14. bölüm / 18
Sessiz Çığlıklar SokağıMavi Ve Siyah
Bölümler 18Şu an: Mavi Ve Siyah
- 1 Yarım Kalan Nefes2.056 kelime
- 2 Kafesteki Asi2.107 kelime
- 3 Karaman Ayazı2.055 kelime
- 4 Kan Ve Barut2.354 kelime
- 5 Yangının Külleri2.052 kelime
- 6 Soğuk ve Sessizlik1.414 kelime
- 7 Geri Dönüşün Soğukluğu1.909 kelime
- 8 Barut Ve İhanet1.763 kelime
- 9 Araf Ve Siyah Boşluk1.856 kelime
- 10 Kar Korkusu Ve Keskin Sessizlik1.913 kelime
- 11 Öfkeden Doğan Güç2.121 kelime
- 12 Zehirli Sarmaşık2.040 kelime
- 13 Kül Ve Kan1.764 kelime
- 14 Mavi Ve Siyah2.852 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 Zehirli Boşluk2.414 kelime
- 16 Kaçışın Kanlı Rengi1.343 kelime
- 17 Kanlı Satranç1.620 kelime
- 18 BI SON DEGIL BASLANGIC58 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
14. BÖLÜM: MAVİ VE SİYAH
"Bazı geceler, ruhun bütün yaralarını örtmek için iner yeryüzüne. Ama o örtünün altında atan iki kalp, birbirinin hem merhemi hem de zehridir."
Muğla’nın o nemli, çam kokulu havası ciğerlerimize dolarken, Veysel bizi şehirden uzak, sarp kayalıkların üzerine kurulmuş, denize sıfır bir taş eve getirmişti. Nisa ve Veysel, alt kattaki odalarına çekilmişlerdi. Evin sessizliğini sadece aşağıdan gelen hırçın dalgaların sesi bölüyordu.
Üst kattaki odada, balkon kapısı hafifçe aralıktı. Perde, rüzgarla birlikte bir hayalet gibi savruluyordu. Yatağın kenarına oturdum, Nilsu’nun toprağını hala tırnaklarımın arasında hissediyordum. Ama tenimde, deponun duvarındaki o yakıcı temasın izi vardı.
Kapı yavaşça açıldı. Barlas içeri girdi. Üzerindeki siyah gömleğin birkaç düğmesini açmış, kollarını sıvamıştı. Gözlerinde o her zamanki sertlik yerini derin, karanlık bir yorgunluğa bırakmıştı. Yanıma geldi, hiçbir şey söylemeden ellerimi tuttu. Parmak uçlarındaki nasırları, avucunun içindeki o tanıdık sıcaklığı hissettim.
"Hala titriyorsun," dedi Barlas, sesi fısıltıdan halliceydi.
"Korkuyorum Barlas," diye itiraf ettim. "Nilsu’yu kaybettikten sonra... her şeyin elimden kayıp gitmesinden korkuyorum. Seni kaybetmekten..."
Barlas beni omuzlarımdan tutup kendine çekti. Bu kez beni duvara yaslamıyordu; nazikçe, sanki kırılacak bir porselenmişim gibi göğsüne bastırdı. "Ben buradayım Parla. Yankı seni benden koparmak için en masum yerinden vurdu ama bilmediği bir şey var. Ben artık sadece senin için yaşıyorum. O şerefsiz ölene kadar, benim ruhum da senin gölgen olacak."
Başımı kaldırıp ona baktım. Ay ışığı, yüzünün hatlarını gümüş bir bıçak gibi keskinleştiriyordu. O an, aramızdaki o mülkiyet ilişkisi, o korku dolu bağ tamamen koptu. Yerini, iki yaralı canlının birbirine olan açlığına bıraktı.
Elimi yavaşça yüzüne götürdüm. Sakallarının sertliği parmak uçlarımı sızlattı. Barlas, dokunuşumla birlikte gözlerini yumdu ve derin bir nefes aldı. Sanki dünyadaki tüm fırtınaları o nefese sığdırmıştı. Elimi tutup avucumun içine uzun bir öpücük kondurdu.
"Seni istiyorum demiştim," diye mırıldandı, dudakları tenime değerken. "Bu gece sadece biz olalım. Ölümü, kanı, ihaneti odanın kapısında bırakalım. Sadece sen ve ben..."
