SANA İNAT AŞK kitap kapağı

17. bölüm / 25

SANA İNAT AŞK

BENİM PRENSESİM

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: BENİM PRENSESİM

MELİKE ŞAHİN - CANIN BENİ ÇEKTİ

🏀🏀🏀

Bu hayatta bir adam vardı; göğsümün kafesinde sıkışıp kalan o düzensiz, ürkek kalp atışlarımın ritmini tek bir bakışıyla, tek bir dokunuşuyla tamamen değiştiren, dudaklarıma istem dışı aptal bir gülümseme konduran, bana bu boğucu dünyada yeniden nefes almayı öğreten tek bir adam. İnsan bazen ömrünün en taze çağında bile her şey için çok geç kaldığını düşünür, omuzlarına yığılan hüzünlerle yorulur, ruhu parça parça yıkılır, sonra bir an gelir ve her şeyden bütünüyle vazgeçer. Ve tam o an, kader sanki bizimle alay eder gibi yüzümüze gülmeye başlar, o en umutsuz sokakta karşımıza çıkıverir. Daha dün canı yanan, içindeki yangını söndüremeyen biz değilmişiz gibi gelir; o enkazı, o dökülen beton yığınlarını tek başına tamir etmeye çalışır. Ama işin en korkunç, en garip tarafı da budur ya; bunu gerçekten başarır, o paramparça olmuş duvarları örmeyi becerir.

Hayat bizimle tam olarak ne tür esrarlı, ne tür acımasız bir oyun oynuyordu böyle? Bize aynı saniyenin içinde binlerce zıt duyguyu, hem en tatlı cenneti hem de en kavurucu cehennemi aynı anda nasıl bu kadar ustalıkla yaşatmayı beceriyordu? Bir yandan en keskin soluğunu keserken, hemen ardından ruhuna ömrün bağışlar gibi yeniden nefes veriyordu.

En çıkmazda olduğum, o dipsiz karanlık kör kuyuya tek başıma düştüğüm zamanda, hayattan, nefes almaktan bile bütünüyle bıktığım o en aciz dönemde bile, dönüp dolaşıp yine kendimi Alaz'ın o geniş göğsünün kenarında, onun korumacı kollarının arasında bulmuştum.

Biz sanki tabiatın kanununa aykırı, yan yana gelmemesi gereken ateş ve su gibiydik. Ne kadar yaklaşsak, o hırçın dalgalarımızla birbirimizin o keskin yanlarını dağlar, canımızı yakardık. İstemeden, bilerek ya da bilmeyerek, o sivri dillerimizle mutlaka yapardık bunu. Ama ne yaparsak yapalım, kader bizimle öyle inatçı, öyle sarsılmaz bir oyun oynuyordu ki; biz birbirimizden kaçıp uzaklaşmak, o tehlikeli cazibeden sıyrıılmak istedikçe, görünmez bir el bizi daha da büyük bir şiddetle birbirimize doğru çekiyordu.

Fakat biliyordum ki bu tehlikeli yakınlık, bu nefes kesen dans sadece ve sadece arkadaşça kalmalıydı. O güvenli limanın sınırlarını asla aşmamalıydık. Çünkü arkadaştan, o masum çizgiden öteye geçseydik, aramızdaki o devasa alevler birbirimizi tamamen kül eder, geriye ne güvenimiz ne de sığınacak bir evimiz kalırdı. İkimiz de fazlasıyla inatçıydık, zihnimizde demirden keskin çizgilerimiz vardı ve o çizgileri ihlal etmek ikimizin de sonu olurdu. Aslında biz siyah ile beyazın o yumuşak geçişi, o huzurlu sığınağı olan gri olamazdık. Biz, yan yana geldiklerinde birbirini yok etmeye yemin etmiş, asla aynı denkleme sığmaması gereken o inatçı siyah ve beyazdık.

"Başka canın, ruhun başka bir şey istiyor mu güzelim, ekleyelim mi sepete başka bir şey?" dedi Alaz; o kalın, göğsümün derinliklerinde yankılanan tok ve pürüzlü sesi kulaklarımda çınladığında, zihnimi darmadağın eden o karmaşık düşünce bulutundan sıyrılarak anında başımı kaldırıp ona baktım. Önce sepetin içine düzenle sıraladığımız o birkaç parça ürüne, ardından marketin loş ışıkları altında uzayıp giden raflara göz gezdirdim. Tam o sırada gözüme rafların en alt köşesinde dizili duran, rengârenk ambalajlarıyla parlayan sürpriz yumurtalar takıldı; içimdeki o yıllardır saklandığı yerden bir anda fırlayan o çocuksu sevinç kabarırken yüzüme istemsizce kocaman, parlak bir gülümseme yayıldı.

