10. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Kar Korkusu Ve Keskin Sessizlik
10. BÖLÜM: KAR KOKUSU VE KESKİN SESSİZLİK
"Bazı sığınaklar sizi dünyadan korur, ama kendi içinizdeki fırtınadan asla kaçıramaz. Kar beyazı her şeyi örter derler; peki ya ruhumuzdaki o kara leke?"
Erzincan’ın keskin ayazı, cipin kapısı açıldığı an bir tokat gibi yüzüme çarptı. Karaman’ın soğuğuna benzemiyordu bu; daha çiğ, daha bıçak gibiydi. Yol boyunca daldığım o huzursuz uykudan, ciğerlerime dolan bu dondurucu havayla uyandım. Karşımızda, devasa çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, taştan ve koyu renkli ahşaptan yapılma görkemli bir villa duruyordu. Etrafta ne bir ışık ne de bir komşu vardı; sadece uçsuz bucaksız bir beyazlık ve gökyüzünde parlayan soğuk yıldızlar...
Barlas arabadan iner inmez yine yanımda bitti. Kapıyı açtı ve itiraz etmeme fırsat vermeden beni kucağına aldı.
"Barlas, kendim yürüyebilirim artık, gerçekten iyiyim," diye fısıldadım, karların üzerinde çatırtıyla ilerleyen adımlarının ritmine kapılarak.
"İyi olup olmadığına ben karar veririm Parla," dedi, sesi kış rüzgarıyla birleşip daha da sertleşerek. Beni göğsüne daha sıkı bastırdı. Kalbinin atışlarını kulağımda hissedebiliyordum; hızlıydı ama bir o kadar sarsılmaz. Otele girdiğimiz o ilk günkü gibi değildi bu taşıyış; bu sefer içinde öfke değil, adını koyamadığım, onun bile kendine itiraf edemediği bir korku vardı. Beni kaybetme korkusu.
İçeri girdiğimizde bizi geniş, şömineli bir salon karşıladı. Veysel hemen şömineye yönelip ateşi harlandırırken, Nisa elindeki çantalarla arkamızdan geliyordu. Barlas beni camın kenarındaki geniş, deri koltuğa bıraktı.
"Veysel, çevre güvenliğini kontrol et. Nisa, mutfağa bak, sıcak bir şeyler hazırla," diye emirlerini yağdırdı Barlas. Ceketini çıkarıp bir kenara attı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katladı. Odayı dolduran odun kokusu ve şöminenin çıtırtısı, dışarıdaki dondurucu sessizlikle tezat oluşturuyordu.
Barlas, önümde diz çöktü. Gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. O an, koridordaki o iki günlük bekleyişin yorgunluğunu, gözlerindeki o karanlık harelerde gördüm.
"Neden yaptın Parla?" diye sordu aniden. Sesi kısıktı ama bir o kadar da yakıcıydı. "Neden o arabadan çıkıp ateşe koştun? Sana mülküm dediğim için mi, yoksa ölmemi istemediğin için mi?"
Gururum bir ok gibi fırlamaya hazırdı ama göğsümdeki sızı ve Barlas’ın bu savunmasız hali beni susturdu.
"Ben sadece..." diye başladım, ama kelimeler boğazıma düğümlendi. "Ben sadece birinin daha benim yüzümden zarar görmesini istemedim. Özellikle de sen... Nilsu'yu kurtaran adamken."
Barlas bir süre sessiz kaldı. Elini uzatıp yanağımdaki bir saç telini yavaşça kulağımın arkasına itti. Dokunuşu canımı yakmıyordu ama kalbimin ritmini altüst etmeye yetiyordu.
"Bir daha sakın," dedi, sesi bir yemin gibi döküldü dudaklarından. "Bir daha sakın benim için kendini feda etme. Ben ölürsem sadece bir katil eksilir, ama sen ölürsen... ben yaşayan bir ölüye dönerim."
O an anladım ki, Erzincan’ın bu ıssız villası sadece düşmanlardan kaçtığımız bir yer değildi; burası, aramızdaki o kalın duvarların karlar gibi erimeye başladığı yer olacaktı.Şöminenin çıtırtıları odayı ısıtırken, mutfaktan gelen sesler evin ıssızlığını dağıtıyordu. Veysel, bir yandan ocağın başındaydı, bir yandan da Nisa’ya takılmadan duramıyordu.
"Bak sarı civciv, bu Erzincan’ın suyu serttir, adamı çarpar," dedi Veysel, elindeki tahta kaşığı havada sallayarak. "Sen en iyisi mutfaktan uzak dur, yanlışlıkla bir şeyi devirirsen Barlas abi beni bu karların içine gömer."
