Araf Ve Siyah Boşluk

Vaveyla Yazarı: Duru .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Araf Ve Siyah Boşluk

9. BÖLÜM: ARAF VE SİYAH BOŞLUK
"Bazen ölmek değil, yaşamak için zorlanmak en büyük acıdır; ruhun bedenden çıkmak isterken, bir elin seni o yaralı et yığınına geri tıkmasıdır."
Zamanın ve mekanın silindiği o derin çukurdaydım. Bir vücudum var mıydı, yoksa sadece boşlukta süzülen bir düşünce kırıntısından mı ibarettim, bilmiyordum. Ne patlamanın o sağır edici gürültüsü kalmıştı kulaklarımda, ne de deponun o yakıcı ateşi. Garip bir sükunet vardı; sanki dünyanın tüm gürültüsü bir camın arkasında kalmış, ben ise o camın diğer tarafındaki sessizliğe gömülmüştüm.
Hiçbir şey hissetmiyordum.
Ne sırtıma saplanan o metal parçaların keskinliğini, ne de alevlerin tenimde bıraktığı o derin izleri... Acı, beni terk etmişti. Ya da belki de beynim, taşıyamayacağı kadar ağır olan o hasarı hissetmemem için tüm kapıları kilitlemişti. Zarar görüp görmediğimi, kollarımın ya da bacaklarımın yerinde olup olmadığını bile anlayamayacak kadar kopmuştum kendimden. Bir hiçlik haliydi bu; ne cennet, ne cehennem... Sadece simsiyah bir araf.
Sonra, o derin sessizliğin içinde bir hareketlilik sezinledim. Gözlerimi açamıyordum, karanlık hala üzerimde bir kefen gibi duruyordu ama havalandığımı hissettim. Bir çift güçlü kol beni sarmış, sanki dünyanın en değerli ve en kırılgan yükünü taşıyormuş gibi göğsüne bastırmıştı. Bu kolların kime ait olduğunu sormama gerek yoktu; o sertlik, o sarsılmaz güven duygusu ve burnuma sızan o barutla karışık tütün kokusu...
Barlas.
Beni sarsan, hıçkıra hıçkıra ağlayan bir ses duydum çok uzaktan. Nisa’nın sesiydi bu. Ama Barlas’ın sesi yoktu. Sadece hızlı, kesik kesik alınan nefeslerini duyabiliyordum. Sonra sırtım sert ama yumuşak bir zemine değdi. Bir aracın içine bindirildiğimi anladım.
Kapıların sertçe kapanma sesi yankılandı zihnimde. Motorun o derinden gelen uğultusu, oturduğum koltuğun hafif sarsıntısı... Hareket ediyorduk. Hızla, belki de ölümden kaçarcasına bir yerlere sürükleniyorduk. Başım bir yana düştü, tenim arabanın deri koltuğuna değdi ama o soğukluğu bile tam olarak duyumsayamadım.
Geriye doğru yaslandığımda, Barlas’ın sesini ilk kez duydum. Fısıldamıyordu; sesi bir emir gibi değil, bir yalvarış gibi titriyordu:
"Sakın... Sakın gitme Parla. Seni o cehennemden çekip aldım, şimdi beni bu sessizlikle cezalandıramazsın. Uyan!"
Uyanmak istedim. O hızı, o sarsıntıyı ve yanımdaki bu adamın korkusunu paylaşmak istedim. Ama bilincim, arabanın camına çarpan yağmur damlaları gibi akıp gidiyordu. Nereye gittiğimizi, ne kadar hasar aldığımı bilmeden, o karanlık aracın içinde meçhul bir sona doğru ilerliyordum.Hareket halindeki aracın uğultusu, yerini hızla dönen tekerleklerin metalik sesine ve hastane koridorlarındaki o panik dolu yankılara bıraktı. Üzerimdeki beyaz tişörtün kana boyandığını, Barlas’ın beni kucağında taşırken kalbinin nasıl delice çarptığını artık hissetmiyordum.
Beni o parlak, beyaz ışıkların olduğu odaya aldılar. Maskeli yüzler üzerime eğildi, soğuk metal aletlerin sesini duydum. Bir ses "Nabzı düşüyor!" diye bağırdı. İşte o an, son bağ da koptu. Zihnimdeki o ince ışık sızısı da söndü ve bilincim tamamen kapandı. Zaman durdu, dünya silindi. Artık ne acı vardı ne de hatıralar... Sadece mutlak bir sessizlik.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama karanlığın içinden yukarıya, yüzeye doğru çekildiğimi hissettim. Göz kapaklarım hala çok ağırdı ama bu sefer mühürlü değillerdi. Yavaşça, titreyerek araladım gözlerimi.
