna satmıştı, bense şimdi sessizliğimle kardeşimin geleceğini kumar masasına sürüyordum.Nisa ile konuşmamı bitirip telefonu yatağa bıraktığım an, cihaz avucumun içinde zehirli bir yılan gibi yeniden titremeye başladı. Ekranda beliren numara yabancıydı ama içimdeki o karanlık his, kimin aradığını çoktan fısıldamıştı.
Titreyen parmaklarımla yeşil tuşu kaydırdım. Telefonu kulağıma götürdüğümde, karşı taraftan gelen o boğuk ve uğursuz soluk sesi iliklerimi dondurdu.
"Selam Parla," dedi Yankı. Sesi, sanki bir mezarın derinliklerinden geliyormuş gibi soğuk ve alaycıydı. "Nilsu’nun ne kadar güzel hazırlandığını gördün, değil mi? Üzerindeki o çiçekli elbiseyi çok sevdim. Tam ona göre... Masum ve kırılgan."
"Yankı... Onu rahat bırak," diye inledim, sesim boğazımda düğümlenerek. "Onun bir suçu yok. Ne istiyorsan benimle hallet!"
Yankı, kan donduran bir kahkaha attı. "Hallediyoruz zaten. Dinle beni küçük fare... Eğer bir saat içinde sana attığım konuma gelmezsen, o çok sevdiğin kardeşin evine bir daha asla dönemez. Nilsu’nun kalbi Barlas için bir piyon olabilir ama benim için sadece senin buraya gelmeni sağlayacak bir anahtar. Gelmezsen... Nilsu ölür. Ve bu sefer Barlas bile onu o karlı dağlardan kurtaramaz."
Telefon yüzüme kapandı.
İç Dünyamdaki Kıyamet
Dünya etrafımda dönmeye başladı. Duvarlar üzerime yıkılıyor, tavan çöküyordu. Yankı, en korkunç silahını çekmişti. Nilsu’nun hayatı, benim atacağım tek bir adıma bağlıydı.
Barlas’a haber vermeli miydim? Hayır... Yankı izlendiğini biliyordu. Eğer Barlas’ın adamlarını görürse Nilsu’yu gözünü kırpmadan harcardı. Kendi hayatımı, kardeşimin o masum gülüşü için feda etmeye hazırdım. Ama bu sefer celladımdan gizli, ölüme doğru yürümek zorundaydım.
Barlas’ın göğsünde bulduğum o birkaç saatlik huzur, şimdi en büyük ihanetime dönüşüyordu. Onu seviyordum, onun o yıkıcı öfkesine sığınıyordum ama şimdi o öfkeyi arkamda bırakıp Yankı’nın karanlığına teslim olmalıydım.
"Özür dilerim Barlas," diye fısıldadım aynadaki solgun aksime. "Kardeşimi kurtarmak için senin dünyanı yakmak zorundayım."
Konumun beni getirdiği yer, şehrin kıyısında terk edilmiş, paslı bir hangardı. İçeri adım attığımda burnuma dolan o rutubet ve metal kokusu, Erzincan’daki o kâbusu zihnimde canlandırdı. Ama bu sefer durum çok daha vahimdi.
Yıkık dökük kolonların arasında, sandalyeye bağlanmış küçücük bir figür gördüm. Nilsu. O çiçekli elbiseleri toz içinde kalmış, gözlerindeki o masum parıltı yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Ve tam şakağında... Yankı’nın o soğuk, gümüş renkli silahının namlusu duruyordu.
"Geldin," dedi Yankı, yüzünde şeytani bir hazla. "Tam vaktinde."
"Bırak onu Yankı! Ben buradayım, ne istiyorsan yap ama kardeşime dokunma!" Sesim yankılanırken hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu.
Yankı silahın emniyetini yavaşça açtı; o metalik ses depoda ölümün tınısı gibi yankılandı. "Yapacağın şey çok kolay Parla. Telefonunu çıkar ve Barlas’ı ara. Onu sana söyleyeceğim kafeye çağır. Onu oraya, benim adamlarımın kucağına gönderdiğin an... kardeşin yaşayacak. Seçim senin; ya celladın, ya kardeşin."
Ellerim kontrolsüzce titriyordu. Bir yanda göğsünde huzur bulduğum, beni karların içinden çekip alan adam; diğer yanda canımdan öte kardeşim. Ama Nilsu’nun o yaşlı gözlerini gördüğümde, ihanetimin bedelini ödemeye razı geldim. Telefonu çıkardım ve Barlas’ı aradım.
Barlas ikinci çalışta açtı. Sesi her zamanki gibi sahipleniciydi: "Efendim Parla?"
