15. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Zehirli Boşluk
15. BÖLÜM: ZEHİRLİ BOŞLUK
"Bazen beden, ruhun taşıyamadığı yükü kusmak ister. İçindeki o devasa boşluk, sadece açlıktan değil, kaybedilenlerin bıraktığı o soğuk sessizliktendir."
Gece yarısının o dumanlı havası, shot bardaklarının yakıcılığı ve kahkahaların tınısı yavaş yavaş silinirken, odadaki şömine sönmeye yüz tutmuştu. Barlas’ın kolu hala belimdeydi, sıcaklığı tenimi yakıyordu ama içimde bir yerlerde fırtına kopmak üzereydi.
Birden, midemin derinliklerinden gelen o keskin bulantı boğazıma kadar tırmandı. Dünyanın ekseni kaymış, odadaki eşyalar üzerime doğru eğilmeye başlamıştı. Barlas’ın az önceki o fısıltısı kulağımda yankılanırken, dengemi sağlamak için sehpanın kenarına tutundum.
"Parla? İyi misin?" Barlas’ın sesi anında o korumacı, sert tonuna geri dönmüştü. Elini alnıma koydu. "Rengin kireç gibi oldu."
Cevap veremedim. Sadece ağzımı elimle kapatıp hızla ayağa kalktım. Nisa ve Veysel’in şaşkın bakışları arasında banyoya doğru koştum. Kapıyı arkamdan kilitleyip klozete kapandığımda, bedenimin sarsıla sarsıla boşaldığını hissettim. Ama çıkan tek şey safra ve o yakıcı alkoldü.
Dakikalarca orada, o soğuk zeminde kaldım. Alnım mermere dayalı, nefes almaya çalışıyordum. O an fark ettim... Nilsu’nun o depodaki son anından beri, babamın ölüm haberinden beri ağzıma tek bir lokma koymamıştım. Midenin kazınması, yerini uyuşuk bir ağrıya bırakmıştı. Günlerdir sadece acı, kahve ve şimdi de o shotları içmiştim. Bedenim artık iflas bayrağını çekiyordu.
Kapı iki kez sertçe vuruldu. "Parla! Aç şu kapıyı!" Barlas’ın emreden sesi, endişeyle harmanlanmıştı.
Kilidi titreyen parmaklarımla açtım. Barlas içeri dalar dalmaz beni yerden kucağına aldı. Sanki bir tüy kadar hafifmişim gibi beni banyonun tezgahına oturttu. Yüzümü soğuk suyla yıkadı, elleri her zamankinden daha nazikti.
"Sen en son ne zaman yemek yedin?" diye sordu, gözlerimin içine bakarak. Sesi bu kez azarlamıyordu, sadece cevabı biliyormuş gibi bir hüzün vardı içinde.
"Hatırlamıyorum..." diye fısıldadım. "Nilsu’dan beri... sanırım hiçbir şey yemedim."
Barlas’ın çenesi kasıldı, dişlerini sıktığını görebiliyordum. Arkasını dönüp kapıdaki Veysel’e bağırdı: "Veysel! Hemen mutfağa in, ne varsa hazırla! Nisa, sen de sıcak bir şeyler yap. Parla bayılmak üzere!"
İç Dünyamdaki Bitkinlik
Barlas beni kucağında yatağa taşırken, başım omzuna düştü. O kadar güçsüzdüm ki, kollarımı boynuna dolayacak mecalim bile yoktu. Kardeşimi kaybetmenin acısı, babamın ölümü ve Yankı’nın o bitmek bilmeyen gölgesi... Ruhum açlıktan değil, bu kederden eriyip gidiyordu.
"Beni böyle görmeni istemiyorum," diye mırıldandım gözlerimi kapatırken. "Zayıf, muhtaç..."
Barlas beni yatağa yatırıp üzerimi örttü. Yanıma oturdu ve elimi avuçlarının içine aldı. "Sen zayıf değilsin Parla. Sen sadece çok fazla ağır yük taşıdın. Ama buradayım. Yemek yiyeceksin, güçleneceksin... Çünkü Yankı’nın sonunu birlikte getireceğiz. Sen ayakta durmazsan, bu intikam eksik kalır."
