7. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı

Geri Dönüşün Soğukluğu

Duru .

7. BÖLÜM: GERİ DÖNÜŞÜN SOĞUKLUĞU
"Bazı otel odaları sadece uyunacak bir yer değildir; bazen ruhunun en karanlık itiraflarını bir yastık altına gizleyip oradan bir yabancı gibi çıkıp gitmektir."
Güneş, Denizli’nin puslu sabahına uyanırken ben çoktan uyanmış, yatağın kenarında oturmuş dışarıyı izliyordum. Gece... Odanın o ağır, elektrik yüklü sessizliği zihnimde dönüp duruyordu. Barlas’ın alnı alnımdayken hissettiğim o yakıcı sıcaklık, söylediklerinin buz gibi gerçekliğiyle çarpışmıştı. Bir katildi. Soğukkanlı, profesyonel ve ürkütücü derecede güçlü. Ama aynı zamanda, darmadağın olmuş hayatımın ortasında beni ayakta tutan tek dayanaktı. Bu çelişki, kalbimin üzerinde kurşun bir ağırlık gibi duruyordu.
Barlas, hiçbir şey olmamış gibi hazırlandı. Yüzündeki o sarsılmaz maske geri gelmişti. "Gidiyoruz," dedi sadece. Ceketini omuzlarıma bıraktığında, kokusuyla tekrar sarmalanmak içimdeki o tuhaf teslimiyet duygusunu tetikledi. Kendimden nefret ediyordum; kardeşimi bu halde bırakıp, celladımla birlikte o karanlık eve dönmek zorunda olduğum için.
Denizli-Karaman yolu boyunca tek kelime etmedik. Yol kenarındaki ağaçlar, tıpkı hayatım gibi hızla geçmişe karışıyordu. Ben kimdim? Nilsu’nun kahraman ablası mı, yoksa bir barın tezgahından alınıp bir suç imparatorluğunun gölgesine sığınan o zavallı garson mu?
Karaman’daki o dağ kulübesine vardığımızda, karın beyazlığı her yeri kaplamıştı. Kapıyı açtığımızda bizi karşılayan manzara, dışarıdaki dondurucu havanın aksine şaşırtıcı derecede sıcaktı.
Veysel, şöminenin başında Nisa’ya bir şeyler anlatıyor, Nisa ise elindeki yastıkla ona vurmaya çalışıyordu.
"Bak diyorum sana sarı civciv, o kaşlarını öyle çattığında çok çirkin oluyorsun" diyordu Veysel, kahkahalar atarak. "Hadi, ye şu meyveyi de vitamin al. Yoksa patron beni 'civcivi besleyememişsin' diye kapının önüne koyar."
Nisa, Veysel’in uzattığı elmayı iterken gülümsedi. "Ay yeter Veysel! Beni beslemeyi bırak da git kendine bir hobi bul. Hem ben iyiyim, bak ayağa bile kalkabiliyorum artık."
"Kalkma, otur oturduğun yerde!" diye atıldı Veysel, bir anda ciddileşip Nisa’nın omuzlarından bastırarak onu koltuğa geri oturttu. "Senin o narin bünyen Karaman’ın ayazına gelmez. Otur yoksa seni bu koltuğa bağlarım, yemin ederim yaparım."
Nisa gözlerini devirdi ama yüzündeki o taze gülümseme her şeyi anlatıyordu. "Zorba! Tam bir zorbasın Veysel!"
Barlas içeri girdiğinde ikisi de aniden toparlandı. Veysel ayağa kalkıp Barlas’a bir rapor verir gibi başıyla selam verdi. "Hoş geldiniz abi. Her şey yolunda, civciv de hayatta."
Barlas sadece başıyla onayladı ama gözleri bir anlığına benim üzerimde durdu. Nisa hemen yanıma koşup bana sarıldı. "Parla! Çok şükür... Kardeşin nasıl? Konuştun mu?"
"İyi," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Daha iyi olacak."
Nisa’ya sarılırken gözüm Veysel’e takıldı. O muzip adamın bakışlarında, Nisa’ya bakarken gördüğüm o farklı parıltı... Belki de bu cehennemin ortasında tek yanan biz değildik.
Barlas camın kenarına geçip dışarıdaki karlı ormana baktı. "Dinlenin," dedi buz gibi bir sesle. "Fırtına yaklaşıyor. Ve bu seferki sadece kar fırtınası olmayacak."Akşamın karanlığı kulübenin pencerelerine bir perde gibi inerken, şömineden yükselen çıtırtılar odadaki tek sesti. Veysel, bir şekilde mutfaktan harikalar yaratmış, masayı donatmıştı. Ancak masadaki hava, dışarıdaki kardan daha ağırdı.
