8. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı

Barut Ve İhanet

Duru .

8. BÖLÜM: BARUT VE İHANET
"Sevmek bazen ateşe yürümektir; ama bir celladı korumak için ateşe koşuyorsan, o yangın seni küllerinden bile tanımaz."
Bodrumun soğuk ve rutubetli havasından kurtulup salona çıktığımızda, evin içine sinmiş o keskin barut kokusu genzimi yaktı. Tehlike şimdilik geçmişti ama evin her köşesinde ölümün ayak izleri vardı. Nisa ile sessizce mutfak kapısına yaklaştığımızda, içeriden gelen fısıltılar ayaklarımı yere mühürledi.
Veysel’in sesi her zamankinden daha gergin ve endişeliydi: "Abi, bu Yankı denilen herif çok tehlikeli bir adam. Ne yapacağı, nereden vuracağı belli olmaz. Babasının borcu için kızı sattığını duyduğundan beri kudurmuş durumda. Lütfen dikkatli ol."
Barlas’ın sesi buz gibiydi, hiçbir duygu kırıntısı barındırmıyordu: "Yankı benimle oynamaya çalışıyor ama oyunun kurallarını ben yazarım Veysel. Şimdi depoya gidiyoruz, eksikleri tamamlamamız lazım. Kızlara söyle hazırlansınlar, onları burada bırakamam."
Duyduklarım içimdeki o gurur savaşını körükledi. Yankı... Yeni bir düşman, yeni bir bela. Ve ben yine o belanın tam ortasındaydım. Odama geçip üzerimdeki o kan kokulu kıyafetlerden kurtuldum. Altıma vücuduma tam oturan mavi bir kot pantolon, üzerime ise sade beyaz bir tişört geçirdim. Aynadaki aksime baktığımda, o eski onurlu Parla’yı aradım ama gördüğüm tek şey, bir fırtınanın ortasında savrulan yapraktı.
Depo önüne geldiğimizde, Karaman’ın ıssızlığında yükselen o gri bina bir mezar sessizliğindeydi. Barlas arabayı durdurdu ve bize dönmeden emrini verdi:
"Veysel, sen deponun etrafını kontrol et. Herhangi bir hareketlilik istemiyorum." Sonra dikiz aynasından gözlerimin tam içine baktı. "Parla ve Nisa... Siz de arabadan dışarı çıkmayın. Ne olursa olsun, kapıları açmayın."
Barlas ve Veysel arabadan inip deponun devasa metal kapısına doğru ilerlediler. Nisa yanımda titreyerek dua ediyordu. Dakikalar geçmek bilmedi. Gözlerim deponun çatısına ve etraftaki çalılıklara takılı kaldı. Bir gariplik vardı; orman çok sessizdi.
Tam o sırada, deponun karşı çaprazındaki terk edilmiş binanın ikinci katında bir parıltı gördüm. Güneşin bir namluya vurup yansımasıydı bu. Bir adam, elindeki uzun namlulu silahı tam deponun girişinde duran Barlas’ın göğsüne doğrultmuştu.
"Hayır..." diye fısıldadım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atmaya başladı. Nedenini bilmiyordum, gururum "bırak ölsün" derken, içimdeki o ses "onu kurtar" diye bağırıyordu.
"Parla ne yapıyorsun?" diye bağırdı Nisa, koluma yapışarak.
Onu dinlemedim. Kapıyı hızla açıp kendimi dışarı attım. Ayaklarım zemine çarptığında sadece koştum. "Barlas! Barlas, çekil!" diye çığlık attım.
Barlas sesimi duyunca şaşkınlıkla bana döndü. O an silah patladı. Mermi Barlas’ın hemen yanındaki metal kapıya çarparak kıvılcımlar çıkardı. Barlas beni gördüğü an hızla yana atıldı ve deponun girişinden uzaklaştı.
O sırada deponun üst katındaki karanlık boşluktan, tüyler ürpertici bir ses yankılandı. Yankı’ydı bu. Sesi boğuk ama bir o kadar vahşiydi:
"Oyun daha yeni başlıyor, Barlas Akçöl! Kız senin için ölmeyi bile göze almış, ne acı!"
Daha ne olduğunu anlayamadan, kulakları sağır eden bir patlama sesiyle dünya yerinden oynadı. Deponun içine yerleştirilen bombalar aynı anda infilak etti. Dev bir alev topu gökyüzüne yükselirken, patlamanın şiddetiyle havaya uçan beton parçaları ve demirler her yere savruldu.
