1. bölüm · Sessiz Çığlıklar Sokağı

Yarım Kalan Nefes

Duru .

1.BÖLÜM: YARIM KALAN NEFES
"Bazı yaralar hiç kapanmaz, sadece üzerine yeni deriler eklenir; altındaki yangın ise hep ilk günkü gibi tazedir."
Karanlık... Zifiri bir karanlığın ortasındaydım. Henüz yedi yaşındaydım ama omuzlarımdaki yük sanki dünyayı taşıyormuşum gibi ağırdı. Denizli’nin o sıcak yaz gecelerinden biriydi ama ben titriyordum.
"Parla, sakın sesini çıkarma," demişti annem Meryem. Sesi titriyordu. Ellerimi tutuşu canımı yakıyordu ama bırakmıyordum. Babam Yavuz’un öfkeli bağırışları evin duvarlarında yankılanıyordu. Mutfaktan gelen o keskin cam kırılması sesi ruhumda bir yerleri kanatmıştı.
"Gel buraya!" diye kükredi babam. Ayak sesleri koridorda ağır ağır ilerliyordu. Nilsu henüz küçücük bir çocuktu, yanımda huzursuzca kıpırdanıyordu. Onu korumam gerekiyordu. Küçük ellerimle onun kulaklarını kapattım. Kendi nefesimi tuttum. Ama babamın o ağır kokusu kapının eşiğine kadar gelmişti bile.
O gece odaya daldığında gözlerindeki o vahşi parıltıyı görmüştüm. Bana bakmıyordu, sanki içimdeki o masum çocuğu öldürmek istiyordu. Elindeki o kemer havada ıslık çalarak indiğinde, acıyı hissetmedim. Sadece içimdeki o büyük boşluğun daha da büyüdüğünü duydum.
"Yapma baba... Lütfen yapma..." diye yalvarışım boğazımda düğümlendi. Ama o durmadı. Kan, yerdeki halıya sızarken tek düşündüğüm Nilsu’nun korkmamasıydı.
"Hayır!"
Gözlerimi dehşetle açtım. Nefes nefeseydim. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Yanağımdan süzülen yaşlar yastığımı ıslatmıştı. Yine o kâbus... Yine o lanet olası geçmiş.
Yatakta doğruldum, ellerim titriyordu. "Sakin ol Parla, geçti," diye fısıldadım kendi kendime ama geçmemişti. Terden yapış yapış olmuş saçlarımı geriye ittim. Komodinin üzerindeki bardaktan bir yudum su içmeye çalıştım ama bardağın camının parmaklarımın arasında titrediğini görünce küfrederek masaya geri bıraktım.
"Sikeyim böyle hayatı..."
Oda loştu. Denizli’nin o boğucu sıcağı henüz odaya sinmemişti ama ruhum yanıyordu. 19 yaşındaydım. Cesur olduğumu söylerlerdi, asi olduğumu... Ama gecenin bir yarısı kan ter içinde uyanan o yedi yaşındaki çocuk hala içimde bir yerlerde ağlıyordu.
Yataktan kalkıp banyoya ilerledim. Aynadaki yansımama baktım. Göz altlarım çökmüştü, bakışlarımda o kararlı ama yorgun ifade vardı. Çelikkan soyadı bana yakışıyordu belki de; çünkü kalbim çoktan çeliğe dönüşmüştü.
Salona geçtiğimde Nilsu koltukta uyuyakalmıştı. Yanına gidip üzerini örttüm. O 16 yaşındaydı ve hayatı boyunca onu o canavardan, babamdan korumak için her şeyi yapacaktım. Annem Meryem ise... O zaten çoktan kendi dünyasında kaybolmuştu.
Telefonum titredi. Nisa’dan mesaj gelmişti.
“Kızım hâlâ uyuyor musun? Akşam bar çok kalabalık olacakmış, hazırlan da gel. Sana anlatacaklarım var, o şerefsiz yine mesaj attı!”
Nisa... En yakın arkadaşım. Dünyadaki tek saf şey oymuş gibi geliyordu bazen. Tatlı, dedikoducu, her şeye heyecanlanan o kız benim tam zıttımdı ama beni ayakta tutan nadir şeylerden biriydi.