Barlas beni yavaşça yatağa doğru yatırdı. Üzerime eğildiğinde, gölgesi tüm dünyamı kapladı. Dudakları bu kez deponun o hırçınlığıyla değil, yakıcı bir şefkatle dudaklarıma kapandı. Bu, bir teslimiyetti. Ben onun karanlığına, o ise benim dindirilemez acıma teslim oluyordu.
İç Dünyamdaki Kayboluş
Gecenin karanlığı odanın içine akarken, Barlas’ın elleri vücudumda bir harita çıkarır gibi geziniyordu. Her dokunuşu, ruhumdaki bir yarayı uyuşturuyordu. Onun sıcaklığına karıştıkça, Nilsu’nun yokluğunun verdiği o soğukluk bir anlığına uzağa çekildi. Biz bu gece birbirimizin içinde kayboluyorduk. Yankı dışarıda bir yerlerde pusuda bekliyordu, yarın belki de kan dökülecekti ama o an... O an sadece tenimizin birbirine değdiği o kutsal sessizlik vardı.
Barlas’ın nefesi boynumda yankılanırken, bu aşkın bizi ya tamamen iyileştireceğini ya da beraberinde uçuruma sürükleyeceğini biliyordum. Ama o uçurumdan düşerken bile onun elini tutuyor olmak, ölebileceğim en güzel yerdi.Muğla’nın o turkuaz sularına vuran sabah güneşi, odanın içine huzurlu bir sızı gibi doluyordu. Gözlerimi açtığımda Barlas’ın kollarının arasında, onun düzenli kalp atışlarını dinleyerek uyandım. Gece yaşanan o derin yakınlık, ruhumdaki fırtınayı bir nebze dindirmişti. Barlas, alnıma hafif bir öpücük kondurup geri çekildiğinde, bakışlarındaki o korumacı sahiplenme hala oradaydı.
Aşağı indiğimizde, terasta deniz manzarasına karşı kurulmuş bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Veysel ve Nisa, geceki o şaşkınlıklarını üzerlerinden atmış, sanki her şey normalmiş gibi davranmaya çalışıyorlardı. Dördümüz yan yana oturduk; çayların buharı havaya karışıyor, Nisa arada bir komik bir anısını anlatarak ortamdaki o ağır yas havasını dağıtmaya çalışıyordu. Bir anlığına, sadece bir anlığına, gerçekten "normal" bir aileymişiz gibi hissettim.
Ancak Veysel’in telefonu arka arkaya titremeye başlayınca o kısa süreli huzur buz kesti. Veysel ekrana baktı, yutkundu ve bakışlarını Barlas’a dikti. Barlas, Veysel’in yüzündeki o ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anında sezmişti.
"Söyle Veysel," dedi Barlas, sesi bıçak gibi keskindi. "Ne oldu?"
Veysel bakışlarını sofradan kaçırıp bana çevirdi. Sesi titriyordu. "Abi... İstanbul’dan haber geldi. Parla’nın babasını... İstanbul’da terk edilmiş bir binanın bodrum katında ölü bulmuşlar. Polis tutanaklarına göre... İnfaz edilmiş."
Elimdeki çay bardağı parmaklarımın arasından kayıp yere düştü ve bin parçaya ayrıldı. Kulaklarımda uğultulu bir ses yankılanmaya başladı.
Bana bakıp "Sizi sattım," diyen, Nilsu’yu ve beni bir kumar masasına süren o adam... Babam. Ondan nefret ediyordum. Bizi korumadığı için, bizi bu cehenneme attığı için ona binlerce kez lanet etmiştim. Ama ölüm haberi... Ölüm haberi bambaşka bir şeydi.
"Ölmüş mü?" diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu.
Barlas elimi sımsıkı tuttu ama ben o sıcaklığı bile hissedemiyordum. Kalbimde, Nilsu’nun ölümünden sonra kalan o son boşluk da devasa bir yangına dönüştü. İnsanın nefret ettiği birini kaybetmesi, sevdiği birini kaybetmesinden daha karmaşık bir sızıydı. Onunla hesaplaşamadan, ona "Neden?" diye soramadan gitmişti.
