5. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Yangının Külleri
5. BÖLÜM: YANGININ KÜLLERİ
"Bazı yaralar sadece teninde değil, ruhunun en dokunulmaz yerinde açılır; ve celladın sana 'güzelsin' dediğinde, asıl o zaman ölmeye başlarsın."
Sırtım hala soğuk duvarda, kalbim ise Barlas’ın az önceki yakınlığının yarattığı o amansız gümlemeyle çarpıyordu. Odanın içinde yankılanan "Lanet olsun, çok güzelsin" cümlesi, zihnimde asılı kalmış bir infaz hükmü gibiydi. Yanaklarımın alevi sönmek bilmiyor, parmak uçlarımın titremesini durduramıyordum.
Nisa, aralık kapıdan başını uzatmış, şaşkınlık ve korkuyla bana bakıyordu. "Parla? Ne oldu? O ses neydi, Barlas niye öyle hışımla çıktı gitti?"
Cevap veremedim. Boğazım kurumuştu. Sadece elimle "gelme" işareti yapıp Barlas’ın az önce terk ettiği odanın ortasına doğru birkaç adım attım. Yerde, onun yaralı bedeninden sızan birkaç damla kan vardı. O kan, halının üzerinde koyu bir leke gibi duruyordu. Masanın üzerinde duran pansuman malzemelerine baktım; Veysel’in hazırladığı ama Barlas’ın elinin tersiyle ittiği o malzemelere.
"Kendi kendine mi gitti?" diye mırıldandım. Yaralıydı, öfkeliydi ve her şeyden önemlisi, bana karşı hissettiği o anlık, kontrolsüz duygu yüzünden kendinden kaçıyordu.
Salona geçtiğimde Veysel’i elinde telefonla koridorda volta atarken buldum. Beni görünce duraksadı, bakışları yüzümdeki o geçmek bilmeyen kızarıklığa takıldı.
"Sen ne yaptın adama?" dedi Veysel, sesi bu sefer alaycı değil, gerçekten merak doluydu. "Fırtına gibi çıktı evden. O yarayla nereye gittiğini sanıyor bu deli?"
"Bilmiyorum," dedim sesimi toparlamaya çalışarak. "Sadece... Nilsu’yu sormak istemiştim."
Veysel bir süre yüzüme baktı, sonra derin bir iç çekip yanıma yaklaştı. "Bak Parla, Barlas Akçöl hayatı boyunca kimseden kaçmadı. Kurşundan kaçmadı, ölümden kaçmadı. Ama az önce o kapıdan çıkarken sanki arkasında bir canavar varmış gibi kaçıyordu. Eğer o canavar sensen, işimiz sandığımdan daha zor."
Nisa da aramıza katılmıştı, ayağını sürüyerek yanıma geldi. "Ne demek istiyorsun Veysel? Ne zorluğu?"
Veysel telefonunu cebine attı. "Diyorum ki, Karaman’da işler karışıyor. Emanetçi dedikleri herif sadece bir piyondu. Asıl büyükler Barlas’ın peşinde. Ve Barlas... O ilk defa dikkati dağılmış bir şekilde sahaya iniyor. Bu hem onun için hem de sizin için felaket demek."
Tam o sırada binanın önünden sert bir fren sesi geldi. Ardından alt kattan gelen bağırışlar ve bir patlama sesi binayı sarstı. Karaman’ın o soğuk sessizliği, yerini cam kırılmalarına ve silah seslerine bırakmıştı.
Veysel anında belindeki silahı çekti, emniyeti açtı. "Sikeyim! Buldular bizi!" dedi ve beni kolumdan tutup Nisa’nın yanına itti. "Odaya girin! Kapıyı kilitleyin ve ne olursa olsun, ben gelene kadar açmayın!"
"Barlas nerede?" diye bağırdım, korku bu sefer yanaklarımdaki o utanç ateşini tamamen söndürmüştü.
"Geri dönüyordur," dedi Veysel, gözlerini kapıya dikerek. "Umarım geri dönüyordur, yoksa bu gece hepimizin sonu olacak.""Buldular bizi!" diye kükreyen Veysel'in sesi, binayı sarsan patlama yankısıyla birleşince ev bir anda mahşer yerine döndü. Ama tam o sırada yanımda duran Nisa'dan boğuk bir inilti yükseldi.