Aşağıdan gelen tencere tava sesleri, Nisa’nın telaşlı mırıldanmaları odaya kadar ulaşıyordu. Muğla’nın bu ıssız evinde, ölümün ve kanın gölgesinde, Barlas beni zorla hayata döndürmeye çalışıyordu. Ben onun mülküydüm, evet; ama o mülkün her bir zerresi için dünyayı yakmaya hazır olduğunu bir kez daha anlamıştım.Sarsıntılar durmak bilmiyordu. Barlas beni yatağa yatırmış olsa da midemdeki o amansız düğüm çözülmüyordu. Yeniden doğruldum, öğürmelerim odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesiyordu. Barlas, çaresizce sırtımı sıvazlamaya çalışsa da dokunuşu bile o an ağır geliyordu.
"Barlas, çık... Lütfen," diye inledim, sesim çatallaşarak. "Beni böyle görme."
Barlas’ın çenesi kasıldı, gözlerinde öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı. O, dünyayı yakıp yıkabilirdi ama içimdeki bu fiziksel ve ruhsal yıkımı durduramıyordu. Veysel kapı eşiğinde, elinde bir bardak suyla donup kalmıştı.
"Çıkın dışarı!" diye kükredi Barlas aniden. Veysel’e değil, sanki kendi acizliğine bağırıyordu. "Nisa! Buraya gel, hemen!"
Barlas ve Veysel, ağır adımlarla odadan çıktılar. Kapı kapandığında Barlas’ın koridorda bir duvara yumruk attığını, o tok sesi duydum. O an sadece Nisa ve ben kalmıştık.
Nisa, elinde ılık bir bezle yanıma çöktü. Saçlarımı nazikçe arkaya topladı, yüzümü sildi. "Tamam canım, geçti... Hepsi dışarı çıkacak, o zehir de o acı da..." dedi yumuşacık bir sesle.
"Nisa, ölüyorum sanırım," diye fısıldadım, başımı omzuna yaslayarak. "Babam, Nilsu... Midem değil, ruhum kusuyor sanki."
Nisa beni göğsüne bastırdı, saçlarımı okşadı. "Ölmüyorsun Parla. Sadece boşalman gerekiyor. Günlerdir içine attığın her şey, o yediğin içtiğin ne varsa bedenine ağır geldi. Bak, Barlas dışarıda kaplan gibi dönüp duruyor. Seni böyle görmeye dayanamıyor çünkü onun tek zayıf noktası sensin."
İç Dünyamdaki Arınma
Nisa’nın dizlerinde, o soğuk terler dökülürken fark ettim. Barlas’ın o sert, mülkiyetçi aşkı beni ayakta tutuyordu ama Nisa’nın bu kadınsı şefkati beni iyileştiriyordu. Kustuğum her lokma, sanki Yankı’nın üzerimize bıraktığı o kirli el izlerini de söküp atıyordu.
Aşağıdan Barlas’ın Veysel’e alçak sesle ama hiddetle talimat verdiğini duyuyordum: "Doktoru ara Veysel! Gerekirse şehri ayağa kaldır ama o kadını iyileştirecek birini bul!"
Yavaş yavaş sakinleştim. Bulantı yerini derin bir halsizliğe, o halsizlik ise ağır bir uykuya bıraktı. Nisa beni yavaşça yastığa yatırdı, üzerimi örttü. Odanın kapısı hafifçe aralandı; Barlas’ın gölgesi içeri sızdı. İçeri girmeye cesaret edemiyor gibiydi, sadece nefes alışımı dinliyordu.İki hafta... Dile kolay, kalbe ağır iki koca hafta geçmişti. Muğla’nın o hırçın denizi durulmuştu ama benim içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Babamın cenazesi Barlas’ın adamları tarafından sessizce kaldırılmış, Nilsu’nun toprağı ise zihnimde hiç kurumamıştı. Ama asıl garip olan, o gece başlayan bulantıların bir türlü geçmemesiydi. Nisa’nın yaptığı çorbalar, Veysel’in getirdiği bitki çayları; hiçbiri kar etmiyordu.