İç Dünyamdaki Büyük Yıkım
Göğüs kafesimin ortasında, tam kalbimde tarif edilemez bir acı hissettim. Bu acı Nilsu’nunkinden farklıydı; bu, köksüz kalmanın, hiç sevilmemiş olmanın ve o küçük umudun bile tamamen sönmesinin acısıydı. Kalbim, sanki bir el tarafından sıkılıyormuş gibi ağrıyordu. Fiziksel bir sızıydı bu; nefesimi kesen, kaburgalarımı zorlayan bir sızı.
"Parla, bak bana," dedi Barlas, beni kendine çevirmeye çalışarak. "O seni hak etmedi. O bir babalık görevini bile yapmadı."
"Biliyorum," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Ama Barlas... O benim babamdı. Ne kadar kötü olursa olsun, dünyanın bir yerinde nefes aldığını bilmek, bir gün belki düzelir diye düşünmek... Artık o da bitti. Yankı sadece kardeşimi değil, köklerimi de kuruttu."
Barlas beni göğsüne bastırdı. Nisa yanıma gelip dizlerimin dibine çöktü, ellerimi tuttu. Veysel ise başını öne eğmiş, bu karanlık haberin ağırlığı altında eziliyordu. Muğla’nın o güzel sabahı, yerini babamın kanlı sonunun getirdiği o buz gibi sessizliğe bırakmıştı. Artık Yankı ile aramızdaki mesele sadece bir intikam değil, soykırıma dönüşen bir savaştı.Haberin ağırlığı göğsüme bir balyoz gibi indiğinde, etrafımdaki sesler uğultulu bir denizin derinliklerine gömüldü. Veysel’in dudaklarından dökülen "ölü bulundu" kelimeleri, ruhumda kalan son sığınağı da yerle bir etmişti. Hiçbir şey söylemeden, bakışlarımı o darmadağın olan kahvaltı sofrasından kaçırdım ve arkama bakmadan üst kata, odaya doğru koşmaya başladım.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken ciğerlerim yanıyordu. Odaya girer girmez kapıyı arkamdan çarparak kapattım ve sırtımı ahşap yüzeye yaslayıp yere çöktüm. Babam... Bizi satan, bizi sevmeyen, bizi bir kumar borcuna kurban eden o adam artık yoktu. Ondan nefret etmek beni ayakta tutuyordu ama ölümü, içimdeki o nefret kalesini bile yıktı. Şimdi sadece koca bir boşluk, köksüzlük ve kimsesizlik kalmıştı.
Aşağıdan Barlas’ın kükremesini duydum. Sesi, evin taş duvarlarını titretecek kadar güçlü ve öfkeliydi.
"PARLA! AÇ ŞU KAPIYI!"
Barlas’ın ağır adımlarının merdivenlerde yankılandığını duydum. O kapının önünde durduğunda, öfkesi adeta kapının altından sızıp odayı doldurdu. Kapı kolu şiddetle sarsıldı.
"Sana kaçmanı söylemedim! İçeri kapanıp o adam için yas tutmana izin vermeyeceğim!" diye bağırdı Barlas. Yumruğu kapıya indiğinde yerimden sıçradım. "O seni bir eşya gibi sattı Parla! O senin ve Nilsu’nun hayatını hiçe saydı! Şimdi onun arkasından ağlayarak Yankı’ya istediğini veriyorsun!"
"Git buradan Barlas!" diye haykırdım, dizlerimi karnıma çekip yüzümü ellerime gömerek. "Sadece yalnız kalmak istiyorum! Anlamıyorsun, o benim babamdı!"
"Babalık sadece kan bağıyla olmaz!" Barlas kapıya bir tekme savurdu, menteşeler inledi. "Seni bu cehennemin ortasına bırakan adam için kendini paralamana seyirci kalmayacağım. Aç şu kapıyı, yoksa burayı başına yıkarım!"
Barlas’ın öfkesi, aslında benim için duyduğu o hastalıklı koruma içgüdüsünden besleniyordu. Benim zayıflamam, onun kontrolünü kaybetmesi demekti. Ama benim kalbim, Nilsu’dan sonra babamın da bu şekilde gitmesini kaldıramıyordu. Kapının arkasında Barlas’ın soluk soluğa beklediğini, öfkeden gözünün döndüğünü biliyordum.