Nisa, Veysel’in tabağına fazladan koyduğu köfteleri çatallarken ona ters bir bakış attı. "Veysel, ben bir insanım, farkındasın değil mi? Doydum diyorum, hala tabağıma bir şeyler atıyorsun. Beni Karaman’ın en şişman civcivi mi yapmaya çalışıyorsun?"
Veysel, ağzına bir lokma atmadan önce sırıttı. "Şişman değil, 'sağlıklı' civciv diyelim biz ona. Bak, yanaklarına renk geldi. Hem fena mı? Yarın öbür gün kaçmaya kalksan, ağır olduğun için seni yakalamam daha kolay olur."
Nisa elindeki çatalı masaya bıraktı. "Kaçmaya kalksam senin ruhun bile duymaz be! Hem sen önce kendi omuzlarına bak, Barlas ın yanında durmaktan kaskatı kesilmişsin. Biraz gevşe."
Veysel bir anlığına Barlas’a kaçamak bir bakış attı, sonra sesini alçaltıp Nisa’ya eğildi. "Gevşersem patron beni Karaman kalesinden aşağı atar, biliyorsun. Sen yemeğini ye, çeneni değil."
Ben ise tabağımdaki yemeğe dokunmamıştım bile. Zihnim hala Denizli’deki hastane koridorunda ve otel odasındaki o tehlikeli yakınlıktaydı. Barlas, masanın başında, her zamanki gibi sessiz ve otoriter oturuyordu. Tek bir lokma bile yememiş, sadece önündeki bardağa odaklanmıştı.
"Yemiyorsun," dedi Barlas aniden. Sesi masadaki o küçük atışmayı bıçak gibi kesti.
"İştahım yok," dedim kısık bir sesle. "Kardeşim hastanede yatarken burada ziyafet çekmek ağır geliyor."
Barlas bardağını masaya bıraktı. Gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. "Eğer burada hayatta kalmak istiyorsan, o vicdanını biraz susturmayı öğrenmelisin Parla. Güçsüz bir beden, zayıf bir zihin demektir. Ve önümüzdeki günlerde zayıflığa yer yok."
"Senin için söylemesi kolay," dedim, sesimdeki öfke aniden parlayarak. "Senin vicdanın, öldürdüğün adamlarla birlikte gömülmüş olabilir. Ama benimki hala sızlıyor."
Veysel ve Nisa arasındaki o neşeli hava bir anda söndü. Veysel, Nisa’nın elini masanın altından hafifçe sıktı, sanki onu bu gerginlikten korumak istiyormuş gibi.
Barlas ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp tam arkamda durdu. Eğilip kulağıma doğru fısıldadığında, sıcak nefesi tek omzu açık tişörtümün altındaki tenimi yine o tanıdık yangınla kavurdu.
"Sana o otel odasında ne demiştim? Benim elimdeki kan senin beyazını kirletir. Eğer kirletilmek istemiyorsan, o tabağı bitir ve yarınki fırtınaya hazırlan. Çünkü baban sadece kaçmadı Parla... Baban, Karaman’daki alacaklılarına senin yerini sattı."
Duyduğum şeyle kanım dondu. Babam... Kendi kızını, hayatını kurtarmak için bir kez daha masaya sürmüştü.
Barlas odadan çıkarken, Veysel hemen söze girdi. "Hadi sarı civciv, sen odaya geç. Ben de buraları toparlayayım."
Nisa kolumdan tuttu. "Parla... Korkma. Biz buradayız."
Ama ben biliyordum; Karaman’ın bu ıssız dağlarında, peşimdeki gölgeler artık sadece Barlas’ın düşmanları değildi. Kendi kanımdan olan adamın sattığı bir can feda edilmek üzereydi.Gece yarısı, rüzgarın kulübenin tahtalarını zorlayan uğultusuyla ikiye bölündü. Babamın beni bir kez daha sattığı gerçeği, içimde Nilsu’nun morluklarından daha derin bir yara açmıştı. Yatağın içinde bir sağa bir sola dönüyor, Barlas’ın o buz gibi fısıltısını zihnimden atamıyordum.
Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım beni koridora, salonun loş ışığına sürükledi. Şöminenin közleri hala turuncu bir kor halindeydi. Barlas, koltukta oturmuş, elindeki tabancayı temizliyordu. Üzerinde sadece siyah bir atlet vardı ve omzundaki sargı hafifçe kanlanmıştı.
"Uyuyamadın," dedi, başını bile kaldırmadan. Silahın parçalarını birleştirirken çıkan o metalik ses, gecenin sessizliğinde yankılandı.
"Babam..." dedim, sesim çatallanarak. "Bunu gerçekten yapmış olabilir mi? Kendi kızını, bir kumar borcu için bu adamların önüne atar mı?"