Nisa, tezgahın üzerindeki bardakları dizerken kaşlarını çattı ama gözlerindeki o parıltı her şeyi ele veriyordu. "Ay Veysel, sanki mutfak senin tapulu malın! Hem sen önce o elindeki kaşığı düzgün tut, çorba mı yapıyorsun yoksa boya mı belli değil. Hem ben olmasam sen bu villada kendi gölgenden korkarsın."
Veysel kahkahayı bastı. "Gölgemden mi? Ben senin o çatık kaşlarından korktuğum kadar kimseden korkmuyorum. Hadi, geç otur da yorulma, sonra 'Veysel bana bakmadı' diye şikayet etme."
Nisa, Veysel’in uzattığı havlu kağıdı kaparken hafifçe koluna vurdu. "Zorba! Tam bir zorbasın ama kabul et, bensiz bu mutfak çok tatsız olurdu."
Onların bu neşeli atışması salona kadar ulaşıyordu. Koltukta yarı uzanır halde onları dinlerken hafifçe gülümsedim. Ama boğazımdaki kuruluk dayanılmaz bir hale gelmişti. Barlas o sırada dışarıda bir telefon görüşmesi yapıyordu. Kimseyi rahatsız etmek istemedim; sadece bir bardak su alıp geri dönecektim.
Derin bir nefes alıp, ellerimi koltuğun kenarlarına dayayarak kendimi yukarı ittim. Ayaklarım yere değdiğinde dünya bir an için sallandı ama dengemi kurdum. Tam mutfağa doğru bir adım atmıştım ki, göğsümün tam ortasına, sanki biri kor gibi yanmış bir demiri saplamış gibi keskin bir ağrı girdi.
"Ah..." diye inledim, elimi gayriihtiyari kalbimin üzerine götürerek.
Acı o kadar ani ve o kadar yoğundu ki, nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki kalbim iki duvar arasına alınmıştı ve sıkılıyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, tutunacak bir yer aradım ama ellerim boşluğa düştü. Göğsümdeki o zonklama her kalp atışımda dalga dalga tüm vücuduma yayılmaya başladı.
"Parla!"
Nisa’nın mutfaktan gelen korku dolu çığlığını ve Veysel’in ayak seslerini duydum ama gözlerim kararmaya başlamıştı bile. Atışmalar kesilmiş, yerini yeniden o tanıdık korkuya bırakmıştı.Acı, göğsümün ortasında son bir kez zonklayıp yerini derin bir sızıya bıraktığında, Nisa ve Veysel çoktan yanımda bitmişti. Veysel kolumdan tutmak için uzandığında, titreyen ellerimi havaya kaldırıp onları durdurdum.
"İyiyim... Sadece anlık bir şeydi," dedim, sesimdeki güçsüzlüğü gizlemeye çalışarak. "Birden ayağa kalkınca dikişler zorladı galiba. İyiyim ben."
Barlas o sırada kapıdan içeri girdi. Telefonu cebine atarken bakışları doğrudan üzerime kilitlendi; yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağılır gibi oldu ama hemen kendini toparladı. "Masaya geçiyoruz," dedi, tartışmaya kapalı bir sesle.
Yemek masası, şöminenin ışığında oldukça zengin görünüyordu ama benim için üzerindeki her şey birer plastik maket gibiydi. Midem düğüm düğümdü. Barlas başköşeye, ben ise hemen yanına oturdum. Veysel ve Nisa karşı karşıya geçmişlerdi.
Veysel, tabağına bir şeyler alırken sesini alçaltıp Barlas’a döndü. "Abi, haberler pek iyi değil. Yankı, Karaman’daki depodan sonra iyice gözü dönmüş bir halde. Sınırı zorluyor. Bizim sevkiyat yollarından birine çökmeye çalıştığını duydum."
Barlas, elindeki çatalı masaya bırakıp arkasına yaslandı. Gözleri tehlikeli bir şekilde parlıyordu. "Yankı, boyundan büyük işlere kalkışmanın bedelini henüz ödemediğini sanıyor," dedi buz gibi bir sesle. "Sevkiyat yolları umurumda değil Veysel. O adamın asıl hedefi biziz. Buraya, Erzincan’a kadar gelmeye cesaret edemez ama yerimizi bulmak için her yolu deneyecektir. Özellikle de Yavuz’un borç senetlerini koz olarak kullanıyor."
"Adamın ne yapacağı belli olmaz abi," diye ekledi Veysel. "Psikopatın teki. Kendi adamlarını bile gözünü kırpmadan harcıyor."