İç Dünyamdaki Enkaz
Barlas kapıyı yumruklamaya devam ederken, ben o karanlık köşede babamın bana hiç sarılmadığı çocukluğumu düşünüyordum. Şimdi o adamın kanı, Yankı’nın ellerindeydi. Yankı, ailemi birer birer haritadan siliyordu. Barlas ise beni ayakta tutmak için öfkesini bir kalkan gibi kullanıyordu ama o kalkan şu an canımı yakıyordu.Haberin ağırlığı göğsüme bir balyoz gibi indiğinde, etrafımdaki sesler uğultulu bir denizin derinliklerine gömüldü. Veysel’in dudaklarından dökülen "ölü bulundu" kelimeleri, ruhumda kalan son sığınağı da yerle bir etmişti. Hiçbir şey söylemeden, bakışlarımı o darmadağın olan kahvaltı sofrasından kaçırdım ve arkama bakmadan üst kata, odaya doğru koşmaya başladım.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken ciğerlerim yanıyordu. Odaya girer girmez kapıyı arkamdan çarparak kapattım ve sırtımı ahşap yüzeye yaslayıp yere çöktüm. Babam... Bizi satan, bizi sevmeyen, bizi bir kumar borcuna kurban eden o adam artık yoktu. Ondan nefret etmek beni ayakta tutuyordu ama ölümü, içimdeki o nefret kalesini bile yıktı. Şimdi sadece koca bir boşluk, köksüzlük ve kimsesizlik kalmıştı.
Aşağıdan Barlas’ın kükremesini duydum. Sesi, evin taş duvarlarını titretecek kadar güçlü ve öfkeliydi.
"PARLA! AÇ ŞU KAPIYI!"
Barlas’ın ağır adımlarının merdivenlerde yankılandığını duydum. O kapının önünde durduğunda, öfkesi adeta kapının altından sızıp odayı doldurdu. Kapı kolu şiddetle sarsıldı.
"Sana kaçmanı söylemedim! İçeri kapanıp o adam için yas tutmana izin vermeyeceğim!" diye bağırdı Barlas. Yumruğu kapıya indiğinde yerimden sıçradım. "O seni bir eşya gibi sattı Parla! O senin ve Nilsu’nun hayatını hiçe saydı! Şimdi onun arkasından ağlayarak Yankı’ya istediğini veriyorsun!"
"Git buradan Barlas!" diye haykırdım, dizlerimi karnıma çekip yüzümü ellerime gömerek. "Sadece yalnız kalmak istiyorum! Anlamıyorsun, o benim babamdı!"
"Babalık sadece kan bağıyla olmaz!" Barlas kapıya bir tekme savurdu, menteşeler inledi. "Seni bu cehennemin ortasına bırakan adam için kendini paralamana seyirci kalmayacağım. Aç şu kapıyı, yoksa burayı başına yıkarım!"
Barlas’ın öfkesi, aslında benim için duyduğu o hastalıklı koruma içgüdüsünden besleniyordu. Benim zayıflamam, onun kontrolünü kaybetmesi demekti. Ama benim kalbim, Nilsu’dan sonra babamın da bu şekilde gitmesini kaldıramıyordu. Kapının arkasında Barlas’ın soluk soluğa beklediğini, öfkeden gözünün döndüğünü biliyordum.
İç Dünyamdaki Enkaz
Barlas kapıyı yumruklamaya devam ederken, ben o karanlık köşede babamın bana hiç sarılmadığı çocukluğumu düşünüyordum. Şimdi o adamın kanı, Yankı’nın ellerindeydi. Yankı, ailemi birer birer haritadan siliyordu. Barlas ise beni ayakta tutmak için öfkesini bir kalkan gibi kullanıyordu ama o kalkan şu an canımı yakıyordu.Kapı son bir darbeyle sarsıldı ve menteşelerinden kurtulup büyük bir gürültüyle açıldı. Barlas, eşikte bir azrail gibi dikiliyordu. Göğsü inip kalkıyor, gözlerinden resmen ateş saçılıyordu. Odanın içine daldığında yerdeki halimi gördü; dizlerimi karnıma çekmiş, bir çocuk gibi küçülmüştüm.
"Sana 'kaçma' dedim!" diye kükredi, yanıma gelip kollarımı kavrayarak beni ayağa kaldırdı. "O herif seni bir kumar masasında meze niyetine sürerken ağlamadı! Seni ve Nilsu'yu ölüme terk ederken kalbi sızlamadı! Şimdi onun arkasından yas tutarak Yankı'yı mı sevindireceksin?"
