4. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Kan Ve Barut
4. BÖLÜM: KAN VE BARUT
"Karanlıkta yolunu kaybeden bir kadın için en güvenli yer, canavarın gölgesidir; ama o gölge seni yutmaya başladığında artık çok geçtir."
Nefesim boğazımda düğümlenmişti. Tuvaletlerin bulunduğu o dar ve loş koridora daldığımda, Nisa’nın en sondaki kabine girdiğini ve kapıyı dehşetle kilitlediğini gördüm. Arkamdan gelen ağır ayak sesleri ve küfürler, koridorun fayanslarında yankılanıyordu.
"Nereye kaçıyorsunuz lan? O bardağın hesabını vereceksin!"
Adamların sesi yaklaşıyordu. Koridorun çıkışı yoktu; kapana kısılmıştık. Barlas ve Veysel ise sanki yer yarıılmış da içine girmişlerdi. Bizi bu leş kargalarının ortasında tek başımıza bırakmışlardı.
"Nisa, kapıyı açma!" diye bağırdım ve kendimi yanındaki kabine atıp kilidi çevirdim.
Saniyeler sonra tuvaletin kapısı tekmeyle açıldı. "Buradasınız, biliyorum. Çıkın dışarı yoksa kapıları kırarım!" dedi az önce kafasında bardak kırdığım adam. Sesi nefret doluydu.
Kabinin kapısına var gücümle dayandım. Kalbim bir kuş gibi çarpıyordu. "Barlas... Neredesin sikeyim, neredesin?" diye fısıldadım. Beni bu cehenneme sürükleyen oydu, şimdi ise yoktu.
"Bir... iki..."
Adamın kabin kapısına attığı ilk tekme kilidi yerinden oynattı. Nisa yan tarafta hıçkırarak ağlamaya başladı. "Parla, bizi öldürecekler!"
"Ağlama Nisa, sus!" dedim ama sesim titriyordu.
İkinci tekme geldiğinde ahşap kapı çatlamaya başladı. Tam o sırada dışarıdan, gece kulübünün o gürültülü müziğini bile bastıran iki el silah sesi geldi.
GÜM! GÜM!
Koridorda anlık bir sessizlik oldu. Ardından birinin yere yığılma sesini ve diğer adamların korku dolu bağırışlarını duydum.
"Kimsin lan sen? Ne-"
Cümlesi bitmedi. Kemik kırılma sesi ve ardından gelen tok bir darbe sesiyle dışarısı bir anda mezarlık sessizliğine büründü. Ne bir bağırış, ne bir küfür... Sadece ağır, kendinden emin adımların sesi duyulmaya başladı.
Adımlar benim kabinimin önünde durdu. Kapıya hafifçe vuruldu.
"Dışarı çık Parla," dedi o buz gibi, tanıdık ses. Barlas’tı. Sesi her zamankinden daha derin ve daha tehlikeliydi.
Titreyen ellerimle kilidi açtım. Kapıyı araladığımda gördüğüm manzara kan dondurucuydu. Az önce bize saldıran üç adam da yerdeydi; ikisi kanlar içinde yatıyor, diğeri ise bilincini kaybetmiş bir halde köşeye fırlatılmıştı. Barlas, elindeki silahı sakince ceketinin içine yerleştirirken gözleri doğrudan benim üzerime odaklandı.
"Size masadan kalkmayın dememiş miydim?" dedi, sesi o kadar alçaktı ki tüylerim diken diken oldu.
"Bize fahişe dediler! Bizi götürmeye çalıştılar!" diye bağırdım, gözyaşlarım sonunda boşalmıştı. "Neredeydin sen?"
Barlas bana doğru bir adım attı, eliyle yüzümü kavrayıp beni kendine çekti. Bakışlarında ilk kez bir öfke kırıntısı değil, saf bir sahiplenme gördüm. "İşimi hallediyordum," dedi. "Ve şimdi, sizin için de bu gecenin sonu geldi."