Barlas silahı masaya bıraktı ve ayağa kalktı. Adımları bir avcı kadar sessizdi. Tam karşımda durduğunda, tek omzumdan kayan tişörtümün altındaki titreyen bedenimi izledi. "Senin baban, masada kaybedeceği hiçbir şey kalmadığında ruhunu bile satacak bir adam Parla. Bunu en iyi senin bilmen gerekirdi."
Gözlerim doldu. "Ben sadece bir mal mıyım? Herkesin üzerinde pazarlık yaptığı, elden ele dolaşan bir eşya mı?"
Barlas aniden çenemi kavradı, başımı yukarı kaldırdı. Gözlerindeki o vahşi ama korumacı parıltı tekrar ortaya çıkmıştı. "Benim olduğun sürece, kimse senin üzerine fiyat biçemez. Sen benim en tehlikeli mülkümsün Parla. Ve ben, mülküme dokunan elleri kırmaktan asla çekinmem."
O an, aramızdaki o görünmez ip gerildi. Korkuyla karışık bir çekim gücü beni ona doğru itti. Barlas’ın eli çenemden ensemdeki saçlarıma kaydı, beni kendine biraz daha çekti. Nefesi dudaklarımda geziniyordu.
Tam o sırada, dışarıdaki karların üzerinde bir çıtırtı duyuldu. Veysel’in sesi koridorda yankılandı: "Abi! Hareketlilik var, ormanın girişinde ışıklar görüyorum!"
Barlas beni aniden bıraktı ve silahını kavradı. O yumuşayan bakışları bir saniyede yerini öldürmeye hazır bir celladın donukluğuna bıraktı.
"Nisa’yı al ve bodrumdaki güvenli odaya geç!" diye kükredi Barlas.
"Barlas, dikkat et!" diye bağırdım arkasından.
Veysel, Nisa’yı kolundan tutmuş, merdivenlere doğru çekiştiriyordu. Nisa’nın yüzü kireç gibiydi. "Korkma sarı civciv, abin burada," dedi Veysel, belindeki iki silahı da çıkarırken. Nisa’nın alnına hızlıca bir öpücük kondurdu ve onu bana doğru itti. "Hadi Parla, götür onu!"
Bodruma inerken arkamızdan gelen ilk silah sesi, Karaman’ın sessizliğini parçaladı. Babamın alacaklıları gelmişti. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Karşılarında sadece borçlu bir adamın kızı değil, Barlas Akçöl’ün koruması altındaki bir kadın Bodrumun soğuk ve rutubetli duvarları arasında, yukarıdan gelen silah sesleri ve Barlas’ın kükreyen emirleri yankılanırken, Nisa ile birbirimize kenetlenmiş bir halde köşedeki minderlerin üzerine çökmüştük. Her patlama sesinde Nisa biraz daha sarsılıyor, parmaklarını avuç içlerime geçiriyordu.
"Geçecek Nisa, dayan," diye fısıldadım, ama kendi sesim bile kulaklarıma yabancı geliyordu.
Nisa, başını dizlerine yasladı ve derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o saf korku, yerini tuhaf bir itirafa bırakmaya başladı. "Parla..." dedi fısıldayarak. "Az önce Veysel beni korumak için önüme atladığında, o alnımdan öptüğü an... içimde bir şeyler koptu. Galiba ben Veysel’den hoşlanmaya başladım."
Şaşkınlıkla ona baktım. Ölüm kapımızdayken, o sarı civciv kendi baharını yaşıyordu. "Nisa, şu an sırası mı?" diyecek oldum ama yüzündeki o masumiyet susturdu beni. "O çok farklı Parla. Alaycı, vurdumduymaz ama... sanki dünya üzerime yıkılsa beni o enkazın altından çıkaracakmış gibi hissettiriyor. Korkmuyorum o yanımdayken."
Hafifçe gülümsedim ama benim içimdeki fırtına çok daha yıkıcıydı. Nisa’nın hissettiği o temiz duygu, benim Barlas’a karşı beslediğim o karanlık çekimle taban tabana zıttı.
"Ben senin kadar şanslı değilim Nisa," dedim, bakışlarımı yerdeki çatlaklara dikerek. "Benim içimdeki her şey paramparça. Barlas... O adamın bana bakışları, o 'güzelsin' deyişi, beni koruması... Evet, bir yanı beni kendine çekiyor ama kendi gururuma bazı şeyleri yediremiyorum."
Nisa merakla yüzüme baktı. "Neyi Parla?"
"Ben bir garsonum, Nisa. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, kardeşini o evden kurtarmaya yemin etmiş bir kadınım. Şimdi ise beni kaçıran, önümde adam vuran, her şeyi parası ve gücüyle çözen bir adamın 'mülkü' olmayı kabul edemiyorum. Kalbim ona doğru koşmak istese de, gururum buna engel oluyor. Bir katile aşık olmak... Bu, kendime ihanet etmek gibi geliyor."