Gözyaşlarımı sildim. Bugün barda uzun bir mesai beni bekliyordu. Hayat devam ediyordu, yaralarım kanasa bile. Henüz bilmiyordum ama Karaman’dan kopup gelecek o karanlık, benim karanlığımla tanışmak üzereydi.Nisa’nın bitmek bilmeyen enerjisi, bazen bu hayattaki tek kaçış noktam oluyordu. Aynadaki yansımama son bir kez baktım; gözlerimdeki o yorgun ifadeyi sert bir göz kalemiyle maskelemiş, ruhumdaki o asi kızı dışarı salmıştım. Üzerime rastgele bir şeyler geçirip evden çıktım. Denizli’nin akşam serinliği yüzüme çarptığında kâbusun kalıntıları biraz olsun dağıldı.
Buluşacağımız köşeye geldiğimde Nisa’yı uzaktan seçmek hiç de zor olmadı. Her zamanki gibi ışıl ışıldı. Üzerinde vücudunu saran siyah deri bir tayt ve üzerine tam oturan deri bir ceketi vardı. Omuzlarına dökülen sarı saçlarını özenle bukle yapmış, her hareketinde onları savuruyordu. Beni görür görmez yüzünde o kocaman, masum gülümsemesi yayıldı.
"Sonunda be Parla! Ağaç oldum burada kızım!" diyerek boynuma atıldı. Etrafa yaydığı o şekerli parfüm kokusu genzimi yaktı ama şikayet etmedim.
"Geldim işte Nisa, amma abarttın," dedim, sesimdeki pürüzü gizlemeye çalışarak.
Nisa benden ayrılıp beni süzdü. "Yine mi o kâbuslar?" diye sordu, sesi bir anlığına ciddileşerek. Gözlerindeki o şefkatli bakış bazen beni çileden çıkarıyordu çünkü acınmaya tahammülüm yoktu.
"Boşver şimdi kâbusu falan. Ne anlatacaktın sen? Kim mesaj attı yine?" diyerek konuyu dağıttım.
Hemen eski neşesine döndü, koluma girdi ve bara doğru yürümeye başladık. "Ay sorma! Hani şu geçen gün gelen çocuk vardı ya, hani dövmeli olan... Ay Parla, çocuk resmen taktı bana! 'Neredesin, ne yapıyorsun?' diye darlayıp duruyor. Ama görsen, çocuktaki tip kimsede yok. Hem dedikoduları duydun mu? Barın sahibi değişecek diyorlar, ortalık fena karışık..."
Onu yarım kulakla dinlerken barın sokağına girmiştik. Müzik sesi sokağa taşmaya başlamıştı. İçerisi her zamanki gibi leş gibi içki ve ter kokacaktı ama burası benim kalemdi. Kimsenin bana dokunamadığı, sadece "çalışan" olduğum o yer...
Bara girdiğimizde yoğun bir bas sesi göğüs kafesimi titretti. Nisa hemen kendine bir yer bakmaya, etrafı süzmeye başladı. "Kızım bak, bu gece çok kalabalık! Kesin bir olay çıkacak, içime doğuyor," diye fısıldadı kulağıma heyecanla.
"Olay çıkarsa ilk seni dışarı atarım Nisa, uslu dur," dedim gülerek.
Tezgahın arkasına geçip önlüğümü bağlarken kapıdan giren kalabalığa baktım. Herkes kendi derdinde, kendi eğlencesindeydi. Kimsenin ruhundaki yaralardan haberi yoktu. Bir duble viski doldurup bardağı parlatmaya başladım. Gece yeni başlıyordu ve içimde anlamlandıramadığım, huzursuz edici bir his vardı. Sanki bir şeyler değişmek üzereydi, sanki hayatım o gece ikiye bölünecekti.Barın kapısı sertçe açıldığında içeriye giren hava bile buz kesmişti sanki. Müziğin bası hala göğsümde gümlese de, eşikte dikilen o iki adamın yarattığı ağırlık tüm mekana yayıldı. Bakışlarımı elimdeki bardaktan çekip kapıya çevirdiğimde, hayatımın geri kalanında unutamayacağım o silüeti gördüm.