O sırada Veysel koridordan içeri girdi, üzerinde birkaç kan lekesi vardı ama her zamanki gibi sırıtıyordu. Nisa’nın kabin kapısını açtı ve onu kucağına aldı. "Hadi bakalım küçük hanım, aksiyon bitti. Ama itiraf et, o bardağı adamın kafasında kırman fena sahneydi Parla!"
Barlas beni kolumdan tutup dışarı, o kargaşanın içine sürüklerken kulüpteki hiç kimsenin bize engel olmaya cesareti yoktu. Herkes Barlas Akçöl’ün kim olduğunu ve yoluna çıkanın ne hale geldiğini anlamıştı.Eve girdiğimizde Barlas kapıyı öyle bir çarptı ki, duvarlardaki tablolar titredi. İçerideki hava bir anda Karaman'ın ayazından daha keskin, daha dondurucu bir hale büründü. Barlas, hiç beklemeden üzerime yürüdü; omuzlarımdan tutup beni duvara yasladığında nefesim kesildi.
"Beni aptal mı sandın?" diye kükredi. Sesi gök gürültüsü gibi odada yankılandı. "O herifin telefonunu alıp kimi aradın lan sen? Sana kimseyle konuşmayacaksın demedim mi?"
Gözlerim dolmuştu ama yine de geri adım atmadım. "Kardeşimi aradım! Nilsu’yu aradım! Sadece iyi olduğumu bilmeye hakkı vardı," diye bağırdım. Sesim hıçkırıklarımın arasından titreyerek çıkıyordu.
Barlas’ın yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o kontrolsüz öfkeyi en derinimde hissettim. Elini duvara, başımın hemen yanına sertçe vurdu. "Senin o telefon görüşmen yüzünden hepimizin başı yanabilirdi! Burası Denizli değil Parla! Burada attığın her adımın hesabı var!"
Dayanamadım, dizlerimin bağı çözüldü. Yavaşça yere çökerken ellerine kapandım. "Barlas, ne olur... Bizi bırak artık. Yalvarırım. Yemin ederim gördüğümüz hiçbir şeyi söylemeyeceğiz. Ne seni, ne Veysel'i, ne o geceyi... Hiçbir şeyi hatırlamayacağız. Bizi sadece evimize, hayatımıza gönder. Nilsu çok korkuyor, annem perişan olmuştur. Yalvarırım bizi bırak!"
Nisa da yanıma çöküp ağlamaya başladı. "Lütfen, biz sadece eve gitmek istiyoruz," diye inledi.
Barlas, yalvarışlarımıza rağmen tek bir kasını bile kıpırdatmadı. Bakışları bir an yumuşar gibi oldu ama hemen ardından o demir maskesini geri taktı. Beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı ve Nisa ile birlikte bizi o odaya doğru sürükledi.
"Yalvarman hiçbir şeyi değiştirmeyecek Parla," dedi duygusuz bir sesle. Bizi içeri itti. "Hala anlamadın mı? Siz artık bu oyunun bir parçasısınız."
Kapının önünde duran Veysel’e döndü. Veysel, elindeki silahı beline yerleştirirken ciddileşmişti. "Veysel, kapıda bekle. Kuş uçurtmayacaksın. Ben gidip şu 'Emanetçi' işini kökten bitireceğim. Ben gelene kadar bu oda açılmayacak. Anlaşıldı mı?"
Veysel başıyla onayladı. "Merak etme abi, bende. Kimse bu kapıdan çıkamaz."
Barlas, son bir kez bana baktı; o bakışta hem büyük bir nefret hem de adını koyamadığım bir şey vardı. Ardından arkasını dönüp dairenin kapısından çıktı. Dış kapının sertçe kapanma sesi, özgürlüğümüzün üzerine vurulan son mühür gibiydi.
Veysel, kapının arkasından seslendi: "Kızlar, boşuna ağlamayın. Patronun emri kesin. Ben buradayım, bir yere gidemezsiniz. Hem Nisa, bak buz getirdim yine, ayağına bakarız ha?"