"Parla..." dedi Nisa, elleriyle karnına sıkıca yapışarak. Rengi kireçten daha beyazdı. "Parla, midem... çok bulanıyor..."
"Nisa? Nisa iyi misin?" diye atıldım ama daha koluna dokunamadan Nisa öne doğru eğildi ve sarsılarak yere, o bembeyaz halının üzerine kan kustu.
"Veysel! Veysel yardım et, Nisa kan kusuyor!" diye çığlık attım.
Veysel bir elinde silahı, bir eli kapı kolunda öylece donup kaldı. Tam o anda cebindeki telefon, bir cenaze marşı gibi kulak tırmalayan bir sesle çalmaya başladı. Veysel küfrederek telefonu açtı, hoparlöre verdi çünkü iki eli de titriyordu.
Telefondaki ses Barlas’tı. Ama bu az önceki öfkeli ya da "güzelsin" diyen adam değildi. Sesi, sanki ruhu çekilmiş gibi mekanik ve buz gibiydi.
"Veysel," dedi Barlas. Dışarıdaki çatışma seslerine rağmen sesi net duyuluyordu. "Veysel, Nilsu hastaneye kaldırılmış."
Nefesim kesildi. Dünya etrafımda dönmeye başladı. "Ne?" diye fısıldayabildim sadece.
Barlas devam etti, her bir kelimesi göğsüme saplanan birer mermiydi: "Vücudunda ağır darp izleri, morluklar varmış. Annesi yanında ama... babası yok. Denizli'deler hala. O şerefsiz kaçmış."
Gözlerim Nisa’nın yerdeki kanına, kulaklarım ise kardeşimin hastanelik olduğu haberine takılı kaldı. Babam yapmıştı. Ben yanında yokken, o canavar kardeşime dokunmuştu.
"Nilsu..." dedim feryat edercesine. "Nilsu!"
Nisa yanımda bilincini yitirmiş bir halde yere yığılırken, kapının dışındaki silah sesleri kapıya dayandı. Biz burada Karaman'da bir kafesin içinde can çekişirken, Denizli'de benim küçük dünyam yerle bir olmuştu.
Veysel telefonu kapatıp bana döndü. Gözlerindeki ifade ilk kez saf bir dehşetti. "Parla, toparlan! Barlas yolda, ama önce buradan sağ çıkmamız lazım!"Dünyam başıma yıkılmıştı. Nilsu... Benim küçük, korumasız kardeşim o adamın ellerinde can çekişiyordu. Nisa yerde kanlar içinde yatarken, dışarıda silahlar patlarken ve Barlas telefonda ölüm haberini verir gibi konuşurken içimdeki o son sabır kırıntısı da koptu. O an ne mermiler umurumdaydı ne de peşimizdeki adamlar. Sadece gitmem gerekiyordu. Denizli’ye, o hastane odasına, kardeşimin yanına...
"Bırak beni Veysel! Gitmem lazım!" diye bağırdım.
Veysel şaşkınlıkla kolumu tutmaya çalıştı ama o anki adrenalinle onu sertçe ittim. "Parla saçmalama, dışarısı cehennem gibi!"
Dinlemedim. Evin arka koridorundaki o küçük balkona doğru koştum. Burası onuncu kattı ama bitişik binanın yangın merdiveniyle aradaki mesafe çok azdı. Ölümü göze almıştım. Balkon kapısını hızla açtım, Karaman’ın dondurucu ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bir an bile tereddüt etmeden korkuluklara tırmandım ve yan binanın demirlerine tutunarak kendimi boşluğa bıraktım.
Ayaklarım demir merdivene çarptığında acıyı hissetmedim bile. Basamakları ikişer üçer inmeye başladım. Aşağıya ulaştığımda sitenin arka bahçesindeki karanlık ağaçlık alana daldım. "Nilsu, geliyorum ablacığım, dayan..." diye fısıldıyordum.