İlk gördüğüm şey, bembeyaz bir tavan ve tepemde yavaşça dönen bir pervaneydi. Burnuma o keskin dezenfektan kokusu dolduğunda nerede olduğumu anladım. Ama uyanışımla birlikte, sanki birisi üzerine kızgın bir ütü bastırıyormuş gibi göğsümde keskin, yakıcı bir acı hissetmeye başladım. Aldığım her nefes, göğüs kafesime saplanan binlerce iğne gibiydi. Patlamanın o hayali sıcaklığı, şimdi gerçek bir sızıya dönüşmüştü.
Hafifçe inledim. O an yanımda bir hareketlilik oldu. Beyaz önlüklü bir doktor, elindeki dosyayı bırakıp hemen üzerime eğildi. Gözlerime ışık tutup tepkilerimi kontrol ederken bir yandan da göğsümdeki sargıları inceliyordu.
"Beni duyabiliyor musun Parla? Sakin ol, derin nefes almaya çalışma, sadece rahatla," dedi doktor güven veren bir sesle. "Ben Doktor Selim. Ameliyattan çıktın, her şey kontrol altında."
Dudaklarımı zorla araladım. "Barlas..." diye fısıldayabildim sadece. Sesim o kadar hırıltılıydı ki ben bile tanıyamadım.
Doktor sorumu duymazdan gelerek kapıdaki hemşireye döndü. "Hemşire Hanım, hastanın bilinci açıldı ama hala çok halsiz. Şimdilik içeriye kimseyi almıyoruz, özellikle dışarıdaki o beyefendiyi. Hastanın dinlenmeye ve stresten uzak kalmaya ihtiyacı var," dedi net bir tavırla.
Doktor tekrar bana döndü, yatağımın kenarına yaklaştı. "Göğsündeki acı çok normal, patlamanın basıncıyla kaburgalarında zedelenme ve yumuşak doku hasarı oluşmuş. Ama sana iyi bir haberim var; durumun gayet iyi. Vücudunda kalıcı bir hasar yok, iç organların zarar görmemiş. Sadece derin birkaç kesik ve ezilme var. Birkaç güne ayağa kalkarsın."
Hasar yoktu... Ölmemiştim. Ama göğsümdeki o acı sadece fiziksel değildi; Barlas’ın o korku dolu bakışı, Yankı’nın tehdidi ve babamın ihaneti hala oradaydı. Dışarıda, kapının hemen ardında Barlas’ın beklediğini biliyordum. İçeri girmesine izin verilmiyordu ama varlığını, odayı dolduran sessizlikte bile hissedebiliyordum.Doktorun sesi ve göğsümdeki o zonklayan acı yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Beyaz tavanın parlaklığı gözlerimi yoruyordu; kirpiklerimin altındaki o ağır uyku hali beni tekrar girdabına çekti. Bilincim bir kez daha teslim oldu ve zihnimin o güvenli, karanlık dehlizlerine geri döndüm. Bu sefer kabuslar yoktu; sadece dipsiz, rüyasız bir boşlukta sürüklendim. Ruhum, patlamanın ve sonrasındaki o büyük kaosun yorgunluğunu atmak için dünyaya kapılarını kapatmıştı.
Zaman algım tamamen kaybolmuştu. Kaç saat geçti, dışarıda güneş kaç kez doğup battı, bilmiyordum.
Gözlerimi tekrar araladığımda, hastane odasının o keskin ışığı gitmiş, yerine perdelerin arasından sızan yumuşak bir akşamüstü kızıllığı gelmişti. Kendimi garip bir şekilde hafif ama bir o kadar da sersemlemiş hissediyordum. Bayağıdır, belki de günlerdir aralıksız uyuduğumu fısıldayan o tuhaf, ağır mahmurluk her yanımı sarmıştı.
Bakışlarımı odada gezdirdiğimde, yatağımın hemen başucundaki sandalyede bir karaltı fark ettim.
"Nisa?" diye fısıldadım. Sesim hala çatlaktı ama bu sefer daha güçlü çıkmıştı.
Nisa, elindeki su bardağını komodine bırakıp hemen üzerime eğildi. Gözleri kan çanağı gibiydi ama beni uyanmış görünce yüzünde tarif edilemez bir rahatlama yayıldı.
"Parla! Şükürler olsun... Sonunda açtın gözlerini," dedi sesi titreyerek. Elimi sımsıkı tuttu. "Bizi çok korkuttun. Tam iki gündür deliksiz uyuyorsun. Doktorlar ilaçların etkisi dedi ama ben bir an hiç uyanmayacaksın sandım."