Önde yürüyen adamın üzerinde siyah, boğazlı bir kazak ve koyu renk bir palto vardı. Boyu posu devasaydı, omuzları o kadar genişti ki kapıyı tek başına dolduruyordu. Ama beni asıl durduran boyu değil, yüzündeki o korkunç derecede sakin ifadeydi. Barlas Akçöl. İsmini fısıltıyla duymuştum daha önce, Karaman’ın karanlık sokaklarından geldiğini, elini kana bulamaktan çekinmediğini... Ama yakından görmek, bir aslanla aynı kafese kapatılmak gibiydi. Gözleri kapkaraydı, baktığı yeri delip geçiyor, ruhunu söküp alıyordu.
Onun hemen bir adım gerisinde, daha gevşek bir tavırla yürüyen, suratında her an bir espri patlatacakmış gibi duran bir tip vardı. Veysel Işık. Üzerindeki deri ceketin önü açıktı, sürekli etrafı süzüyor, bir yandan da dişlerini kurcalıyordu. Umursamazdı, sanki az önce içeri giren o ölüm makinesiyle değil de, pikniğe gitmişler gibi bir rahatlığı vardı. Ama Barlas bir milim duraksasa, Veysel’in de anında buz kestiğini görebiliyordunuz. Barlas ne derse oydu; Veysel onun gölgesiydi, sadık ama arsız bir gölge.
Nisa yanımda kaskatı kesildi, kolumu tırnaklarıyla deşti. "Oha Parla... Bunlar kim?" diye fısıldadı heyecanla. "Kızım şu öndekine bak, adam resmen 'ben tehlikeyim' diye bağırıyor!"
"Kes sesini Nisa," dedim dişlerimin arasından. İçimdeki o asi kız, bu adamın yaydığı otorite karşısında tırnaklarını çıkardı. Ondan korkmuyordum ama içgüdülerim "kaç" diye bağırıyordu.
Barlas, ağır adımlarla bara, tam benim durduğum yere doğru yürüdü. Her adımında etrafındaki insanlar sanki görünmez bir el tarafından kenara itiliyordu. Tam önümde durduğunda, boy farkından dolayı başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım. Kokusu burnuma doldu; pahalı bir tütün, soğuk hava ve... tarif edemediğim, metalik bir koku.
Veysel hemen yanındaki bar taburesine tünedi, sırıttı. "Valla Barlas, buranın havası biraz bayatlamış sanki ha? Bir el atmanın vakti gelmiş." Sonra bana dönüp göz kırptı. "Selam güzellik, patronuna haber ver de tapuyu masaya koysun, yeni sahibi geldi."
Barlas tek bir kelime etmedi. Sadece gözlerini gözlerime dikti. O an sanki barda binlerce kişi yoktu, müzik susmuştu, sadece biz vardık. Gözlerinde ne bir acıma vardı ne de bir duygu. Sadece mutlak bir güç.
"Sen," dedi Barlas. Sesi derinden geliyordu, pürüzlü ve emir kipiyle dolu. "Git patronunu çağır."
Bardağı tezgaha sertçe bıraktım, geri adım atmadım. "Önce ne içeceğinizi söyleyin," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Ben burada sadece sipariş alırım, emir değil."
Veysel bir kahkaha patlattı, sonra Barlas’ın yan profilindeki o kaskatı ifadeyi görünce anında sustu ve ciddileşti. "Yalnız kız fena çıktı Barlas, Karaman’ın ayazı gibi çarptı valla."
Barlas hafifçe öne eğildi. Aramızda sadece santimler vardı. "Benim sabrımı sınama kızım," dedi fısıltı gibi ama tehditkar bir tonla. "Barın yeni sahibi benim. Ve şimdi, patronunu buraya getir."