"Bırak beni Barlas!" diye haykırdım, kollarımı ondan kurtarmaya çalışarak. "O benim babamdı! Ne yaparsa yapsın, canımdan bir parçaydı! Şimdi o da gitti, Nilsu da gitti... Ben yapayalnız kaldım, anlıyor musun? Hiç kimsem kalmadı!"
Barlas beni omuzlarımdan tutup sertçe sarstı, yüzü yüzüme bir santim kalana kadar yaklaştı. "Ben varım!" diye bağırdı, sesi odada yankılandı. "Ben senin her şeyinim! Sahibinim, katilinim, koruyanım, nefesin her şeyinim! Kimsesiz değilsin Parla, bunu o kalın kafana sok! Sen benim mülkümsün ve benim olan hiçbir şey sahipsiz kalmaz!"
Beni sarsmayı bıraktı ama elleri hala omuzlarımdaydı. Öfkesi yavaşça yerini yakıcı bir hayal kırıklığına bırakıyordu. "O adamın ölümü Yankı'nın sana attığı bir başka kurşun. Eğer böyle dağılırsan, o kurşun hedefine ulaşmış demektir. Toparlan! Hemen şimdi!"
Aşağıdan Veysel'in endişeli sesi duyuldu: "Abi? İyi misiniz? Sesler dışarıya kadar geliyor..."
Barlas kapıya dönmeden bağırdı: "Gelme Veysel! Kimse yukarı çıkmasın!"
Bana döndü, bakışları yumuşamıştı ama sesi hala bir komutanınki kadar sertti. "Babanın cenazesini ben halledeceğim. İstanbul'a adamlarımı gönderdim bile. Ama sen... sen o adam için tek bir damla gözyaşı dökmeyeceksin. Duydun mu beni? O gözyaşlarını sadece benim için, ya da intikamın için saklayacaksın."
İç Dünyamdaki Büyük Sessizlik
Barlas’ın göğsüne başımı yasladığımda, onun o vahşi ve sahiplenici sevgisinin altında ezildiğimi hissettim. Babamın gidişi kalbimde koca bir boşluk açmıştı evet, ama Barlas o boşluğu kendi karanlığıyla doldurmaya kararlıydı. O beni sevmiyordu; o beni istiyordu, bana hükmediyordu. Ama şu an, bu darmadağın haldeyken, o hükmedilme hissi bile bir sığınaktı.
Babam bizi satmıştı, Barlas ise bizi satın almıştı. Şimdi o satın aldığı canı, son damlasına kadar korumaya yeminliydi. Kalbimdeki acı sönmedi, sadece şekil değiştirdi. Artık yas tutan bir kız çocuğu değil, celladının kollarında bileylenmiş bir intikam aracıydım.Üst kattaki o sarsıcı yüzleşmenin ardından, Barlas beni sakinleştirmek için sıkıca sarmalamış, sessiz bir anlaşmaya varmıştık. Evin içindeki o ağır hava dağılmaya başlarken, mutfaktan gelen tıkırtılar ve kısık sesli tartışmalar dikkatimizi çekti. Barlas, hala omzumu tutarken beni yavaşça merdivenlere yönlendirdi.
Aşağı indiğimizde, mutfak kapısının aralığından Veysel ve Nisa’nın o meşhur atışmalarından birine denk geldik.
"Bak Veysel, diyorum ki o domatesleri öyle doğrayamazsın! Katlettin canım sebzeleri, sanki düşman infaz ediyorsun!" Nisa elindeki bezi tezgaha çarparken söyleniyordu.
Veysel, elindeki bıçağı havada sallayarak savunmaya geçti. "Ya Nisa hanım, biz operasyon adamıyız. Simetri hastası mıyız biz? Mideye gidince hepsi aynı şekli alıyor sonuçta. Hem sen git o meşhur kahveni yap, benim mutfağıma karışma!"
"Senin mutfağın mı?" Nisa güldü, sesi o kasvetli evi bir anlığına aydınlattı. "Daha dün yumurta kırmayı bilmiyordun, Barlas abi seni aç bırakmasa mutfağın yolunu bulamazdın!"