Barlas’a doğru koşarken, basınç beni bir yaprak gibi havaya savurdu. Sırtımın sert bir metal parçasına çarptığını ve her yerimin yandığını hissettim. Gözlerim kararmadan önce gördüğüm son şey, alevlerin arasından bana doğru koşan, yüzünde ilk kez saf bir dehşet olan Barlas’tı.
"Parla!" diye haykırışını duydum ama gerisi sadece karanlık ve kesif bir duman oldu.Karanlık... Zifiri, ağır ve yapışkan bir karanlık. Göz kapaklarımın arkasında koca bir dünya batmış, geriye sadece bu zifiri boşluk kalmış gibiydi.
Gözlerimi açmak istedim. Kirpiklerimi kımıldatmak, o siyah perdeyi yırtıp atmak... Ama yapamadım. Göz kapaklarım sanki erimiş kurşunla mühürlenmişti. Beynim emrediyordu, iradem haykırıyordu ama bedenim, o korkunç patlamanın enkazı altında ezilmiş bir itaatkârlıkla kaskatı kesilmişti.
Acı... Önce boğuk bir uğultu gibi başladı kulaklarımda. Sonra, patlamanın sıcaklığı tenimde yeniden canlandı. Beyaz tişörtümün, kot pantolonumun tenime yapıştığını, cam kırıklarının ve beton parçalarının vücuduma saplandığını hissettim. Sırtımdaki o metal parçasına çarpışım, omurgamda bir elektrik gibi patladı.
Ama en kötüsü, o koku... Barut, yanmış et ve toz... Genizimi yakıyor, ciğerlerimi parçalıyordu.
Zihnimin içinde, patlamanın sesi yankılanmaya devam ediyordu. GÜM! Yankı’nın o tüyler ürpertici sesi: "Oyun daha yeni başlıyor, Barlas Akçöl!" Ve Barlas’ın... Barlas’ın o son haykırışı: "Parla!"
"Barlas..." diye fısıldamak istedim. Dudaklarımı kıpırdatmak, ona "buradayım" demek... Ama dudaklarım da mühürlüydü. Dilim ağzımın içinde kurumuş bir tahta parçası gibiydi.
İçimde, gururum ve korkum son bir savaş veriyordu. Neden? Neden koştum o ateşe? Neden bir katili kurtarmak için kendi canımı feda ettim? Gururum, bu aptalca fedakârlık karşısında haykırıyordu. Sen onurlu bir kadındın Parla, bir mülk değil! Ama içimdeki o diğer ses, o zayıf, o muhtaç ses, fısıldıyordu: Çünkü o, seni bu cehennemden çıkaracak tek kişiydi. Çünkü onun gözlerindeki o karanlık, senin de karanlığındı.
Karanlığın içinde, Barlas’ın kokusunu duyar gibi oldum. Tütün, barut ve o sert, erkeksi kokusu... Beni o otel odasında saran, omuzlarıma ceketini bırakan o koku...
Bir el hissettim yüzümde. Sıcak, nasırlı ama tuhaf bir şekilde narin bir el. Parmak uçları yavaşça yanaklarımda gezindi, saçlarımı geriye itti. Bu el, Barlas’ın eliydi.
"Parla..." dedi. Sesi, patlamanın uğultusunu bastıran, içimi titreten bir fısıltıydı. Ama bu sefer, o buz gibi emirler yoktu. Sesinde, ilk kez, kırılmış bir şeyler, saf bir korku vardı.
Gözlerimi açmak için son bir kez daha zorladım kendimi. O siyah perdeyi yırtmak, Barlas’ın yüzünü o son dehşet anındaki gibi görmek... Ama karanlık beni bırakmıyordu. Bedenim, acının ve yorgunluğun ağırlığı altında ezilirken, zihnim Barlas’ın o korku dolu fısıltısına sığındı.
Ölüyordum belki de. Ama bu karanlıkta, o elin sıcaklığı, bana bir mülk olduğumu değil, bir insan olduğumu, hatta belki de... sevildiğimi fısıldıyordu.Karanlığın ağırlığı beni daha derinlere, hatıraların tozlu ve soğuk koridorlarına doğru itti. Artık Karaman’daki o alevler içinde yanan depo yoktu; yerine rutubet kokan, tavanı sararmış o eski evimiz gelmişti.