Tam iki gün... Karaman’daki o alevler, deponun patlaması ve Barlas’ın kucağındaki o son anlarımın üzerinden koca iki gün geçmişti. Göğsümdeki o yakıcı acı şimdi daha künt, daha katlanılabilir bir sızıya dönüşmüştü.
"Barlas..." dedim, gözlerim istemsizce kapıya kayarken. "O nerede? Nisa, neler oldu? Yankı denen o adam..."
Nisa derin bir nefes aldı, bakışlarını bir anlığına kaçırdı. "Barlas abi... O hiç gitmedi Parla. Kapının önünde, bazen koridorun başında, bazen otoparkta... Ama bir saniye bile ayrılmadı hastaneden. Doktorlar içeri girmesine izin vermeyince hastaneyi neredeyse başlarına yıkıyordu. Veysel onu sakinleştirmek için neler çekti bir bilsen. Şimdi dışarıda, Veysel’le bir şeyler konuşuyorlar. Yankı meselesi ise..." Nisa sustu, eliyle kolumu sıvazladı. "Onu boşver şimdi. Önemli olan sensin. İyisin ya, gerisi hallolur."
İki gün boyunca kapıda beklemişti. O sert, acımasız adam, mülkü olarak gördüğü kadının uyanmasını bir nöbetçi gibi beklemişti. Gururum hala bir köşede kırgın duruyordu ama kalbimin bir yerlerinde, o patlama anında ona doğru koşmamın getirdiği o tuhaf pişmanlık-şefkat karışımı duygu yeniden filizlenmeye başladı.Nisa ile tam o anın ağırlığını paylaşırken kapı sertçe açıldı. İçeriye önce Veysel, hemen ardından da heybetli gölgesiyle odayı bir anda daraltan Barlas girdi. Barlas’ın yüzü her zamankinden daha asık, bakışları ise barut gibiydi. İki gündür hastane koridorlarında sabahladığı, gözlerinin altındaki koyu halkalardan ve hafifçe uzamış sakallarından belli oluyordu.
Veysel, Nisa’ya "Hadi civciv, sen hazırlan, biz arabayı kapıya yanaştırıyoruz," derken göz ucuyla bana geçmiş olsun der gibi baktı ama ortamın gerginliğinden dolayı pek konuşmadı.
Barlas, yatağımın ucuna kadar gelip dikildi. Bakışları göğsümdeki sargıların olduğu bölgede bir an duraksadı, sanki oradaki acıyı kendi içinde hissediyormuş gibi çenesi kaskatı kesildi. Ama sesine hiçbir yumuşama yansıtmadı.
"Çıkıyoruz," dedi, sesi odanın duvarlarında soğuk bir yankı uyandırarak. "Hemen hazırlan. Karaman'a dönmüyoruz, güvenli başka bir yere geçeceğiz. Yankı hala dışarıda ve bu hastane artık senin için de bizim için de bir hedef."
"Barlas, daha yeni uyandım..." diyecek oldum ama bakışlarıyla sözümü kesti.
"İtiraz istemiyorum Parla. Kendi canını hiçe sayıp o depoya neden koştuğunun hesabını sonra soracağım ama şimdi hayatta kalmak istiyorsan dediğimi yap. Beş dakikanız var."
Arkasını dönüp odadan çıkarken, Veysel de Nisa’yı yönlendirerek peşinden gitti. Odada bir başıma, göğsümdeki o sızıyla kalakaldım. Barlas Akçöl yine yapmıştı yapacağını; beni ölümün kıyısından çekip almıştı ama cellatlığından da, o emredici tavrından da bir milim bile ödün vermemişti.Doktor Selim, Barlas’ın odayı titret eden sesini duyunca telaşla içeri daldı. "Barlas Bey, ne yapıyorsunuz? Parla Hanım daha yeni uyandı, dikişleri taze, kaburgaları hasarlı. Kesinlikle çıkamaz, en az iki gün daha dinlenmesi gerekiyor!" dedi, elini engel olmak istercesine havaya kaldırarak.
Barlas, doktora öyle bir bakış attı ki adamın sesi boğazına kaçtı. "Burada kalırsa bir sonraki patlama bu hastaneyi yerle bir eder, o zaman dinlenecek bir hastan kalmaz doktor," dedi buz gibi bir sesle. Doktorun yanından bir fırtına gibi geçip yatağımın kenarına geldi.
"Barlas, kendim yürüyebilirim..." diye mırıldandım ama beni dinlemedi bile.