Bahçe duvarından atlayıp sokağa çıktığım an, kulakları tırmalayan bir fren sesi tüm mahalleyi inletti. Siyah bir spor araba önümde yan dönerek durdu. Farların ışığı gözlerimi kör ederken kaçacak yerim kalmamıştı.
Arabanın kapısı sertçe açıldı. İçeriden Barlas fırladı. Yaralı omzuna rağmen öyle bir hızla üzerime geldi ki, bir adım bile atamadım.
"Nereye gittiğini sanıyorsun?!" diye kükredi Barlas. Beni kollarından yakalayıp sarsmaya başladı. "Dışarıda onlarca adam seni arıyor, sen ölüme mi yürüyorsun?"
"Bırak beni!" diye çırpındım, yumruklarımı göğsüne vurdum. "Kardeşim ölüyor! O herif ona dokunmuş! Senin yüzünden... Burada kilitli kaldığım için koruyamadım onu! Bırak gideceğim!"
Barlas, çırpınışlarıma rağmen beni tek hamlede göğsüne yasladı ve kollarını birer kelepçe gibi etrafıma sardı. Öyle sıkı tutuyordu ki nefes alamıyordum.
"Gidemezsin," dedi sesi bu sefer daha sakin ama bir o kadar otoriter. "Bu halde Denizli sınırına bile giremezsin Parla. Seni o hastaneye ben götüreceğim ama önce bu pisliği temizlemem lazım."
"Şimdi gitmek istiyorum!" diye hıçkırdım.
Barlas çenemi tutup başımı yukarı kaldırdı. Gözleri, az önce odada bana bakarkenki o karmaşık ifadeyle doluydu ama bu sefer içinde korumacı bir sertlik vardı. "Söz veriyorum," dedi, nefesi yüzümü yakarken. "O herifi kendi ellerimle bulacağım ve Nilsu'nun döktüğü her damla kanın hesabını soracağım. Ama şimdi arabaya bin. Yoksa ikimiz de burada öleceğiz."
Arka taraftan gelen silah sesleri yaklaşırken Barlas beni zorla arabanın içine itti ve kapıyı kilitledi. Direksiyona geçtiğinde yüzündeki o kan donduran ifade geri dönmüştü. Karaman’ın sokaklarında motorun gürültüsü yankılanırken, hem Barlas’tan hem de kaderimden kaçamayacağımı bir kez daha anladım.Barlas, arabayı Karaman’ın ıssız, karla kaplı orman yoluna doğru sürdü. Şehir ışıkları geride kalırken, ağaçların arasında saklanmış, küçük ve korunaklı bir dağ kulübesinin önünde durdu. Dışarıdaki o kanlı kaosun aksine, burası sessiz ve huzurlu görünüyordu.
Barlas kapıyı sertçe açıp içeri girmem için işaret etti. Salona adım attığımızda, şöminenin cılız ışığı odayı aydınlatıyordu. Gözlerim hemen köşedeki yatağa kaydı. Nisa, üzerine kalın bir battaniye çekmiş, yastıklara yaslanmış oturuyordu. Birkaç saat önceki o kan kusan hali gitmiş, yerine biraz daha renk gelmişti ama hala bitkin görünüyordu.
Veysel ise yatağın kenarına tünemiş, elinde bir kase çorbayla Nisa’ya bir şeyler yedirmeye çalışıyordu.
"Hadi ama, bir kaşık daha al. Bak Karaman’ın en iyi aşçısı Veysel’in ellerinden çıktı bu," diyordu Veysel, her zamanki o muzip tavrıyla.
Nisa yüzünü ekşitip geri çekildi. "İstemiyorum Veysel! İçim dışım çorba oldu. Ayrıca senin elinden çıkan tek iyi şey bela, yemek değil!"
Veysel kıkırdayarak Nisa’nın dağılmış, sarı saçlarını karıştırdı. "Şuna bak, hala çenesi çalışıyor. Sarı civciv dedik bağrımıza bastık ama bu civciv resmen kartal çıktı, bizi gagalıyor!"
Nisa, Veysel’in eline vurdu. "Bana sarı civciv deme! Hem sen neden hala buradasın? Gitsene Barlas’ın yanına!"