On iki yaşındaydım. Üzerimde dizleri aşınmış bir pijama, kalbimde ise yaşımdan büyük bir korku vardı.
Dış kapının anahtar deliğinde dönen o paslı ses, evin içindeki tüm huzuru bir bıçak gibi kesti. Babam Yavuz, yine o leş gibi alkol kokusuyla, ayaklarını sürüyerek içeri girdi. Kapıya çarpışı, mutfaktaki tabakların titremesine yetti.
Dokuz yaşındaki Nilsu, hemen yanımda, sedirin üzerinde büzülmüş bebeklerine sarılıyordu. Gözleri kocaman açılmıştı, o masum bakışlarındaki korku benim ciğerimi yakıyordu. Onu korumam gerekiyordu. Her zamanki gibi kolumun altına aldım, küçücük bedeninin titreyişi benim kemiklerime kadar işledi.
"Şşşt... Buradayım ablacığım, bak buradayım," diye fısıldadım kulağına.
Annem Meryem, mutfak tezgahının önünde öylece duruyordu. Elinde bir bez vardı ama neyi sildiğini bile bilmiyordu. Bakışları pencereden dışarıdaki karanlığa dikilmişti; ruhu bu evden, bu adamdan, bizden çoktan gitmişti. Sadece bedeni kalmıştı orada, boş bir kabuk gibi. Babamın küfürleri evin duvarlarında yankılanırken annem kılını bile kıpırdatmıyordu. O, acıyı hissetmemek için delirmeyi seçmişti.
"Meryem! Nerede o paralar!" diye kükredi babam. Bir sandalye devrildi.
Nilsu daha çok sokuldu göğsüme. "Abla... Babam yine mi çok kızgın?" diye sordu kısık bir sesle.
"Hayır güzelim," dedim, gözlerimden süzülen yaşı ondan saklayarak. "Babam sadece biraz yorgun. Hadi, oyun oynayalım. Gözlerini kapat ve bir bulut olduğunu hayal et. Çok uzaklara, kimsenin bize dokunamayacağı bir yere uçtuğunu düşün."
Babam mutfağa daldı, annemin omzundan tutup sarstı. Annem bir bebek gibi sallandı ama tek bir ses çıkarmadı. O an anladım; bu evde kimsesizdik. Ne annem bizi tutabiliyordu ne de babam bizi görebiliyordu.
O on iki yaşındaki Parla, o gün bir yemin etti. Nilsu’nun elini sımsıkı tutarken, gözyaşlarını içine akıtırken bir söz verdi kendine: Bir gün onu bu cehennemden çıkaracağım. Kimseye muhtaç olmayacağım. Kimsenin mülkü, kimsenin kumar masasında harcayacağı o son kuruş olmayacağım.
Görüntüler bulanıklaştı... Çocukluğumun o soğuk mutfağı, Barlas’ın kollarındaki sıcaklığına karıştı.
"Mülk olmayacağım..." diye mırıldanmak istedim karanlıkta.
Yıllar sonra yine bir masadaydım. Yine birileri benim üzerime fiyat biçiyordu. Ve ben yine o küçük kız gibi, birilerinin beni koruması için beklemekten nefret ediyordum. Gururum, o mutfaktaki çocukluk yeminimle yeniden şahlandı. Barlas beni kurtarmış olabilirdi ama bu, beni ona ait kılmazdı.
Zihnimdeki on iki yaşındaki Parla, gözlerini son kez Nilsu’ya dikti ve fısıldadı: "Dayan ablacığım, bu fırtına da geçecek."Hatıraların o tozlu koridorlarından sıyrılıp yeniden bugünün karanlığına, patlamanın o ağır dumanlı sessizliğine gömüldüm. Bilincim bir mum alevi gibi titriyor, her an sönmek için can atıyordu. Ama gitmeme izin vermeyen tek bir isim vardı, zihnimin duvarlarına çiviyle kazınmış gibi duran o isim: Nilsu.
Denizli’deki o hastane koridoru bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Beyaz çarşafların arasında küçücük kalmış bedeni... Babamın, o cellat ruhlu adamın bıraktığı o korkunç morluklar...
"Dayan ablacığım..." demiştim ona. Ama şimdi ben dayanamıyordum.