Nisa kapıya bir tekme attı. "Buzun batsın Veysel! Bizi buradan çıkar!"
Odanın ortasında, birbirimize sarılmış halde karanlığa gömüldük. Barlas gitmişti ama gölgesi hala boğazımızı sıkıyordu.Odanın içindeki sessizlik, sadece Nisa’nın düzensiz nefes alışlarıyla bozuluyordu. Köşedeki yatağa büzüldüm, dizlerimi karnıma çekip kollarımı bacaklarıma doladım. Barlas’ın az önceki kükremesi kulaklarımda uğuldarken, zihnim beni ait olduğum o karanlık eve, Denizli’deki o rutubetli odaya fırlattı.
Kardeşim Nilsu... O daha on altısındaydı. Aramızdaki o üç yaş, benim için üç asırlık bir koruma kalkanı gibiydi. Ben doğduğumdan beri fırtınanın ortasındaydım ama o hep rüzgarın kuytusunda kalsın istemiştim.
Gözlerimi kapattığımda babam Yavuz’un gölgesini gördüm. Yine o akşam üstüydü. Mutfaktan gelen kırılan tabak sesleri, annem Meryem’in sessiz hıçkırıkları... Nilsu daha on üç yaşındaydı, masanın altına girmiş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı. Babamın o ağır adımlarını duyduğumda, Nilsu’nun önüne bir duvar gibi dikilmiştim.
"Çekil lan önümden!" diye bağırmıştı babam. Gözleri kan çanağıydı, ağzından dökülen her kelime leş gibi alkol kokuyordu.
"Yapma baba, Nilsu korkuyor," demiştim sesim titreyerek. Ama o durmamıştı. O ağır elinin yanağımda patladığı o anı, o yakıcı acıyı hala hissedebiliyordum. Yere düştüğümde bile tek düşündüğüm arkamdaki küçük kızdı. Nilsu uyanmasın, Nilsu görmesin, Nilsu incinmesin...
Şimdi burada, Karaman’da bir katilin evinde kilitliydim. Nilsu orada yapayalnızdı. Babamın o öfke nöbetlerinden biri geldiğinde, ben yokken Nilsu’nun önüne kim siper olacaktı? Annem zaten yıllar önce ruhunu o evden tahliye etmişti, sadece bedeni oradaydı.
"Abla... çok acıyor mu?" demişti Nilsu o gece, yara bere içindeki yüzüme buz koyarken.
"Geçti ablacığım, korkma," demiştim ona. Oysa geçmemişti. Hiçbir zaman geçmeyecekti.
Gözlerimi açtığımda odanın tavanına baktım. Yanağımdan bir damla yaş süzülüp yastığa düştü. Barlas Akçöl beni bir odaya kilitleyebilirdi, beni ölüme sürükleyebilirdi ama o evdeki o cehennemi yaşamış bir kızı hiçbir şeyle korkutamazdı.
"Nilsu," diye fısıldadım karanlığa. "Dayan küçük kardeşim. Ablan seni o evde, o adamın elinde bırakmayacak."
Kapının arkasından Veysel’in çakmak çakma sesi geldi. "Hala ağlıyor musunuz be?" dedi sesi biraz yumuşayarak. "Bakın, patron birazdan döner. O gelmeden bir şeyler yiyin, yoksa sizi böyle süzülmüş görürse bana patlar."
"Zıkkım ye Veysel!" diye bağırdım, sesimdeki o asi ve yaralı tonu gizlemeye çalışmadan. "Bizi buradan çıkardığında ancak o zaman huzur bulursun!"