Veysel battaniyeyi Nisa’nın omuzlarına daha sıkı sardı, bakışlarında o alaycı tavrın altında saklanan tuhaf bir şefkat vardı. "Gidemem civciv, patronun emri kesin. Sen iyileşene kadar senin gardiyanın benim. Hem fena mı, Bollywood jönü gibi adam bakıyor sana, daha ne istiyorsun?"
İçeri girdiğimizi görünce ikisi de bize döndü. Nisa’nın gözleri benimkilerle buluştuğunda içindeki o derin üzüntüyü gördüm; Nilsu’nun haberini o da duymuştu.
Barlas, odanın ortasında durup paltosunu çıkardı. Yaralı omzundan sızan kan siyah kazağını iyice koyulaştırmıştı ama o bunu zerre umursamıyordu. Gözleri bir an yatakta şakalaşan Veysel ve Nisa’ya kaydı, sonra hızla bana döndü.
"Onlar burada güvende," dedi Barlas, sesi Karaman’ın ayazı kadar netti. "Veysel burada kalacak. Biz ise Denizli’ye, kardeşine gidiyoruz Parla. Hazırlan."
Veysel ayağa kalkıp ciddileşti. "Abi, omuzun kötü. Bu halde yola çıkmak intihar."
Barlas sadece bana bakıyordu, o siyah gözlerinde az önce kulübede bana söylediği o "güzelsin" itirafının ağırlığı hala duruyordu. "Ölmek için güzel bir gece Veysel," dedi ve dışarıdaki arabayı işaret etti. "Hadi Parla. Vaktimiz daralıyor."Kulübenin sessiz odalarından birinde, Barlas’ın getirdiği yedek çantalardan birini buldum. İçindeki kıyafetler Karaman’ın ayazına göre ince kalsa da, şu an üzerimdeki o kan ve barut kokulu gece kulübü elbisesinden kurtulmam gerekiyordu.
Hızla üzerimi değiştirdim. Altıma siyah, vücudumu sıkıca saran mat bir tayt geçirdim. Üstüme ise tek omzundan hafifçe kayan, bol ve salaş siyah bir tişört giydim. Aynadaki aksime baktığımda, darmadağın olmuş saçlarım ve yorgun gözlerimle tam bir savaşçı gibi görünüyordum; tek farkım, silahımın öfkem olmasıydı. Omzumdan kayan tişörtün açıkta bıraktığı tenim, soğuk havayla temas ettikçe ürperiyordu.
Odanın kapısını açıp salona çıktığımda, Barlas kapı eşiğinde durmuş, elindeki silahın şarjörünü kontrol ediyordu. Başını kaldırıp beni gördüğünde bakışları bir anlığına açıkta kalan omzumda ve taytın hatlarını belli ettiği bacaklarımda takılı kaldı. Odanın havası yine o kulübedeki tehlikeli ana büründü.
"Hazırım," dedim, sesimdeki kararlılıkla o sessizliği delerek. "Gidelim artık."
Barlas bir şey söylemedi, sadece gözlerini kaçırıp dışarıyı işaret etti. Veysel arkadan seslendi: "Dikkatli olun abi! Sarı civciv bana emanet, gözün arkada kalmasın."
Nisa yatağın içinden el sallarken, Barlas beni yönlendirerek dışarıdaki siyah canavara, arabaya bindirdi. Denizli yolculuğu başlamıştı. Karaman’ın karlı yolları tekerleklerin altında ezilirken, yanımda oturan bu adamın hem kurtarıcım hem de en büyük felaketim olduğunu biliyordum.Denizli tabelaları henüz görünmüyordu. Karaman’ın ayazı arabanın camlarına vururken, içerideki kaloriferin sıcağı Barlas’ın o sert ve erkeksi kokusuyla birleşmişti. Barlas direksiyonu tek eliyle tutarken, bir anlığına bakışları sağa, bana doğru kaydı.
Odanın loşluğunda fark etmediği o ayrıntı, şimdi vites değiştirmek için uzandığında tam gözünün hizasındaydı. Tek omzumdan kayan tişörtümün açıkta bıraktığı tenime baktı. Gözleri bir an kısıldı, o sert yüz hatlarında tuhaf, muzip bir ifade belirdi.