Veysel bir an durdu, bıçağı bıraktı ve Nisa’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında ses tonu birden değişti, o sert koruma kalkanı indi. "Belki de mutfağın yolunu değil, senin yolunu bulmaya çalışıyorumdur, hiç düşündün mü?"
Nisa’nın o her zaman hazır cevap olan dili tutuldu. Gözleri irileşti, yüzü bir anda nar gibi kızardı. Veysel, ellerini Nisa’nın yanındaki tezgaha yaslayıp ona doğru eğildiğinde, mutfaktaki o gergin ama tatlı elektrik havayı sardı. Nisa yavaşça gözlerini yumdu, Veysel de tam dudaklarına uzanıyordu ki...
"Veysel? Lastikler ne durumdaydı, kontrol edebildin mi?"
Barlas’ın o buz gibi ama alaycı sesi mutfakta patladı.
Veysel, sanki elektrik çarpış gibi yerinden sıçradı ve arkasındaki tencereye çarpıp korkunç bir metal sesi çıkardı. Nisa ise anında arkasını dönüp sanki dünyanın en önemli işiymiş gibi boş bir bardağı kurulamaya başladı.
Barlas, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kapı pervazına yaslanmış bir halde onlara bakıyordu. Dudaklarının kenarında, nadiren gördüğümüz o çarpık ve alaycı gülümseme vardı.
"Görüyorum ki 'stratejik derinlik' mutfağa kadar inmiş," dedi Barlas, bakışlarını Veysel’in üzerinde gezdirerek. "Yalnız Veysel, dikkat et; domatesleri doğrarken gösterdiğin o hırsı başka yerlerde harcama, operasyonda lazım olacak."
Veysel kıpkırmızı bir halde ensesini kaşıdı. "Abi... Şey... Biz sadece... Besin değerleri üzerine teknik bir tartışma yürütüyorduk."
Barlas bir adım içeri girdi, masanın üzerindeki bir zeytini ağzına attı ve bana göz kırptı. "Tabii, canım. Ben de o yüzden tam dudak dudağa teknik analiz yapıyordunuz sandım. Devam edin siz, ama dikkat et Veysel; Nisa’nın dilli pabuç olduğunu biliyorsun, seni laflarıyla diri diri gömer."
Nisa, elindeki bezi Barlas’a doğru fırlatacakmış gibi yaptı ama vazgeçip güldü. "Aşk olsun Barlas abi! Biz burada Parla’nın moralini düzeltmeye çalışıyoruz!"
Barlas beni yanına çekti, kolunu sahiplenici bir tavırla belime doladı. "Moral düzeltme yöntemleriniz biraz 'interaktif'miş. Ama neyse... Veysel, toparlan. Gülme faslı bitti. İstanbul'daki cenaze işlerini ve Yankı'nın Muğla'daki yerel bağlantılarını tek tek önüme dökmen için on dakikan var."
İç Dünyamdaki Kıvılcım
Babamın ve Nilsu'nun acısı hala göğsümün ortasında bir kor gibi duruyordu ama Veysel ve Nisa'nın bu halleri, o kapkara karanlığın içinde minik bir ışık yakmıştı. Barlas'ın ilk defa bir şeyle dalga geçtiğini, o yıkıcı öfkesinin yerini kısa süreliğine de olsa bir neşeye bıraktığını görmek... Bu, savaşın ortasında verilen bir nefes molası gibiydi. Ama biliyordum; Barlas'ın o alaycı gülüşünün ardında, Yankı için hazırlanan en kanlı planlar yatıyordu.Muğla’nın o hırçın denizinin sesi taş duvarlarda yankılanırken, gece yarısını çoktan geçmişti. Barlas ve Veysel, dışarıdaki o karanlık ve tehlikeli işlerini halledip eve döndüklerinde ikisinin de üzerinde bariz bir yorgunluk, ama aynı zamanda operasyonun getirdiği o soğuk gerginlik vardı.
Salondaki şömine çıtırdayarak yanarken, Nisa aniden yerinden fırladı. Gözlerinde o her zamanki muzip parıltı vardı; sanki babamın ve Nilsu’nun acısını, Barlas’ın o yıkıcı öfkesini bir süreliğine de olsa bu evin kapısından dışarı süpürmek istiyordu.