"Barlas..." dedim, sesimi normal çıkarmaya çalışarak ama içim kan ağlayarak. "Ben çok sıkıldım, biraz hava almak istiyorum. Sahildeki o kafede buluşalım mı? Orada seni bekliyorum."
Barlas bir an duraksadı, sanki bir şeylerin ters gittiğini seziyordu. "Tamam Parla. On dakikaya oradayım. Sakın oradan ayrılma."
Telefon kapandığında Yankı’ya baktım. "Yaptım... Şimdi bırak onu."
Yankı hafifçe gülümsedi ama bu bir kurtuluş gülüşü değildi. "Zayıf noktanızın ne olduğunu biliyordum Parla. Barlas için sen, senin içinse bu çocuk..."
Silahın namlusunu Nilsu’nun şakağından ayırmadı. Tam Nilsu bana doğru bir adım atacakken, Yankı’nın parmağı tetiğe asıldı. Deponun içinde sağır edici bir patlama sesi yankılandı.
"HAYIR!"
Nilsu’nun o çiçekli elbisesinin göğüs kısmı bir anda kan kırmızısına boyandı. Gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu, içinde ne bir sitem ne de bir korku vardı; sadece derin bir boşluk. Dizlerinin üzerine yavaşça çöktü ve beton zemine devrildi.
Dünya o an durdu. Zaman durdu. Yankı elindeki silahı indirip kahkahalar atarak arka kapıdan çıkarken, ben kardeşimin cansız bedenine doğru koşuyordum. Nilsu... Benim küçük meleğim, bir kumar borcunun ve bir intikamın son kurbanı olmuştu. Barlas’ı ölüme gönderen ihanetim, kardeşimi kurtarmaya yetmemişti.
İç Dünyamdaki Enkaz
Nilsu’nun soğumaya başlayan bedenine sarıldığımda, ruhumun o an parçalandığını hissettim. Ben ne yapmıştım? Barlas’ı bir tuzağa çekmiş, kardeşimi ise bir canavarın ellerine bırakmıştım. Ellerimdeki kan, sadece Yankı’nın değil, benim ihanetimin de kanıydı.
Barlas birazdan o kafeye gidecekti ve orada onu ölüm bekliyordu. Ben ise burada, kucağımda kardeşimin cesediyle, yaşayan bir ölüye dönüşmüştüm. Babam bizi satmıştı, ben ise bizi tamamen yok etmiştim.Nilsu’nun kanı ellerime, elbiseme, ruhuma bulaşırken telefonuma uzandım. Parmaklarım kan yüzünden ekranda kayıyor, görmemi engelliyordu. Barlas’ı arayamazdım, o yoldaydı ve telefonu açmayabilirdi. Veysel... Barlas’ın sağ kolu, gölgesi olan Veysel’i bulmam lazımdı.
Rehberde adını bulup aramaya bastığımda, ciğerlerim parçalanırcasına hıçkırıyordum. İkinci çalışta açtı.
"Veysel! Sakın!" diye bağırdım, sesim deponun boş duvarlarında yankılandı. "Sakın kafeye gitmeyin! Barlas’ı durdur, Veysel yalvarırım durdur onu! Tuzak... Her şey bir tuzaktı!"
Veysel’in sesi buz kesti. "Parla? Ne diyorsun sen? Barlas abi çoktan yola çıktı, kafeye girmek üzere!"
"Hayır, hayır!" diye feryat ettim, dizlerimin üzerine çökmüş, Nilsu’nun cansız elini tutuyordum. "Yankı... Yankı beni zorladı. Nilsu’nun başına silah dayadı. Arattırdı bana... Ama tutmadı sözünü Veysel. Nilsu’yu... Nilsu’yu vurdu! Kardeşim kucağımda ölüyor, Barlas’ı kurtar ne olur!"
Veysel’in hattın diğer ucunda küfrettiğini, arabanın lastiklerini yakarcasına bir manevra yaptığını duydum. "Kapatma telefonu Parla! Konumunu gönder, hemen oraya geliyoruz! Barlas abiye ulaşıyorum, kafeye girmesine izin vermeyeceğim!"
İç Dünyamdaki Cehennem Azabı
Telefon elimden düşüp beton zemine çarptı. Nilsu’nun yüzüne baktım; o masum, hiç solmaması gereken yüzü şimdi solgun bir mermer gibiydi. Ben ne yapmıştım? Kendi ellerimle kardeşimi ölüme, sevdiğim adamı ise bir infaz mangasının önüne atmıştım.
