6. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı
Soğuk ve Sessizlik
6. BÖLÜM: SOĞUK VE SESSİZLİK
"İnsanın evi bazen dört duvar değil, bir başkasının bakışlarıdır; ama o ev yanıyorsa, ısınmak için sadece küllere sarılırsın."
Denizli’ye yaklaştıkça gökyüzü, ruhumun rengine büründü: Puslu, gri ve ağır. Arabanın içindeki kalorifer en yüksek devirde çalışıyordu ama kemiklerimin sızladığını hissediyordum. Az önce gördüğüm o sahne—Barlas’ın bir canı alışındaki o korkunç sükunet—içimde bir yerleri dondurmuştu.
Üşüyordum. Omzumdan kayan tişörtün açıkta bıraktığı tenim buz kesmişti ama asıl soğuk, kalbimin en derininden geliyordu. Kollarımı göğsümde kavuşturup iyice büzüldüm. Dudaklarımın titremesini engellemek için alt dudağımı dişliyordum. Bir yanım "Nilsu" diye feryat ediyor, diğer yanım yanımda oturan bu adamın elindeki kanın kokusundan kaçmak istiyordu.
Barlas, bakışlarını yoldan ayırmadan bir anlığına bana baktı. Titrediğimi gördüğünde çenesi kaskatı kesildi. Arka koltuktaki ceketini alıp üzerime fırlatmak istedi ama vazgeçti; elleri hala o adamın son nefesini taşıyordu sanki.
"Geldik," dedi Barlas, sesi bir bıçak gibi arabanın içindeki ağır havayı yardı.
Şehir hastanesinin beyaz, soğuk binası karşımızda yükseliyordu. Burası, çocukluğumun geçtiği sokaklara sadece birkaç kilometre uzaklıktaydı ama kendimi galaksilerce uzakta hissediyordum. Barlas arabayı acil servisin girişinden biraz uzağa, gölgeye çekti.
Motoru susturmadı. Bakışları ön camdaki boşlukta takılı kaldı. Bana bakmıyordu, sanki bakarsa içindeki o canavarın benim gözlerimde erimesinden korkuyordu.
"İn," dedi, sesi her zamankinden daha mesafeli ve emrediciydi. "Hastaneye git. Kardeşinin durumunu öğren, anneni gör. Sadece durumunu öğrenmen için on beş dakikan var."
Duyduklarımı sindirmeye çalışırken kapı koluna uzandım. Ama o, devam etti:
"İşin bitince hemen geri gel. Sakın bir aptallık yapıp kaçmaya çalışma ya da polisi arama. Eğer gelmezsen, o hastaneyi Nilsu’nun başına yıkarım. Karaman’a döneceğiz, Parla. Seninle olan hesabım henüz bitmedi."
"Karaman'a mı?" diye fısıldadım, gözlerimdeki yaşlar nihayet yanaklarıma süzülürken. "Kardeşim bu haldeyken beni geri mi götüreceksin? Sende hiç mi vicdan yok?"
Barlas bu sefer başını yavaşça bana çevirdi. Omuz dekoltemden görünen titreyen tenime, sonra kıpkırmızı olmuş gözlerime baktı. Bir an için elini yüzüme uzatacak gibi oldu, parmakları seğirdi. Ama kendini durdurdu.
"Benim vicdanım çoktan öldü Parla," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Hadi, vaktin geçiyor. On beş dakika."
Arabadan indiğimde Denizli’nin ayazı yüzüme çarptı. Siyah taytımın içinde bacaklarım titrerken, tek omzu açık tişörtümle hastane bahçesinde bir hayalet gibi koştum. Arkamda bıraktığım o siyah arabanın içindeki adamın, beni hem öldüren hem de yaşatan tek kişi olduğu gerçeğiyle koridorlara daldım.Hastane koridorunun o keskin dezenfektan kokusu genzimi yakarken, beyaz ışıkların altında bir gölge gibi ilerledim. Yoğun bakım ünitesinin önündeki metal sandalyelerde çökmüş bir kadın gördüm. Annem, Meryem... Omuzları her zamankinden daha düşük, saçları her zamankinden daha beyaz görünüyordu.
"Anne?" diye seslendim, sesim hıçkırıklarımın arasından sızan bir fısıltı gibiydi.
Annem başını kaldırdı. Gözlerindeki o dipsiz keder, beni gördüğünde kısa bir an şaşkınlığa, sonra ise hıçkıra hıçkıra ağladığı bir kucaklaşmaya bıraktı. Birbirimize öyle bir sarıldık ki, sanki kollarımızı gevşetsek ikimiz de bu soğuk zemine serilecektik.
"Parla... Kızım, neredesin sen?" diye fısıldadı annem, yüzümü ellerinin arasına alarak. "Her yer kan gölüne döndü, baban olacak o canavar..."