Barlas dışarıda birilerini öldürmekle meşguldü. Ben ise içeride kendi geçmişimin cesetleriyle boğuşuyordum. Ama bir şeyi çok iyi biliyordum: Eğer Nilsu’ya bir şey olursa, Barlas Akçöl’ün o cehennemini bizzat ben ateşe verirdim.Kapının altından sızan sarı ışık, Veysel’in gölgesiyle kesildi. Kilidin gıcırtısıyla kapı hafifçe aralandı. Veysel içeri girmedi, sadece kapı pervazına yaslanıp cebinden bir paket sigara çıkardı.
"Alın," dedi, iki dal sigara uzatarak. "Sizin orada havalar pek güneşli değil, duman iyi gelir."
Nisa elinin tersiyle itti. "İstemez, zehrin sende kalsın."
Ben ise hiç düşünmeden uzanıp sigarayı aldım. Veysel çakmağını çaktığında, ateşin parıltısı gözlerimdeki o bitmişliği bir anlığına aydınlattı. Derin bir nefes çekip dumanı ciğerlerime hapsettim. Duman boğazımı yakarken, zihnim Denizli’nin arka sokaklarındaki o köhne barın tezgahına döndü.
Normal hayatım... Sahi, ne kadar normaldi?
Barlas beni bu odaya kilitlemeden önce de hayatım bir hapishaneydi. Babamın kumar borçlarını ödemek için harcanan gençliğim, Nilsu okusun diye feda ettiğim uykularım... Kumar, sadece babamın masada bıraktığı paralar değildi; benim geleceğimdi, hayallerimdi. Babam her el kaybettiğinde, aslında benim hayatımdan bir parçayı masaya sürüyordu.
"Biliyor musun Veysel," dedim, dumanı yavaşça savururken. "Buradan çıksam bile gideceğim yer yine bir hapishane. Barın o leş gibi alkol kokan tezgahında, sarhoşların tacizlerini savuşturarak üç kuruş kazanmaya çalışan zavallı bir garsondan fazlası değilim."
Refik’in ölümü aklıma geldi. O gece barın ortasında kanlar içinde yığılan patronum... Şimdi o bar ne olmuştu? Polisler mühürlemiş miydi? Yoksa Refik’in alacaklıları orayı çoktan talan mı etmişti? Patronum ölmüştü ve benim tek ekmek kapım o kan gölünün içinde batmıştı. Geri dönsem bile gidecek bir işim, başımı yaslayacak huzurlu bir evim yoktu.
"Dışarıdaki hayatım o kadar zavallıydı ki," diye mırıldandım kendi kendime. "Bazen diyorum, Barlas’ın mermisi mi daha hızlı öldürür insanı, yoksa o barın karanlığı mı?"
Nisa koluma dokundu. "Parla, öyle söyleme... Biz döneceğiz."
Veysel bir süre sessizce beni izledi. O alaycı ifadesi ilk kez silinmiş, yerini tuhaf bir anlayışa bırakmıştı. "Dünya böyle bir yer Parla," dedi, kapıyı tekrar kapatmak üzereyken. "Kimimiz silahla öldürürüz, kimimiz o kumar masalarında ruhumuzu satarız. Patron gelince işler daha da karışacak, sen en iyisi o sigaranın tadını çıkar."
Kapı tekrar kilitlendi. Karanlık odaya çöken sigara dumanı, kaybettiğim hayatımın sisi gibi etrafımda dolanıyordu.Sigaramın dumanı odanın tavanında asılı kalırken, Nisa yatağın ucuna iyice büzüldü. Gözleri ağlamaktan şişmişti ama bakışlarında ilk kez saf bir korkunun ötesinde, geleceğin getireceği o kör karanlığın sancısı vardı.
"Parla," dedi sesi titreyerek. "Bar da garson olmak şu anki durumumuzdan bin kat daha iyiydi. En azından akşam eve gideceğimizi biliyorduk. Şimdi şuna bak... Bir cinayet gördük biz. Hem de öyle sıradan bir şey değil, bu adamlar profesyonel katil."