Onlar Yankı’nın acımasızlığını, babamın bıraktığı o kirli borçları ve yaklaşan savaşı konuşurken ben sadece önümdeki boş tabağa bakıyordum. Nisa arada bir "Parla, bak bu çorba çok güzel olmuş, bir kaşık al," dese de kafamı sallamakla yetindim. Ağzıma giren her lokma, babamın ihanetiyle daha da acılaşacakmış gibi geliyordu.
Barlas’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Konuşmayı bir anlığına kesti. "Yemiyorsun," dedi. Bu bir soru değil, bir tespitti.
"Aç değilim," dedim, bakışlarımı masadan kaldırmadan.
"O tabak bitecek Parla," dedi Barlas, sesi masadaki tüm o gergin Yankı muhabbetini bıçak gibi kesti. "Güçsüz bir av, Yankı gibi sırtlanlar için en kolay hedeftir. Eğer o adama karşı durmak istiyorsan, önce ayakta kalmayı öğreneceksin."
Sessizlik odaya çöktü. Veysel ve Nisa birbirlerine bakarken, ben Barlas’ın o kapkara gözlerindeki inatla çarpışıyordum. O an anladım ki, Erzincan’ın bu karlı dağlarında sadece Yankı ile değil, Barlas’ın o demir disipliniyle de savaşacaktım.Barlas’ın emredici sesi kulaklarımda çınlıyordu ama midemdeki o amansız düğüm, itaat etmeme engel oluyordu. Gözlerimi tabağımdan kaldırıp ona baktım; bakışlarımda ne korku vardı ne de boyun eğmişlik, sadece sonsuz bir yorgunluk.
"Midem bulanıyor," dedim sesim titreyerek. "Yemeyeceğim."
Barlas bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama ben fırsat vermeden sandalyemi gürültüyle geriye itip masadan kalktım. Nisa arkamdan endişeyle "Parla?" diye seslendi ama durmadım. Salonun o ağır, Yankı ve kan kokulu havasından kaçarcasına koridora saptım ve kendimi en yakın lavaboya attım.
Kapıyı arkamdan kilitler kilitlemez lavabonun kenarlarına tutundum. Elleri titreyen o on iki yaşındaki kız çocuğuydum yine. Musluğu sonuna kadar açtım; suyun o gürültülü akışı, içimdeki feryatları bastırsın istedim. Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme çarptım ama tenimdeki o hayali kir çıkmıyordu.
Göğsümde bir ağrı vardı, evet, dikişlerim sızlıyordu ama asıl canımı yakan o değildi. Kalbimin tam üzerine çöken o koca kaya parçasıydı.
"Neden baba?" diye fısıldadım, aynadaki solgun ve gözleri dolmuş aksime bakarak. Hıçkırıklarım suyun sesine karıştı. "Neden bizi bir kumar masasında meze yaptın? Neden Nilsu’nun bedenindeki morlukların, benim ruhumdaki bu yaraların sebebi sensin?"
Gözyaşlarım musluktan akan suyla birleşip lavabo giderinden akıp giderken, kendimi aynada tanıyamıyordum. On iki yaşındaki o küçük Parla, annesinin ruhsuz bakışları altında Nilsu’yu korumaya çalışırken babasının ayılmasını bekliyordu. Şimdi ise on dokuz yaşında, bir katilin evinde, başka bir katilden kaçıyordu. Hepsi babam Yavuz yüzündendi. Onun içtiği her kadeh, attığı her zar bizim hayatımızı karartmıştı.
Barlas’ın Yankı ile ilgili söyledikleri beynimde yankılandı: "Yavuz’un borç senetlerini koz olarak kullanıyor." Babam bizi sadece geçmişte mahvetmemişti; geleceğimizi de o kirli kağıt parçalarına imza atarak satmıştı. Biz onun kızı değil, borçlarını kapatacak birer mülktük sadece.
Hıçkırıklarım şiddetlendiğinde ellerimle ağzımı kapattım. Barlas’ın ya da Veysel’in duymasını istemiyordum. Bu zayıflığı onlara göstermeyecektim. Ama içimdeki o küçük kız, babasının yolunu gözleyen o çocuk, şimdi o adamın ölmesi için tanrıya yalvarıyordu. Acım dikişlerimde değil, babamın bana bıraktığı o koca hayal kırıklığındaydı.Aynadaki yabancıya son bir kez bakıp yüzümdeki ıslaklığı sertçe sildim. Gözlerimin kızarıklığını soğuk suyla yatıştırmaya çalışsam da ruhumdaki yangını söndürmek o kadar kolay değildi. Musluğu kapattığımda odadaki o gürültülü sessizlik yeniden üzerime çöktü. Kapının kilidini yavaşça çevirdim; metalik ses koridorda yankılanırken kendimi yeniden o evin soğuk gerçekliğine hazırladım.