"Nilsu nasıl anne? Ne oldu?" diye sordum, ellerim titriyordu.
"Baban yine o kumar illeti yüzünden delirmişti. Nilsu önüne geçmeye çalışınca... Onu o kadar kötü hırpaladı ki kızım, yavrumun her yeri morluk içindeydi. Sonra baban kaçıp gitti." Karşılıklı ağlamaya başladık. Benim suçumdu; orada olup onu koruyamamıştım. Barlas’ın esiri olduğum her saniye, Nilsu’nun bedeninde bir morluk olarak patlamıştı.
O sırada beyaz önlüklü bir doktor bize doğru yaklaştı. Yüzündeki yorgun ifade, vereceği haberlerin ağırlığını taşıyordu.
"Parla Hanım, Meryem Hanım," dedi doktor, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Nilsu'nun iç kanamasını durdurduk. Vücudundaki travmalar ağır ama hayati tehlikeyi şimdilik atlattı. Onu bir süre uyutacağız, vücudunun dinlenmesi lazım."
Annem derin bir nefes alıp dua ederken, bir anda yüzüme daha farklı bir ifadeyle baktı. "Kızım, senin çalıştığın o bar... Refik Bey..."
Kalbim tekledi. "Ne oldu Refik'e?"
"Polisler geldi eve. Senin çalıştığın yerin sahibi Refik Bey, barın ortasında ölü bulunmuş. Her yer darmadağınmış ama polisler şimdilik intihar olduğunu düşünüyor. Adamın çok borcu varmış, kaldıramadı herhalde dediler. Sen o gece orada mıydın? Nasıl kurtuldun o cehennemden?"
Boğazım düğümlendi. İntihar mı? Barlas’ın o adamı öldürdüğünü kendi gözlerimle görmüştüm. Ama şimdi polisler "intihar" diyordu. Barlas’ın eli ne kadar uzundu böyle? Bir cinayeti, koca bir şehrin polisine intihar diye yutturmuş muydu?
"Ben... Ben o gece erken çıkmıştım anne," diye yalan söyledim, gözlerimi kaçırarak. "Bilmiyorum."
Dışarıda, karanlığın içinde siyah bir arabanın içinde beni bekleyen bir cellat vardı. Ve o cellat, sadece on beş dakika vermişti. Saatime baktım; vaktim doluyordu. Eğer geri gitmezsem, doktorun "hayati tehlikeyi atlattı" dediği kardeşimin odasına bir el bombası gibi düşebilirdi Barlas.
"Gitmem lazım anne," dedim, annemin ellerini son bir kez sıkarak.
"Nereye Parla? Daha yeni geldin!"
"Döneceğim anne, yemin ederim döneceğim. Nilsu'ya iyi bak."
Koridorda arkama bakmadan koşarken, vicdanım ve korkum arasında paramparça olmuştum. Hastane çıkışında, o siyah canavarın farları karanlığı yırtarak beni bekliyordu.Hastaneden çıktığımda Denizli’nin ayazı, açıkta kalan omzuma bir bıçak gibi saplandı. Ciğerlerim hem soğuktan hem de annemle yaptığım o ağır konuşmanın yükünden yanıyordu. Siyah arabanın yanına vardığımda Barlas, motoru çalışır halde kapıyı açmış beni bekliyordu.
Araca bindiğimde dişlerim birbirine vuruyordu. Barlas hiçbir şey söylemeden arka koltuğa uzandı ve kendi ağır, deri ceketini omuzlarıma bıraktı. Ceketi üzerime çektiğimde içindeki o tütün ve barut kokusuyla karışık sıcaklık beni bir anlığına sarmaladı.
"Al," dedi sesi hala mesafeli ama tuhaf bir şekilde daha az keskin. Ardından cebinden kendi telefonunu çıkarıp bana uzattı. "Veysel’i ara. Nisa seni sormuş. Meraklanmasınlar."
Şaşkınlıkla telefona baktım. Kendi telefonumu vermeyen adam, şimdi kendi özel telefonunu bana uzatıyordu. Titreyen parmaklarımla Veysel’i aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Alo, abi?" dedi Veysel’in sesi, arka planda Nisa’nın mızmızlanan sesini duyabiliyordum.
"Veysel, benim... Parla."
"Ooo Parla! Bizim sarı civciv seni sormaktan başımın etini yedi. Al konuş da sussun artık."
Nisa’nın sesini duydum: "Parla! İyi misin? Kardeşin nasıl?"
"İyiyim Nisa, Nilsu da hayati tehlikeyi atlatmış... Merak etme bizi, oraya döneceğiz."