Bir an duraksadı, sanki kelimeleri boğazında düğümleniyordu. Gözlerini bana dikti. "Sence bizi gerçekten bırakırlar mı? Mantıklı düşün... Şahit bırakan bir katil gördün mü sen hiç? Bizi bıraksalar bile, dönüp ne halt yiyeceğiz? O Refik piçi öldü gitti. Bar çoktan paramparça olmuştur, polis mühürlemiştir ya da alacaklılar çökmüştür oraya. Cebimizde beş kuruş paramız yok, dönecek bir işimiz yok. Ne yapacağız biz?"
Sigaramdan sert bir nefes daha çektim. Nisa haklıydı; gerçekler, Barlas’ın silahından çıkan mermilerden daha çok can yakıyordu.
"Bilmiyorum Nisa," dedim dumanı dışarı savururken.
"Geleceği düşünmek şu an lüks bizim için. Önce bu odadan sağ çıkmamız lazım. Refik öldü, ekmek kapımız kapandı, evet... Ama o bar zaten bizim mezarımız olmaya başlamıştı. Belki de bu felaket, o mezardan çıkış biletidir. Tabii Barlas bizi infaz etmeye karar vermezse."
Nisa acı bir gülüş attı. "Çıkış bileti mi? Karaman’ın ortasında, eli kanlı bir adamın evinde kilitliyken mi söylüyorsun bunu? Parla, senin o asiliğin bazen gerçekleri görmeni engelliyor. Biz bittik."
"Bitmedik," dedim ayağa kalkıp kapıya doğru bakarak.
"Babamın kumar masasında bitmedik, o barda sarhoşların arasında bitmedik, burada da bitmeyeceğiz. Eğer Barlas bizi serbest bırakmayacaksa, o serbestliği biz kendimiz alacağız."
Tam o sırada dış kapının anahtar sesi duyuldu. Ağır adımlar koridorda yankılandı. Barlas dönmüştü. Ama bu sefer adımları her zamankinden daha düzensiz ve ağırdı.
Veysel’in sesini duydum: "Abi! Dur, çok kan kaybediyorsun!""Git başımdan Veysel! Bir şeyim yok diyorum sana!"
Barlas’ın sesi koridorda yankılandığında, acının verdiği o vahşi tınıyı odanın içinden bile duyabiliyorduk. Kapının hemen dışındaki hareketlilik artmıştı.
"Abi saçmalama, oluk oluk kan akıyor," dedi Veysel, sesi bu sefer her zamankinden daha endişeli ve ciddiydi. "En azından bir bakalım, dikiş falan..."
"Sana git dedim!" Barlas kükredi. Bir şeylerin yere devrilme sesi geldi. "Azarlama beni çocuk gibi! İş bitti, hedef etkisiz. Şimdi defol git, kendi işine bak!"
Veysel’in bir süre sustuğunu duyduk. Ardından bizim odanın kapısındaki kilidin dönme sesi geldi. Kapı yavaşça açıldı; Veysel’in yüzü kireç gibiydi, üstü başı toz toprak içindeydi. Bize bakarken her zamanki o alaycı ifadesinden eser yoktu.
"İçeride sessizce oturun," dedi fısıldayarak. "Sakın sesinizi çıkarmayın, patronun barut fıçısından farkı yok şu an. Kaşınmayın."
Barlas, ağır adımlarla kendi odasına yöneldi. Kapısının kapandığını duyduğumda kalbim yine o tanıdık ritimle çarpmaya başladı. Nilsu... Aklımda sadece o vardı. Yarım kalan o telefon görüşmesi, kardeşimin o korku dolu sesi... Barlas'ın şu anki öfkesinden ya da yarasından daha büyüktü benim içimdeki o kardeşlik sancısı.
"Parla, nereye?" diye fısıldadı Nisa kolumdan tutarak.
Cevap vermedim. Nisa'nın elinden sıyrıldım ve sessiz adımlarla koridora çıktım. Barlas’ın odasının kapısı aralıktı. İçeriden gelen hışırtı seslerini takip ederek kapıya yaklaştım. Amacım sadece bir kez daha telefon istemek, Nilsu’nun iyi olduğundan emin olmaktı.