Tek bir hamleyle yorganı üzerimden attı. Sert ama sarsılmaz bir güvenle belime sarıldı, bir elini de sırtıma destek yaparak beni ayağa kaldırdı. Ayaklarım yere değdiğinde başım döndü, göğsümdeki o keskin acı tekrar saplandı ama Barlas beni öyle sıkı tutuyordu ki düşmeme imkan yoktu. Vücudunun sıcaklığı, hastane odasının o soğuk havasını anında yok etti. Beni neredeyse havada taşıyarak, koridordaki meraklı bakışların arasından asansöre ve oradan da hastane çıkışına kadar götürdü.
Siyah lüks cipin kapısını Veysel açtı. Barlas beni arka koltuğa, incitmemeye çalışarak ama aceleyle yerleştirdi. Kendi de yanıma oturduğunda Veysel şoför koltuğuna geçti ve dikiz aynasından Barlas’ın çelikten farksız gözlerine baktı.
"Abi, nereye gidiyoruz? Karaman yolu hala sıkıntılı olabilir," diye sordu Veysel, motoru çalıştırırken.
Barlas, başını arkaya yasladı ve camdan dışarıdaki karanlığa baktı. "Erzincan’a," dedi tok bir sesle. "Orada kalabileceğimiz, kimsenin bilmediği güvenli bir villa var. Birkaç gün orada konaklayacağız, Parla iyice toparlanana kadar yerimizden kımıldamayacağız. Sonrasına bakacağız."
Araba hastane bahçesinden hızla çıkarken, Erzincan’ın o uzak ve karlı dağlarına doğru yeni bir yolculuk başlıyordu. Başım, Barlas’ın omzuna düştüğünde artık direnmiyordum. Göğsümdeki sızı devam ediyordu ama Barlas’ın belimdeki o korumacı eli, bana dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi hissettiriyordu—ya da en tehlikeli esaretindeymişim gibi.Araba hızla Erzincan yoluna koyulurken, Nisa arka koltukta yanıma biraz daha sokuldu. Barlas’ın yanında konuşmaktan çekinir gibiydi ama gözlerindeki heyecan ve anlatma isteği her halinden belli oluyordu. Elimi tuttu, parmaklarıyla güven vermek istercesine sıktı.
"Parla, sen bayıldıktan sonra ortalık tam bir cehennem yerine döndü," diye başladı Nisa, sesi hala o anın şokuyla titreyerek. "Barlas abi alevlerin arasından seni çıkardığında, yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutamam. Veysel ile o adamları püskürtürken bir yandan da seni hayata döndürmeye çalışıyorlardı. Hastaneye nasıl geldiğimizi bile hatırlamıyorum, Veysel sanki uçuyordu."
Derin bir nefes alıp gülümsedi, bu sefer gözlerinde daha aydınlık bir ışık vardı. "Ama sana asıl haberi vermedim. Sen uyurken Veysel sürekli telefon trafiğindeydi. Denizli’deki hastaneden haber geldi... Nilsu taburcu olmuş!"
Duyduğum şeyle göğsümdeki o fiziksel acı bir anlığına silindi. Nilsu... Kardeşim sonunda o hastane odasından çıkmıştı.
"Durumu çok iyiymiş," diye devam etti Nisa. "Hala biraz korkuyor ama fiziksel olarak toparlanmış. Veysel, bir tanıdığı aracılığıyla onun güvenli bir yere yerleştirilmesini de sağladı. Babandan ve o karanlık adamlardan şimdilik uzak bir yerde, koruma altında."
Gözlerim doldu. Nilsu’nun kurtulduğunu bilmek, üzerimdeki o ağır yükün yarısını alıp götürmüştü. Başımı yavaşça Barlas’a doğru çevirdim. O, camdan dışarıdaki karanlığı izlemeye devam ediyordu ama elinin hala belimde olduğunu, parmak uçlarının hafifçe tenime dokunduğunu hissedebiliyordum. Nilsu'nun güvenliğini bile düşünmüştü.
Barlas, Nisa’nın sözleri bitince sert bir sesle araya girdi: "Nilsu güvende olduğu sürece senin de dikkatinin burada, bizim üzerimizde olması gerekiyor Parla. Çünkü Yankı, kardeşine ulaşamadığı her saniye seni daha büyük bir hedef haline getirecek."
Arabanın içindeki sessizlik, motorun uğultusuyla birleşti. Nilsu özgürdü ama ben, karlı dağların ardındaki o gizli villaya doğru giderken, Barlas Akçöl’ün dünyasına her zamankinden daha çok hapsolduğumu hissediyordum. Yine de içimde garip bir huzur vardı; kardeşim güvendeydi ve celladım, beni korumak için dünyayı yakmaya hazırdı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

108okunma 79beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18