Evin salonunda, Barlas camın önünde durmuş dışarıyı izliyordu. Sırtı bir duvar gibi sertti. Veysel köşede telefonla konuşuyor, Nisa ise yanımda, yüzümdeki solgunluğa endişeyle bakıyordu. Barlas sonunda dayanamayıp şehirden bir doktor getirtmişti.
Doktor, çantasını kapatıp gözlüklerini düzelttiğinde odadaki hava bir anda ağırlaştı. Barlas yavaşça arkasına döndü, gözleri doktorun üzerindeydi.
"Nesi var?" dedi Barlas, sesi bir infaz emri kadar soğuktu. "İki haftadır düzelemedi. Zehirlendi mi, travma mı, neyse söyle."
Yaşlı doktor boğazını temizledi, bakışlarını benden Barlas’a çevirdi. "Zehirlenme değil Barlas Bey. Parla Hanım’ın bünyesi son zamanlarda çok sarsılmış, evet... Ama bulantıların asıl sebebi biyolojik."
Kalbim boğazımda atmaya başladı. Nisa elimi sımsıkı tuttu.
"Parla Hanım yaklaşık iki haftalık hamile," dedi doktor sessizce.
O an sanki zaman durdu. Salonun ortasına bir bomba düşmüş gibi her şey sessizliğe gömüldü. Hamileydim... O karanlık depoda, birbirimizin acısında boğulduğumuz o gece, bu yıkımın ortasında küçük bir can filizlenmişti.
Barlas’ın yüzü önce kireç gibi bembeyaz oldu, sonra korkunç bir öfkeyle kızardı. Gözlerindeki o ifadeyi daha önce hiç görmemiştim; bu saf bir nefret değil, kontrolünü kaybetmiş bir adamın dehşetiydi.
"Ne dedin sen?" diye gürledi Barlas. Adımları doktorun üzerine doğru birer balyoz gibi indi. "Hamile mi?"
"Evet, tahliller net..."
Barlas bir an bana baktı. Bakışlarında ne bir sevgi ne de bir şefkat vardı. Sanki ben ona dünyanın en büyük ihanetini yapmışım gibi bakıyordu. Elini yanındaki sehpaya vurdu, vazo büyük bir gürültüyle parçalandı.
"OLMAZ!" diye bağırdı Barlas. Sesi evin temelini sarstı. "Bu savaşın ortasında, Yankı ensemizdeyken, her gün bir cenaze kaldırırken bir de çocukla mı uğraşacağım? Ben baba falan olamam! Ben katilim Parla, anlıyor musun? Benim soyumdan gelen ancak ölüm getirir!"
"Barlas, dur..." diye kekeledi Veysel, araya girmeye çalışarak.
"Kes sesini Veysel!" Barlas kapıya doğru yöneldi. Ceketini yerdeki cam kırıklarının üzerinden çekip aldı. Kapıyı açmadan önce son bir kez bana döndü; bakışları bir bıçak gibi karnıma saplandı. "O çocuğu istemiyorum. Onu bu cehenneme ortak etmeyeceksin. Sakın!"
Kapıyı öyle bir şiddetle çarptı ki, duvardaki tablolar yere düştü. Saniyeler sonra dışarıda Barlas’ın arabasının motor sesi yankılandı ve lastikleri yakarak evden uzaklaştı.
İç Dünyamdaki Issızlık
Nisa yanıma çöküp bana sarıldı ama ben hiçbir şey hissetmiyordum. Ellerim istemsizce karnıma gitti. Orada, bu kederin, bu kanın ve bu nefretin ortasında küçük bir mucize vardı. Ama o mucizenin babası, onu bir "lanet" olarak görüyordu.