"O tişörtün geri kalanı nerede Parla?" dedi, sesi her zamanki o buz dağının aksine biraz daha yumuşak, hatta dalga geçer gibiydi. "Denizli’ye gidiyoruz diye mi bu gevşeklik? Üşüyüp sızlanmaya başlarsan seni arabadan aşağı atarım, haberin olsun."
"Sana ne Barlas?" dedim, omzumu dikleştirip tişörtü yukarı çekmeye çalışarak. Ama tişört inatla geri kaydı. "Ayrıca ben hiç sızlanmam, beni tanıyamamışsın. Hem senin o yırtık pırtık, kanlı kazağından daha düzgün durduğu kesin."
Barlas hafifçe güldü, bu öyle nadir bir sesti ki kalbimin bir an durduğunu sandım. "Yırtık pırtık mı? Bu kazak senin giydiğin o bütün bez parçalarından daha pahalıdır küçük hanım. Ayrıca o omzun... Gözümü alıyor, yola odaklanamıyorum. Çek şunu yukarı."
"Odaklanamıyorsan bakma o zaman," diye tersledim ama yanaklarımın yine ısındığını hissettim. "Sen git işine bak."
"İşim tam olarak sensin, unuttun galiba," diye mırıldandı.
Şehir merkezine girmeden hemen önce, yol kenarında devasa, camdan yapılmış modern bir şirket binasının önünde durdu. Motoru susturduğunda bakışları anında ciddileşti. Silahını kontrol edip beline yerleştirdi.
"Burada bekle Parla. Sakın, ama sakın arabadan inme. Başını belaya sokma, sadece beni bekle. On dakikaya geliyorum," dedi ve kapıyı çarpıp hızlı adımlarla binaya girdi.
Arabanın içinde dakikalar geçmek bilmedi. On dakika, yirmi dakika oldu... Düşüncelerim beni boğmaya başladı. Nilsu hastanedeydi, babam dışarıda bir yerlerdeydi ve ben burada, camları filmli siyah bir hapishanede bekliyordum. Göğsüm daraldı, nefes alamadığımı hissettim. Barlas’ın uyarısını kulak ardı edip arabanın kapısını açtım.
Binanın yan tarafındaki depo girişine doğru yürüdüm. İçeriden sesler geliyordu. Kapının aralığından içeri baktığımda gördüğüm şeyle kanım dondu.
Barlas, karşısındaki adamın yakasına yapışmış, onu duvara yaslamıştı. Adam yalvarıyordu ama Barlas’ın yüzünde hiçbir duygu yoktu. O kulübede bana "güzelsin" diyen adam gitmiş, yerine bir ölüm makinesi gelmişti. Gözlerimin önünde, soğukkanlılıkla silahını doğrulttu ve tetiği çekti.
GÜM!
Daha önce Refik’i öldürdüğünü görmüştüm, bu dünyaya ait olduğunu biliyordum ama yine de garipsedim. Her seferinde daha da yabancılaştı ruhuma. Adamın yere yığılışını izlerken olduğum yere çakıldım, donup kaldım. Nefesim kesilmişti, kaçmak istiyordum ama ayaklarım yere mühürlenmişti.
Barlas arkasını döndüğünde beni gördü. Gözlerindeki o vahşi ışık bir anlığına sönmedi. Hızla üzerime yürüdü. Korkuyla geri adım atmaya çalıştım ama o, bileğimi öyle sert bir hamleyle kavradı ki canım yandı.
"Sana bekle demiştim!" diye kükredi. Sesindeki o karanlık, binanın boşluğunda yankılandı. Beni adeta yerde sürükleyerek arabaya doğru götürdü. Kapıyı açıp beni sertçe koltuğa itti.
"Bin şu arabaya! Gidiyoruz!"
Motoru kükreterek çalıştırdı. Denizli’ye doğru son hızla atılırken, bileğimde hala onun parmaklarının sıcaklığı vardı ama zihnimde sadece o adamın yere düşüşü dönüp duruyordu.