Lavabodan çıkıp ağır adımlarla merdivenlerin başına geldim. Korkuluklara tutunurken göğsümdeki sızı kendini hatırlattı ama artık ona aldırış etmiyordum. Basamakları birer birer inerken, aşağıdan gelen odun çıtırtıları ve odayı kaplayan o gergin sessizlik beni karşıladı.
Aşağı indiğimde şömine hala gürül gürül yanıyordu. Barlas masadan kalkmış, pencerenin önünde karların örttüğü karanlığa bakıyordu. Veysel ve Nisa masayı toplamaya başlamışlardı ama ben içeri girdiğimde hepsi durup bana baktı. Nisa’nın gözlerindeki o şefkatli endişe canımı yaktı; beni anlamasını, acımı görmesini istemiyordum.
Barlas, ayak seslerimi duyunca yavaşça arkasına döndü. Bakışları yüzümde gezindi, ağlamış olduğumu anlamaması imkansızdı. Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece odayı dolduran o baskın varlığıyla orada durdu. Babamın yıktığı dünyada, şimdi onun gölgesine sığınmış olmak canımı yaksa da, merdivenlerin son basamağından inip salonun ortasına, o ateşin sıcaklığına doğru yürüdüm. Artık kaçacak bir yerim yoktu; bu dağ başında, bu yabancı villada, geçmişimin gölgeleriyle baş başaydım.Gecenin zifiri karanlığı Erzincan’ın karlı dağlarını yutmuş, villanın içindeki şömine sadece solgun küllerin çıtırtısıyla can çekişiyordu. Barlas, Veysel ve Nisa derin bir uykunun kollarındayken; ben, babamın bıraktığı o hayaletlerle boğuşmaktan yorgun düşmüş bir halde kanepede sızıp kalmıştım.
Evin içindeki o huzurlu sessizlik, aniden ağzıma kapanan sert ve nasırlı bir el ile paramparça oldu.
Gözlerimi dehşetle açtığımda, odanın içindeki loş ışıkta parlayan soğuk bir namlunun şakağıma dayandığını hissettim. Çığlık atmak istedim ama ağzımdaki el bir mengene gibi sıktı dudaklarımı. Burnuma dolan o ağır, küf ve ucuz tütün kokusu Barlas’a ait değildi. Bu ölümün kokusuydu.
"Şşşt... Sakın sesini çıkarma küçük hanım," diye fısıldadı karanlığın içinden bir ses. Bu ses, depoda duyduğum o vahşi sesin ta kendisiydi. Yankı.
Beni hırpalayarak ayağa kaldırdığında göğsümdeki dikişler patlayacak gibi yandı, acıyla inledim ama umurunda bile değildi. Beni arka kapıdan, karların içine doğru sürüklerken villanın o güvenli duvarları hızla uzaklaştı. Ayaklarım karda iz bırakırken, soğuk tenimi bir bıçak gibi kesti.
Evin biraz uzağında bekleyen siyah, eski bir minibüsün kapısı gürültüyle açıldı. Yankı beni içeri savurduğunda başım koltuğun kenarına çarptı. O da yanıma binip kapıyı hızla kapattı. Karanlıkta yüzünü ilk kez bu kadar yakından gördüm; yanağındaki derin yara izi ve gözlerindeki o saf nefret tüylerimi ürpertti.
Bana bakmıyordu bile. Bakışları, villanın kar altındaki sessiz karaltısına dikilmişti.
"Seninle bir derdim yok Parla," dedi, sesinde buz gibi bir kinle. "Sen sadece bir piyonsun. Babana olan borcun ya da güzelliğin umurumda değil. Benim derdim, o tepedeki celladınla. Barlas Akçöl benden en değerli şeyimi aldı; şimdi ben de ona, değer verdiği her şeyi yavaş yavaş elinden alacağım."
Minibüs, karları savurarak uçurumun kenarındaki ıssız yola doğru hareket etti.
"Ben Barlas ın mülkü değilim," diye mırıldandım güçlükle, gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımda donarken.
Yankı acı bir kahkaha attı. "Mülk değilsin ama onun tek zayıf noktasısın. Ve Barlas zayıf noktalarını korumayı bilmez, onları sadece yok eder. Bakalım seni kurtarmak için nelerden vazgeçecek."
Araç hızlandıkça villanın ışıkları tamamen kayboldu. Şimdi karanlığın ve düşmanın ellerindeydim. Barlas uyandığında, mülkünün değil, ruhunun bir parçasının eksildiğini anlayacaktı. Ama o an geldiğinde, Yankı’nın oyunu çoktan başlamış olacaktı.