O an anladım. Denizli’nin o sıcak gecesi, Barlas Akçöl’ün gelişiyle kışa dönmüştü. Ve ben, bu buzun içinde yanmaya çoktan hazırdım.Gözlerimi bir an bile o zifiri karanlık bakışlardan ayırmadım. İçimdeki korkuyu, öfkeyle bastırıyordum. "Bekle burada," dedim Barlas'a, sesimdeki her bir harf buz parçası gibiydi.
Arka tarafa, patronun odasına doğru yürüdüm. Bizim patron, Refik, ellili yaşlarında, kendini bu şehrin kralı sanan, göbekli ve ağzı bozuk bir adamdı. Kapısını çalmadan daldım.
"Refik, dışarıda biri var. Barın yeni sahibi olduğunu söylüyor," dedim kestirip atarak.
Refik, elindeki viski bardağını masaya bırakıp kahkaha attı. "Kimmiş o artist? Denizli'de benden habersiz kuş uçmaz, tapu el değiştirmez. Gel bakalım, kimin nesiymiş."
Refik önde, ben arkada bara geri döndük. Nisa tezgahın köşesine çekilmiş, tırnaklarını kemirerek olan biteni izliyordu. Veysel ise barda duran bir kase fıstığı önüne çekmiş, sanki sinema izliyormuş gibi rahat bir tavırla ağzına bir şeyler atıyordu.
Refik, Barlas’ın karşısında durduğunda boy farkından dolayı komik bir duruma düşmüştü ama geri adım atmadı. "Bak koçum, burası benim mekanım. Ne saçmalıyor bu kız? Kimsin sen?"
Barlas’ın yüzünde en ufak bir kas bile kıpırdamadı. Sadece yanında duran Veysel’e bir bakış attı. Veysel sırıtırken ceketinin içinden bir dosya çıkarıp masaya fırlattı. "Tapu kayıtları ve devir sözleşmesi, aslanım. Okuman vardır herhalde?"
Refik dosyanın kapağına bile bakmadan Barlas’ın göğsüne elini uzattı. "Bana bak, senin o tapu dediğin kağıt parçasını..."
Cümlesini bitiremedi.
Barlas, Refik’in elini havada yakaladı. O kadar hızlıydı ki, ne olduğunu anlayamadım bile. Bir sonraki saniye, Refik’in yüzü acıyla buruştu ve Barlas onu tek bir hamleyle havaya kaldırıp en yakındaki duvara çarptı.
KÜT!
Müzik aniden kesildi. Bardaki herkes donup kalmıştı. Barlas, koca adamı duvara yaslamış, boğazını tek eliyle kavramıştı. Refik’in ayakları yerden kesildi, elleriyle Barlas’ın demir gibi bileğini çözmeye çalıştı ama nafileydi.
"Bana bak," dedi Barlas. Sesi o kadar kısık ama o kadar keskindi ki, odadaki sessizlikte yankılandı. "Benim olduğum yerde el kol hareketleri yapılmaz. Ben Karaman'dan buraya kağıt üzerinde oyun oynamaya gelmedim."
Refik’in yüzü morarmaya, gözleri yuvalarından fırlamaya başlamıştı. Boğuluyordu. Çaresizce hırıldarken Barlas parmaklarını biraz daha sıktı. Adamın kemiklerinden gelen o çatırdama sesini duydum.
Veysel fıstığını çiğnerken gevşek bir tavırla araya girdi. "Barlas, yavaş be abi. Adam daha tapuyu imzalamadan nalları dikecek, prosedür falan uğraştırma bizi şimdi."
Barlas, Refik’i bir çöp torbası fırlatır gibi yere bıraktı. Refik yere kapaklanıp öksürerek nefes almaya çalışırken, Barlas yavaşça bana döndü. Bakışları hala aynıydı; soğuk, ruhsuz ve ölümcül.
Ceketinin tozunu silker gibi yaptı, sonra bana baktı. "Viski," dedi sadece. "Sade olsun."
Titreyen ellerimi tezgahın altına gizledim. "Hemen," dedim, sesimin hala bana ait olduğundan emin olmaya çalışarak.
Barlas bar taburesine oturduğunda, az önce bir adamı öldürmenin eşiğinden dönen o değilmiş gibi sakindi. Nisa yanıma yaklaşıp kolumu sıktı, "Kızım... bu adam gerçekten bir katil olabilir," diye fısıldadı.