Barlas gitmişti. Beni bu haberle, bu yeni canla ve bitmek bilmeyen korkularımla baş başa bırakıp karanlığa karışmıştı. Kalbim acıyordu; ama bu seferki acı babamın ya da Nilsu'nunki gibi değildi. Bu, sevilmeyen bir kadının, istenmeyen bir evladın sessiz feryadıydı.Nisa ve Veysel’in teselli dolu bakışlarını arkamda bırakarak odama çekildim. Saatlerce yatağın kenarında, ellerim karnımın üzerinde oturdum. Bu his... İçimde bir canın büyümesi, bu kadar ölümün ve kanın ortasında bana dünyanın en ağır şakası gibi geliyordu. Barlas’ın o "İstemiyorum!" diye giren kükreyişi kulaklarımda bir ur gibi büyüyordu.
Gece yarısı, evin içindeki sessizlik dayanılmaz bir hal aldığında vestiyerden siyah paltomu üzerime geçirdim. Nisa salonda uyuyakalmıştı, Veysel ise bahçede sigara içiyordu; beni görmelerine izin vermeden arka kapıdan süzüldüm. Muğla'nın serin gece havası yüzüme çarptığında tek bir amacım vardı: Onu bulmak. Öfkesini, nefretini, hatta o buz gibi bakışlarını bile şu anki bu belirsizliğe tercih ederdim.
Cipiyle gittiği yöne doğru, sahil şeridindeki ıssız yollarda yürümeye başladım. Dakikalarca, belki de saatlerce yürüdüm. Her köşe başında onun arabasını, onun o heybetli karaltısını aradım ama yoktu. Şehir onu yutmuştu, ya da o kendini bu şehirden silmişti.
Sonunda dizlerim dermanını yitirdiğinde, dalgaların hırçın dövdüğü ıssız bir kumsala geldim. Bir kayanın üzerine çöktüm. Gözyaşlarım, denizin tuzuyla karışarak yanaklarımdan süzüldü. Nilsu yoktu, babam yoktu... Ve şimdi, bu istenmeyen bebekle ben de yok oluyordum.
"Neden?" diye hıçkırdım geceye karşı. "Neden her güzel şey senin ellerinde bir silaha dönüşüyor Barlas?"
Arkamdan gelen çakıl taşlarının hışırtısını duydum. O ağır, otoriter adımlar... Dönmeme gerek yoktu, kokusu rüzgarla burnuma dolmuştu bile.
"Bu saatte, bu halde dışarıda ne işin var?"
Barlas’ın sesi yorgun ama hala bir o kadar sertti. Yanıma geldi, tam tepemde bir gölge gibi dikildi. Gözleri kan çanağına dönmüştü; belli ki o da geceyi kendi cehenneminde geçirmişti.
"Seni aradım," dedim sesim titreyerek. "Beni böyle, bu haberle tek başıma bırakamazsın."
Barlas denize doğru baktı, çenesi hala kaskatıydı. "Seni bırakmadım Parla. Sadece... o haberi sindiremedim. Hâlâ aynı fikirdeyim. Ben baba olamam. Benim ellerim kanlı, benim geçmişim cesetlerle dolu. O çocuk bu dünyaya sadece acı getirecek."
Yavaşça ayağa kalktım, gözlerimi gözlerine diktim. "Sanma ki ben bu bebeği canı gönülden istiyorum," dedim acı bir gülümsemeyle. "Ben daha kendi yasımı tutamıyorum, bir çocuğa nasıl can veririm bilmiyorum. Bu bebek ikimiz için de bir ceza gibi... Ama o senin kanın Barlas. Senin bir parçan."
Barlas bana doğru bir adım attı, elleri paltomun yakalarını kavradı ama bu kez sarsmak için değil, sanki düşmemem için destek olur gibiydi. "İkimiz de hazır değiliz Parla. Bu dünya çok kirli. Yankı dışarıda seni öldürmek için fırsat kollarken, ben bir de o masumu nasıl koruyacağım?"