Şu an neredeydi? O darp izleri iyileşiyor muydu, yoksa her nefes aldığında canı hala yanıyor muydu? Ben burada, Karaman’ın ıssız bir deposunda bir enkaza dönüşmüşken; o orada, bir hastane odasında yapayalnız mıydı? Annem Meryem yine o boş bakışlarla pencereden dışarı mı bakıyordu yoksa bu sefer Nilsu'nun elini tutuyor muydu?
Nilsu’nun o sıska kollarındaki morlukları düşündükçe, patlamada yanan tenimin acısını hissetmez oldum. O morluklar benim kalbimdeydi. Babam onu döverken, ben Barlas’ın dünyasında bir esirdim. Onu koruyamamıştım. Şimdi ölürsem, onu kim koruyacaktı? Babam olacak o adam, borçları için onu da mı satacaktı birilerine?
Hayıı... Bilincimin en derinlerinde bir feryat koptu. Nilsu için uyanmalıydım. Onun o morlukları geçene, yüzü gülene, o cehennemden tamamen kurtulana kadar ölemezdim. Barlas’ın kolları beni bu dünyada tutan tek çapaysa, gururumu bir kenara itip o çapaya tutunmalıydım. Çünkü benim ölümüm, Nilsu’nun sonu demekti.
Barlas’ın sesini yeniden duydum, çok uzaktan gelen bir uğultu gibiydi ama bu sefer daha netti.
"Parla, gözlerini aç! Bırakma kendini, duyuyor musun beni? Nilsu için... Kardeşin için aç o gözlerini!"
Barlas... Adımı Nilsu’nun adıyla yan yana getirmişti. Kardeşimi bildiğini, benim tek zayıf noktamın o olduğunu biliyordu. Belki de beni hayata döndürecek tek anahtarın o küçük kızın ismi olduğunu anlamıştı.
Göz kapaklarımda bir titreme oldu. Karanlık ilk kez griye dönmeye başladı. Nilsu'nun o hastane odasındaki savunmasız hali, damarlarıma adrenalin gibi pompalandı.
Uyan Parla. Kardeşin için uyan. Celladın seni bekliyor, ama kardeşin sana muhtaç.Göz kapaklarımın üzerindeki o tonlarca ağırlık, yerini derin bir uyuşukluğa bıraktı. Nilsu’nun hayali, hastane odasındaki o solgun yüzü yavaş yavaş kararmaya başladı. Ona uzanmak, "Geliyorum" demek istedim ama ruhumla bedenim arasındaki o ince bağ kopmak üzereydi.
Konuşmak istedim. Dudaklarımın arasından Barlas’ın adını, kardeşimin ismini ya da sadece bir yardım çığlığını sızdırmak için çabaladım. Ama gırtlağım kurumuş bir kuyu gibiydi; ne bir ses, ne bir soluk... Sadece ciğerlerime dolan o keskin yanık kokusu ve genzimde biriken kanın metalik tadı vardı. Çırpınışlarım, kendi içimde hapsolmuş sessiz bir haykırıştan öteye gidemedi.
Ve sonra o korkunç soğuk geldi.
Patlamanın az önceki yakıcı sıcaklığı, bir anda yerini Karaman’ın en bıçak gibi keskin ayazına bıraktı. Damarlarımda kanın donduğunu, kalbimin her atışta biraz daha yavaşladığını hissettim. Titremek istiyordum ama bedenim o kadar soğumuştu ki titreyemiyordum bile. Bu, kışın ortasında çıplak kalmak gibi değil; ölümün o buz gibi elinin iç organlarımı tek tek kavraması gibiydi.
"Çok... çok üşüyorum," diye geçirdim zihnimden.
Barlas’ın sesini artık duymuyordum. Veysel’in bağırtıları, Nisa’nın hıçkırıkları uzak bir uğultuya dönüştü. O an anladım; gururumun, öfkemizin, babamın ihanetinin ve celladıma duyduğum o karanlık çekimin artık bir önemi kalmamıştı. Karanlık, bu kez gri değil, zifiri bir siyah olarak üzerime çöktü.
Bilincim, rüzgarda titreyen bir mum alevi gibi son bir kez parladı ve usulca söndü. Acı dindi, soğuk kayboldu. Geriye sadece uçsuz bucaksız, sessiz bir boşluk kaldı.