Yukarıdan büyük bir gürültü geldi; sanki kapı kırılmıştı. Veysel’in "Abi, sağdan geliyorlar!" diye bağırdığını duyduk.
Nisa elini kalbine koydu. "Aşk bazen gurur dinlemez Parla. Hele ki bu cehennemde."
O an anladım ki, dışarıdaki kurşunlar bizi öldürmese bile, bu evin içindeki duygular bizi çoktan esir almıştı. Nisa celladının yardımcısına, ben ise bizzat celladıma tutuluyordum.
Tam o sırada bodrumun kapısı sertçe sarsıldı. İçeriden kilitliydi ama dışarıdaki darbeler kapıyı zorluyordu. Barlas mıydı yoksa babamın sattığı o adamlardan biri mi?
Bodrumun kapısı omuz darbesiyle sarsıldı ve kilit gıcırtıyla döndü. Nefesimi tutup Nisa’nın elini daha sıkı sıktım. Ancak kapı açıldığında karşımızda omuzları çökmüş, yüzü barut isiyle kararmış Veysel’i gördük. Elindeki silahın namlusundan hala ince bir duman tütüyordu.
"Gitmeye çalışıyorlar ama bitmedi," dedi Veysel, sesi her zamankinden daha kısık ve yorgundu. Bakışları bir an Nisa’nın üzerinde durdu, o sert ifadesi bir saniye için yumuşadı. "Sakın buradan çıkmayın. Barlas dışarıda, bahçeyi temizliyor. Ben kapıdayım. Ne duyarsanız duyun, kapıyı arkadan tekrar kilitleyin."
Kapı kapandı, kilit sesi tekrar yankılandı. Korku ve yorgunluğun getirdiği o ağır bitkinlik, sığındığımız bu soğuk köşede bizi uykunun kollarına bıraktı.
Karanlık bir ormanın ortasındaydım. Ayağımda siyah taytım, üzerimde o tek omzu kayan tişörtümle koşuyordum. Ayaklarımın altındaki kar değil, kurumuş kandı. Arkamdan gelen ağır adımları duyuyordum. Barlas değil, babamdı bu gelen. Elinde bir deste kumar kağıdıyla beni bir masaya fırlattı.
Masanın diğer ucunda Barlas oturuyordu. "Kaç para?" diye sordu Barlas, sesi bir mezar sessizliğinde yankılandı. Babam gülerek beni işaret etti. Barlas elindeki silahı masaya bıraktı, sonra bana uzanıp bileğimi öyle sert sıktı ki kemiklerimin çıtırtısını duydum. "Artık benimsin," dedi. Ama yüzü bir anda Refik’in kanlı yüzüne dönüştü. "Seni ben öldürdüm Parla, celladına aşık olduğun gün öldün sen."
Nefes alamıyordum. Boğazımda bir el, ciğerlerimde ise sönmeyen bir yangın vardı. Barlas’ın "Lanet olsun, çok güzelsin" deyişi kulaklarımda bir çığlığa dönüştü.
"Hayır!" diyerek sıçradım yerimden.
Ter içinde kalmıştım, göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bodrumun o nemli havası yüzüme çarptığında nerede olduğumu anladım. Kabus... Sadece bir kabustu ama bıraktığı his gerçek bir yaradan daha derindi. Yüzümü ellerimin arasına aldım, yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum.
"Kendine gel Parla," diye fısıldadım kendi kendime. "Seni bir eşya gibi satan babanla, seni bir mülk gibi sahiplenen bu adam arasında hiçbir fark yok. Bu durumu nasıl kendine yedirirsin? Nasıl olur da o katilin dokunuşunu özlersin?"
Gururum, içimdeki o zayıf kadını tokatlıyordu sanki. Bir garsondun sen, onurluydun; şimdi ise bir suçlunun korumasına muhtaç, onun bir cümlesiyle kızaran zavallı bir esir... Bu düşünce midemi bulandırıyordu.
"Parla?"
Nisa’nın uykulu ve endişeli sesi karanlıkta yankılandı. O da sıçrayışımla uyanmıştı. Yanıma yaklaşıp elini omzuma koydu. "Yine mi o? Yine mi kötü bir şey gördün?"
"Geçmiyor Nisa," dedim, sesimdeki o kırık tonu gizleyemeyerek. "Uyansam da geçmiyor. Ben bu hayata, bu adama, kendimin bu haline alışamıyorum. Gururum nefesimi kesiyor."
Nisa sessizce bana sarıldı. Yukarıda, Barlas’ın ağır adımlarının sesini duyabiliyorduk. Tehlike dışarıda bitmiş olabilirdi ama benim içimdeki savaş yeni başlıyordu.