Denizin uğultusu artarken, sahilin o karanlığında birbirimize baktık. İkimiz de bu bebeği istemiyorduk; ikimiz de korkuyorduk. Ama kader, bizi bu istenmeyen canın etrafında, hiç kopmayacak bir zincirle birbirimize düğümlemişti. Barlas beni kendine çekti, başımı göğsüne yasladı. Kalp atışları hala çok hızlıydı, öfkesi dinmemişti; sadece yerini derin bir çaresizliğe bırakmıştı.Barlas’ın göğsünde ağlarken, denizin tuzu ve onun ağır parfümü birbirine karışıyordu. Beni sarmalamıştı ama bu sarılışta bir kutlama değil, bir yas havası vardı. İkimiz de bu küçücük canın, bu kanlı savaşın ortasına düşen bir bomba olduğunu biliyorduk.
Barlas beni yavaşça kendinden uzaklaştırdı, elleri hala omuzlarımdaydı. Gözlerindeki o katı, geri adım atmaz ifade geri gelmişti.
"Eve gidiyoruz," dedi, sesi buz gibiydi. "Bu konu burada kapanmayacak Parla. O çocuk... o çocuk bizim zayıf noktamız olmayacak. Yankı’nın eline bir koz daha vermeyeceğim."
Eve döndüğümüzde salonun ışıkları hala yanıyordu. Veysel kapının önünde volta atıyor, Nisa ise koltukta battaniyeye sarılmış, gözleri kapıda bekliyordu. İçeri girdiğimizde ikisi de ayaklandı. Barlas hiçbirine bakmadan, beni kolumdan tutup yukarı, odamıza çıkardı.
"Barlas, bir şey söylemeyecek misin?" diye fısıldadım odanın ortasında.
Ceketini fırlatıp masanın üzerindeki bardağa su doldurdu. Tek dikişte bitirdi. "Ne duymak istiyorsun? 'Tebrikler' mi dememi bekliyorsun? Parla, ben babamı kendi ellerimle gömdüm. Annemin cesedini soğuk bir morgda teşhis ettim. Benim dünyamda 'bebek' demek, ölecek yeni bir can demek. Ben buna hazır değilim, sen de değilsin."
"Haklısın," dedim, sesimdeki buz gibi gerçeklikle. "Ben de bir katilin çocuğunu taşımaya, Nilsu’nun kanı kurumadan bir bebek emzirmeye hazır değilim. Ama o burada Barlas. Gitmiyor."
Barlas cevap vermedi. Sırtını bana dönüp pencereden dışarıya, Muğla’nın karanlık ormanlarına baktı. O gece aynı yatakta, aramızda koca bir uçurumla uyuduk. O bana dokunmadı, ben ona sığınmadım. İçimdeki o iki haftalık varlık, ikimizi birbirimizden koparan en ağır sırra dönüşmüştü.
Ertesi Sabah: Veysel’in Gelen Haberi
Sabahın ilk ışıklarıyla aşağıdan gelen bağrışma sesleri beni uyandırdı. Hızla aşağı indiğimde, Veysel’in elinde bir tabletle Barlas’ın önünde durduğunu gördüm. Nisa mutfakta donup kalmıştı.
"Abi, İstanbul’daki adamlardan geldi," dedi Veysel, sesi titriyordu. "Yankı... Yankı babasının ölümünden sonra bir mesaj bırakmış. Ama baban için değil, senin için."
Barlas tableti hışımla çekip aldı. Ekrana baktığında gözbebeklerinin titrediğini gördüm. Tableti bana doğru çevirdi. Ekranda, İstanbul’daki o metruk binanın duvarına kanla yazılmış bir yazı vardı:
"Köklerini kuruttum Barlas. Şimdi sıra meyvelerinde. Parla’nın içinde ne sakladığını biliyorum."
Nefesim kesildi. Dizlerim bağı çözülürken Barlas tableti yere fırlattı. Yankı biliyordu. Henüz biz bile sindirememişken, o şeytani zekasıyla bir şekilde öğrenmişti.
"LANET OLSUN!" diye kükredi Barlas. Salondaki masayı tek bir hamleyle devirdi. "Biliyordu! En başından beri biliyordu! İşte bu yüzden istemiyordum! O çocuk doğmadan celladıyla tanıştı!"
Barlas bana doğru yürüdü, yüzü bir karış mesafedeydi. Öfkesinden sarsılıyordu. "Şimdi ne yapacaksın Parla? O çocuğu hala istiyor musun? Yankı onu hedef tahtasına koymuşken, onu koruyabileceğini mi sanıyorsun?"