Haklıydı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir karanlık vardı. Ve ben, o karanlığın içine çekildiğimi hissediyordum.Barlas viskisinden bir yudum alırken, içerideki hava hala barut kokusu kadar ağırdı. Refik yerdeki kanlarını temizlemeye çalışarak arka tarafa, ofis koridoruna doğru sendeleyerek kaçmıştı. Midemin bulandığını hissettim. Bu adamların yaydığı vahşet, çocukluğumun o tozlu ve kanlı anılarını tetikliyordu.
"Nisa, ben bir lavaboya gidip yüzüme su çarpacağım," dedim. Nisa hala şoktaydı, sadece başını sallayabildi.
Tezgahın arkasından çıkıp koridora yöneldim. Işıklar burada daha loştu, müziğin sesi boğuklaşıyordu. Tam köşeyi dönecektim ki, Refik’in ofisinin kapısının aralık olduğunu fark ettim. İçeriden gelen o boğuk hırıltı duraksamama neden oldu. Kalbim kulaklarımda atmaya başladı.
Kapının aralığından içeri baktığımda kanım dondu.
Barlas oradaydı. Refik’i masasının üzerine yatırmıştı. Hiç acele etmeden, sanki sıradan bir iş yapıyormuş gibi bir eliyle adamın ağzını kapatmış, diğeriyle ceketinin içinden çıkardığı o ince, parlayan bıçağı Refik’in boğazına dayamıştı. Bir saniye bile tereddüt etmedi. Bıçağı tek bir hamleyle çektiğinde Refik’in gözlerindeki ışığın sönüşünü, hayatın o bedenden akıp gidişini izledim.
Dehşetle bir adım geri attım, topuğumun zeminde çıkardığı o küçük ses sessizlikte bomba gibi patladı.
Barlas başını ağır ağır kapıya doğru çevirdi. Göz göze geldik. O an kaçmam gerektiğini biliyordum ama ayaklarım yere çivilenmişti. Arkamı dönüp koşmaya yeltendiğimde, bir gölge gibi üzerime çöktü.
Daha çığlık bile atamadan, iri ve nasırlı eli ağzıma kapandı. Beni sertçe karşıdaki duvara yapıştırdı. Sırtım buz gibi betona çarptığında nefesim kesildi. Diğer eliyle boğazımı değil, çenemi öyle bir kavradı ki kemiklerimin birbirine geçtiğini sandım.
"Şşş..." diye fısıldadı kulağıma. Sesi ölüm kadar soğuk, bir o kadar da yakındı. "Yanlış zamanda, yanlış yerdesin Parla."
Gözlerim dolmuştu ama bu korkudan değil, öfkeden ve çaresizliktendeydi. Kurtulmaya çalıştım ama bir santim bile kımıldayamadım. O bir seri katildi ve ben az önce onun imzasını atışını izlemiştim.
Barlas yüzünü yüzüme yaklaştırdı, dudakları neredeyse tenime değiyordu. "Normalde tanıkları sevmem," dedi, sesi tüylerimi diken diken eden bir tondaydı. "Ama senin o asi gözlerinde başka bir şey var."
Ağzımdaki elini hafifçe gevşetti ama beni hala duvara sabitlemişti. "Benimle geliyorsun," dedi emir vererek. "İtiraz istemiyorum, yoksa o küçük kız kardeşin Nilsu evde uyanmayı beklerken, ablasının cesedini haberlerde izler. Anladın mı?"
Nilsu’nun adını duymak beni bitirdi. Ailemi, kardeşimi biliyordu. "Sen... sen bir iblissin," diye fısıldayabildim sadece.
Barlas hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme yüzüne hiç yakışmıyordu. "Belki de. Ama artık benim korumam altındaki bir iblissin. Yürü."
Beni kolumdan tutup sürüklemeye başladığında, barın arka kapısından karanlığa doğru ilk adımımızı attık. Denizli’nin sıcağı bitmiş, benim için Karaman ayazından daha sert bir kış başlamıştı.