"Beyler, bu kadar asık surat yeter!" dedi Nisa, sehpaya dört tane shot bardağı ve bir şişe sert içki bırakarak. "Muğla’nın bu ıssız köşesinde delirmemek için bir oyun oynayacağız. Kural basit: 'Ben hiç...' oyunu. Biri bir şey söyleyecek, 'Ben hiç şunu yapmadım' diyecek. Eğer aramızda onu yapan varsa, shot’ı kafaya dikecek. İtiraz yok, yalan yok!"
Veysel ceketini koltuğa fırlatıp gevşerken güldü. "Nisa hanım, benim yapmadığım şey azdır, beni sarhoş edip sırlarımı mı döktüreceksin?"
Barlas ise önce itiraz edecekmiş gibi kaşlarını çattı, ama sonra bakışları bana kaydı. Benim o bitkin halimi gördüğünde, belki de zihnimi dağıtmak için razı oldu. Ağır adımlarla yanıma oturdu, kolunu omzuma attı. "Pekala," dedi sesi gürleyerek. "Başla bakalım Nisa. Ama dikkat et, oyunun sonunda ayakta kalan tek kişi ben olabilirim."
Oyun başladığında ortamdaki o ağır hava, yerini tuhaf bir samimiyete bıraktı. Bardaklar doldu, gözler birbirine kilitlendi.
Nisa: "Ben başlıyorum! Ben hiç... birine ilk görüşte aşık olmadım!"
(Nisa ve Veysel aynı anda shot bardağına uzandı. Barlas ve ben durduk. Barlas’ın bakışları bir anlığına benim üzerimde dondu, sanki o anı sorguluyormuş gibi ama bardağa dokunmadı.)
Veysel: "Sıra bende... Ben hiç... bir operasyonda yanlışlıkla kendi adamımı vurmadım!"
(Veysel kendi bardağını keyifle yudumladı, diğerleri durdu. "Acemilik zamanlarıydı canım," diye geçiştirdi gülerek.)
Sıra Barlas’a geldiğinde oda bir anda sessizleşti. Barlas bardağını parmaklarının arasında çevirdi, sonra doğrudan Veysel’in gözlerinin içine baktı.
Barlas: "Ben hiç... emrimdeki birine aşık olup operasyonun ortasında dikkatimi dağıtmadım."
(Veysel bir an dondu, bardağa uzanırken elleri titredi. Nisa ise kıpkırmızı oldu. Veysel shot'ı tek dikişte bitirirken Barlas hafifçe sırıttı. "Afiyet olsun Veysel," dedi alaycı bir sesle.)
Sıra bana gelmişti. Kalbim babamın ve Nilsu'nun acısıyla hala sızlıyordu ama bu oyunun içine çekilmek garip bir şekilde iyi gelmişti.
Parla: "Ben hiç... birini öldürmeyi gerçekten hayal etmedim."
(O an oda buz kesti. Barlas hiç duraksamadan bardağı kafaya dikti. Veysel de ona eşlik etti. Nisa durdu. Ben ise... bardağımı yavaşça dudaklarıma götürdüm. Yankı’nın yüzü gözümün önüne geldiğinde o sert sıvıyı bir dikişte yuttum. Boğazım yandı, ama içimdeki yangının yanında bu hiçbir şeydi.)
İç Dünyamdaki Sarhoşluk
Bardaklar dolup boşaldıkça, kahkahalar ve itiraflar birbirine karıştı. Barlas’ın o sert kalkanı biraz olsun gevşemiş, kolunu belime daha sıkı dolamıştı. Nisa ve Veysel’in o çocuksu atışmaları, ölümün ve kanın gölgesinde açan küçük birer çiçek gibiydi.
Oyun devam ederken Barlas kulağıma eğildi, nefesi tenimi yakıyordu. "Bu gece herkes dürüst," diye fısıldadı. "Peki sen Parla? Sen hiç... bir katilin kollarında kendini bu kadar güvende hissedeceğini düşünmüş müydün?"
Cevap vermedim, sadece bardağımı yeniden doldurdum. Biliyordum ki bu oyun bittiğinde, güneş doğduğunda yine o kanlı gerçekliğe dönecektik. Ama bu gece, bu shotların yakıcılığında, acımızı biraz olsun uyuşturuyorduk.
Bölüm etkileşimi