Veysel araya girdi, silahını beline takarken: "Abi, yerimizi tespit etmiş olabilirler. Hemen buradan çıkmamız lazım. Muğla güvenli değil artık."
İç Dünyamdaki Karar
Yankı’nın mesajı, içimdeki o tereddütü bir anda silip atmıştı. Evet, bu bebeği istemiyordum; korkuyordum, hazır değildim. Ama Yankı’nın onu bir "meyve" gibi koparmasına izin vermeyecektim. Barlas’ın öfkesi beni korkutsa da, o an anladım: Bu bebek, Yankı’yı bitirecek olan o son savaşın fitiliydi.
"Barlas," dedim, sesimdeki beklenmedik bir güçle. "Onu istemediğini söyledin. Ama o benim içimde. Ve Yankı ona dokunmak istiyorsa, önce beni parçalaması gerekecek. Kaçmıyoruz. Gidip o şerefsizi buluyoruz."
Barlas bana öyle bir baktı ki, o an içindeki canavarın benim bu cesaretim karşısında bir anlık saygı duyduğunu hissettim.Sessizliği yırtan ilk kurşun, salonun devasa camını binlerce kristal parçasına ayırarak içeri daldı. Hemen ardından, evin dört bir yanından otomatik silahların o sağır edici takırtısı yükseldi. Muğla’nın o huzurlu taş evi, bir saniye içinde cehenneme dönmüştü.
"YERE YATIN!" diye kükredi Barlas.
Nisa çığlık atarak mutfak tezgahının arkasına sığındı, Veysel ise belinden çıkardığı silahıyla camdan dışarıya karşılık vermeye başladı. Kurşunlar duvardaki tabloları parçalıyor, alçıpanları delik deşik ediyordu. Toz ve barut kokusu genzimi yakarken dizlerimin üzerine çöktüm. Yankı buradaydı. Bizi bulmuştu.
Barlas, mermi yağmurunun ortasında bir aslan gibi ayağa kalktı. Hiç duraksamadan yanıma ulaştı ve bileğimi öyle bir hırsla kavradı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Beni kendine doğru, o korumacı ama sert gölgesine çekti.
"GİDİYORUZ PARLA!" diye bağırdı, sesi silah seslerini bile bastırıyordu. "Burada ölmene izin vermeyeceğim. O çocukla birlikte buradan çıkacaksın!"
"Barlas, Nisa ve Veysel—" diye kekeledim ama beni dinlemedi.
"Veysel arkamızı kollar! Nisa, Veysel’in yanından ayrılma!" Barlas beni sürükleyerek arka kapıya, ormanlık alana açılan gizli çıkışa doğru koşturmaya başladı. Bileğimdeki tutuşu o kadar sıkıydı ki, sanki beni bıraksa bu dünyadan silinecekmişim gibi hissediyordu.
Evin dışındaki korumaların bağırtıları ve patlayan el bombalarının sarsıntısı yer altından geliyormuş gibi bizi titretti. Barlas beni cipine ulaştırdığında, kapıyı açıp beni adeta koltuğa fırlattı. Kendi de şoför koltuğuna atladığı gibi motoru gürletti.
"Yankı..." dedim nefes nefese, dikiz aynasından arkamızda kalan alevler içindeki eve bakarak.
Barlas vitesi sertçe ileri itti ve gaza yüklendi. Direksiyonu sıkarken eklemleri bembeyazdı. "Onu kendi ellerimle boğacağım Parla. Ama önce... önce seni ve o masumu bu cehennemden uzaklaştıracağım. Bu savaş artık sadece benim değil, senin ve o çocuğun savaşı."
Araba orman yolunda savrularak ilerlerken, arkamızda dumanlar yükseliyordu. Muğla artık bizim sığınağımız değil, mezarımız olmaya çalışmıştı. Ama Barlas’ın yan profilindeki o yıkıcı kararlılık, bu yolun sonunda kan olacağını ama bizim hala nefes alacağımızı söylüyordu.