Kısa bir konuşmanın ardından telefonu kapatıp Barlas’a geri verdim. "Teşekkür ederim," diye fısıldadım. Refik’in ölümüne verilen intihar süsünü sormak istiyordum ama dilim varmadı. Yanımda oturan bu adamın gücü, sandığımdan çok daha karanlık bir derinliğe sahipti.
Barlas arabayı şehir merkezindeki gösterişli, yüksek bir otelin önünde durdurdu. Valeye anahtarı atıp beni yönlendirerek içeri soktu. Resepsiyondaki kısa işlemlerin ardından asansöre bindik. Odadan içeri girdiğimizde Barlas kapıyı kilitledi ve bana dönmeden pencereye doğru ilerledi.
"Sabaha kadar buradayız," dedi, Denizli’nin gece ışıklarına bakarak. "Dinlen. Sabah olunca Karaman’a, Nisa ve Veysel’in yanına döneceğiz. Orası şimdilik burasından daha güvenli."
Yatağın kenarına çöktüm. Barlas’ın ceketi hala omuzlarımdaydı. O ise pencerenin önünde, karanlığın içindeki bir koruyucu mu yoksa bir tutsak edici mi olduğunu bilmediğim o heybetli duruşuyla öylece bekliyordu. Denizli’deydim, kardeşime çok yakındım ama Barlas’ın çizdiği o görünmez sınırların dışına çıkamayacak kadar da uzaktım.Otel odasının ağır sessizliği, dışarıdaki yağmurun cama vuran ritmiyle bölünüyordu. Barlas hala pencerenin önünde, şehri izleyen bir gölge gibi duruyordu. Üzerimdeki deri ceketi yatağın üzerine bırakıp sessizce yanına yaklaştım. Aramızda sadece birkaç santim vardı ve omzumdan kayan tişörtümün altındaki tenim, onun varlığının yarattığı sıcaklıkla ürperiyordu.
Barlas, geldiğimi hissetmiş gibi hafifçe bana döndü. Bakışları önce açıkta kalan omzumda, sonra ise gözlerimde asılı kaldı. Odanın loş ışığı, yüzündeki o sert hatları yumuşatmış, ama gözlerindeki o karanlık uçurumu daha da derinleştirmişti.
"Hala titriyorsun," dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar yakıcıydı.
Cevap vermedim. Elimi yavaşça, neredeyse korkarak, onun az önce sızlayan yaralı omzuna uzattım. Parmak uçlarım kazağının üzerinden o sert dokuya değdiğinde Barlas’ın nefesinin kesildiğini duydum. Geri çekilmedi. Aksine, bir adım daha atarak mesafeyi tamamen yok etti. Şimdi göğsümün iniş kalkışı, onun göğsüne değiyordu.
"Barlas..." diye fısıldadım, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Neden?"
"Neden ne, Parla?"
"Neden her şeyin üzerini örtüyorsun? Annem, Refik’in intihar ettiğini söyledi. Polisler öyle düşünüyormuş. Ve o şirketteki adam... Onu da gözümü kırpmadan vurdun. Kimsin sen? Sadece bir katil mi, yoksa tüm şehri parmağında oynatan bir canavar mı?"
Barlas’ın eli yavaşça yüzüme yükseldi, başparmağı alt dudağımın üzerinde hafifçe gezindi. Bu temas, sorduğum sorunun dehşetini unutturacak kadar yoğundu.
"Refik bir piçti, Parla. Kendi borçlarının ve pisliğinin altında zaten eziliyordu. Ben sadece ona bir son verdim," dedi sesi buz gibi bir tonda. "Şirketteki adama gelince... O, Nilsu’nun yerini biliyordu ve bunu bana karşı kullanmaya kalktı. Benim dünyamda birinin canını almak, senin bir bardak viski koyman kadar sıradan bir iş. Ama senin gördüğün o 'canavar', seni Karaman'dan buraya kardeşin için getiren adamla aynı kişi."
Bakışları dudaklarıma indiğinde odadaki hava iyice ağırlaştı. "Benden korkmalısın," dedi, ama sesi "bana yaklaş" der gibiydi. "Benim elimdeki kan senin beyazını kirletir."
"Zaten kirlettin," dedim, sesimdeki titremeye engel olamayarak. "Beni o gece barın ortasında bıraktığın an, hayatımı o kanın içine gömdün."
Barlas bir şey söylemek yerine, elini enseme doladı ve beni kendine biraz daha çekti. Alnını alnıma yasladığında, gözlerimi kapattım. Kokusunu içime çekerken, bir katilin kollarında bulduğum bu tuhaf huzurdan nefret ettim. Ama o an, ne Nilsu’nun morlukları ne de Refik’in ölümü umurumdaydı. Sadece onun sıcaklığı ve dudaklarımın üzerinde asılı kalan o tehlikeli bekleyiş vardı.