Barlas beni kurtarmak için karları yarmış, adamları tek yumrukla devirmişti. Ben ise ona en büyük ihaneti, bir telefon aramasıyla yapmıştım. Yankı’nın o şeytani gülüşü kulaklarımda çınlıyordu: "Zayıf noktanızın ne olduğunu biliyordum."
Evet, biliyordu. Sevgi bizim zayıf noktamızdı. Merhamet bizim celladımızdı. Şimdi o depoda, kucağımda kardeşimin soğuyan bedeniyle beklerken, Barlas’ın gelip beni kurtarmasını mı istemeliydim yoksa o kafede ölmesini mi? Eğer gelirse, bu ellerimdeki kanı ona nasıl açıklayacaktım? Bu ihanetin bir affı, bu acının bir geri dönüşü var mıydı?
"Özür dilerim Nilsu," diye fısıldadım, saçlarına bir öpücük kondurarak. "Seni koruyamadım. Babamız bizi sattı, ablan ise seni azraile teslim etti."
Zaman, deponun paslı tavanından damlayan su damlaları gibi ağırlaşmış, zihnimde her şey bulanıklaşmıştı. Dakikalar mı geçti, yoksa asırlar mı bilmiyordum. Nilsu’nun soğuyan elini avuçlarımda tutarken, ruhumun bir parçasının da onunla birlikte o beton zemine gömüldüğünü hissediyordum. Etrafımdaki dünya silinmiş, sadece kardeşimin çiçekli elbisesindeki o genişleyen kan lekesi kalmıştı.
Gürültüyle açılan kapının sesi bile beni kendime getiremedi. Sert ayak sesleri beton zeminde yankılanırken, görüş alanıma giren siyah botları tanıdım.
"Parla!"
Barlas’ın sesi bir kırbaç gibi havayı yardı. Yanıma çöktüğünde elleri omuzlarımı sarstı ama ben tepki veremiyordum. Bakışları kucağımdaki Nilsu’ya kaydığında, o çelikten sert ifadesinin bir anlığına çatladığını gördüm. Ama hemen ardından o yıkıcı öfke, her zamankinden daha karanlık bir şekilde geri döndü.
"Ne yaptın sen?!" diye gürledi Barlas. Beni omuzlarımdan tutup sarsarken sesi deponun duvarlarında patlıyordu. "Sana 'normal davran' dedim! Sana 'gölgem üzerinde' dedim! Neden bana söylemedin? Neden kendi başına bu celladın kucağına koştun?!"
"Barlas, dur..." dedi Veysel arkadan, sesi bitkin ve acı doluydu. "Kardeşi..."
"Hayır Veysel! Beni ölüme gönderdi!" Barlas’ın gözleri tamamen kararmıştı, azarlayan sesi bir bıçak gibi kalbime saplanıyordu. "Beni o kafeye, bir infaz mangasının önüne yem diye attın Parla! Bana güvenmek yerine, o şerefsizin sözüne inanıp kardeşini buraya mı getirdin? Bak! Bak eserin burada yatıyor!"
Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi, tek bir kelime bile edemedim. Haklıydı. İhanetim sadece onu değil, Nilsu’yu da öldürmüştü.
Tam o sırada kapıda başka bir figür belirdi. Nisa.
Nisa içeri adım attığında, yerdeki o kan gölünü ve Nilsu’nun cansız bedenini gördüğü an bir çığlık kopardı. Dizlerinin üzerine düştü, elleriyle ağzını kapattı. "Nilsu... Hayır, olamaz! Parla, ne oldu burada?"
Nisa’nın hıçkırıkları deponun sessizliğini delerken, Barlas beni sertçe ayağa kaldırdı. Bakışlarında artık o sabahki şefkatten eser yoktu. Sadece hayal kırıklığı ve kontrol edilemez bir nefret vardı.
İç Dünyamdaki Issızlık
Barlas beni azarlarken, aslında haklı olduğunu biliyordum. Ben onun korumasını reddetmiş, kendi küçük dünyamda kahramanlık yapmaya çalışırken her şeyi mahvetmiştim. Onun gücü öfkesinden geliyordu, benimki ise sevgimden; ama bugün sevgi, öfkeden daha yıkıcı olmuştu.
Nisa’nın arkada ağlayışını, Veysel’in çaresiz bakışlarını duyuyordum ama ruhum sessizdi. Barlas’ın elleri kollarımı acıtıyordu ama kalbimdeki o boşluk her türlü fiziksel acıdan daha derindi. Ben artık sadece bir mülk değil, sevdiği her şeyi kendi elleriyle ateşe atmış bir günahkârdım. Barlas’ın gözlerindeki o parıltı sönmüştü; yerini alan o soğuk intikam ateşi, biliyordum ki yakında tüm şehri küle çevirecekti.