Kapıyı yavaşça itip içeri adım attığımda nefesim boğazımda düğümlendi. Barlas, arkası dönük bir şekilde odanın ortasında duruyordu. Siyah tişörtünü çıkarmış, yatağın üzerine fırlatmıştı. Sırtındaki o derin çizgi ve kemiğindeki taze kan sızıntısı odadaki loş ışıkta parlıyordu. Vücudu, bir savaş alanından çıkmış gibi yara izleri ve sert kaslarla doluydu.
Tam o sırada, sanki arkasında gözü varmış gibi aniden duraksadı. Odanın içindeki hava bir anda ısındı.
"Sana içeri girme izni verdiğimi hatırlamıyorum Parla," dedi, sesi omuzlarının üzerinden bir kırbaç gibi indi.
"Barlas... ben... Nilsu için," diye kekeledim. Sesim beklediğimden daha zayıf çıkmıştı. "Sadece bir dakika, iyi olduğunu duyayım yeter. Lütfen..."
Barlas hızla bana doğru döndü. Gözlerindeki o karanlık ve dindiğini sandığım öfke, çıplak göğsündeki kanla birleşince korkutucu bir hal almıştı. Üzerime öyle bir hızla geldi ki, kaçmaya vaktim bile kalmadı. Beni belimden kavradığı gibi kapının yanındaki duvara sertçe yapıştırdı.
Sırtım soğuk duvarla buluşurken, onun çıplak göğsünden gelen sıcaklık ve o ağır erkeksi kokusu tüm duyularımı altüst etti. Ellerini başımın iki yanına, duvara dayadı. Nefesi, dudaklarımın hemen üzerinde geziniyordu.
"Hala o telefon diyorsun!" diye bağırdı, sesi hırıltılıydı. "Seni korumaya çalışırken canımdan oluyordum ben! Sen hala o lanet olası telefonu mu soruyorsun?"
Gözlerinin içine baktım. O kadar yakındık ki, kalbinin atışlarını kendi göğsümde hissedebiliyordum. Öfkesi, dudaklarıma çarpan sıcak nefesiyle birleşince içimde adını koyamadığım, korkuyla karışık tuhaf bir ürperti uyandı.
Barlas’ın bakışları bir an duraksadı. Öfkesi yerini, kendiyle savaşan bir adamın çaresizliğine bıraktı. Gözleri yüzümde, dudaklarımda, korkudan titreyen kirpiklerimde gezindi. Dişlerini sıktı, çenesi kaskatı kesildi.
"Lanet olsun..." dedi fısıldar gibi, sesi bir itiraf gibi döküldü dudaklarından. "Lanet olsun, çok güzelsin."
Sanki bu cümleyi söylediği için kendinden nefret eder gibi, aniden beni bıraktı. Ellerini duvardan çekti, geri çekilirken yüzündeki o öfkeli ve karmaşık ifadeyle bana son bir kez baktı. Hiçbir şey demeden, adeta kendinden kaçar gibi odadan hışımla çıktı ve dış kapıya yöneldi. Kapının sertçe kapanma sesi evin içinde yankılandı.
Olduğum yerde, duvara yaslı bir şekilde kalakaldım. Bacaklarımın bağı çözülmüş, ellerim titremeye başlamıştı. Avuçlarımı yanan yanaklarıma koydum. Yüzümün kıpkırmızı olduğunu, kulaklarımın bile ateş gibi yandığını hissedebiliyordum. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, sanki göğüs kafesimi parçalayıp dışarı çıkacaktı.
O bir katildi. Beni kaçıran, hayatımı mahveden adamdı. Ama az önce bana bakışı... "Çok güzelsin" deyişi... Ruhumun en derinindeki o asi kızın bile gardını düşürmüştü.
"Neler oluyor bana?" diye fısıldadım karanlığa. Yüzümdeki o yangın sönmek bilmiyordu.