Heyecanla başımı ona çevirip, ellerimi birbirine vurarak, "Şunlara baksana... Sürpriz yumurta alalım mı, ne olur alalım?" dedim, tıpkı yıllar önceki o küçük, hiçbir şeyi dert etmeyen halim gibi çocuksu bir hevesle.

Alaz, bana bakıp o her zamanki yüz hatlarındaki o sert çizgileri anında eriten, içimi ısıtan o hayran dolu, sıcacık bir tebessümle, "Alalım güzelim, sen istersen koca fabrikayı da alalım, ne istersen koy sepete," dedi.
Hızla önünden ayrılıp o rengârenk sürpriz yumurta dağının önüne çömeldim ve içlerinden en güzel ambalajlı olanlarını titizlikle seçmeye başladım. Acaba kaç tane alsaydım ki tam olarak? Şöyle bir düşündüm; tam tamına altı tane alıp kucakladım. Sonuçta altı benim uğurlu rakammdı, onsuz bir eksik kalırdım. Hızlı adımlarla kalkıp sepetin başına döndüm ve o altı tane sürpriz yumurtayı tıkır tıkır, özenle sepetin içine bıraktım.

Alaz, sepetin içindeki o renkli tepeye bakıp sesli bir şekilde gülerek, "Altı tane mi? Az olmuş ya, biraz daha alsaydın bütün marketin stoğunu tüketip iflas ettirirdik herhalde," dedi o eğlenen, muzip ve çapkın tavrıyla.

Omuzlarımı alayla silkip, "Hayırdır, az önce bana koca bir kutu fındıklı bitter çikolata hediye eden de bendim, haklısın tabii, bence de az bile aldım, onarı da eklemeliyim!" dedim sahte bir trip atarak, çenemi hafifçe yukarı kaldırıp.

Alaz, ellerini iki yana açıp kendini savunur gibi bir hareket yaparak, "Yalnız o çikolatayı da senin için aldım ben, kendine pay çıkarma hemen, benımle alakası yok," dedi yüzündeki o yaramaz gülüş bir saniye bile solmadan.

Gözlerimi kısarak, "Sanki sen yemeyeceksin, tek başıma hepsini bitireceğim gibi konuşuyorsun! Ayrıca ben sana 'git al' demedim ki, sen kendiliğinden gidip o rafların arasından buldun çıkardın, koydun sepete," dedim kendimi savunarak, kollarımı göğsümde kavuşturup ona dik dik bakarak.

Alaz, yüzündeki o tatlı tebessümle bana biraz daha yaklaşarak, o odunsu kokusunu tenimde hissettirecek kadar mesafeyi kapatıp, "Yavrum, yalnız bil diye söylüyorum; ben normalde çikolata yemeyi pek sevmem, ağzıma bile sürmem o tarz şekerli şeyleri," dedi fazlasıyla masum bir ifadeyle.

Onun bu dediği karşısında resmen şoke olmuştum; başımı hafifçe yana eğip, "Nasıl yani? Çocukken sabahlara kadar o bakkal önlerinde çikolata yemek için kavga eden sen değil miydin? Çocukken bayılırdın oysa ki, her gün yerdin!" dedim masum ama bir o kadar da şaşkın bir şekilde gözlerimi kırpıştırarak.

Alaz, o koyu renkli gözlerini doğrudan gözlerimin içine dikip, "Çocukken seviyordum, evet... Doğrudur, hatırlarım," dedi, sesindeki o hafif yumuşaklıkla. "Ama artık büyüdüm, o tatlı şeyler bana göre değil, sevmiyorum artık."

Elimi havaya kaldırıp isyan eder gibi geniş bir hareket yaparak, "Çikolata nasıl sevilmez ya? Bu dünyanın en büyük suçlarından, en büyük trajedilerinden biri falandır kesin!" dedim, onun bu değişen zevkine, bu inanılmaz inkarına asla inanmayarak.

"Abart istersen, altı üstü biraz kakao, süt ve şekerden ibaret basit bir şey," dedi Alaz, yüzündeki o alaycı ama bir o kadar da içten içe eriyen, sevecen bir kıvrımla; benim bu kadar kısa bir süre içinde koca bir dram kraliçesine dönüşmem karşısında sesli ve gür bir şekilde gülerek.

Başımı hafifçe geriye doğru atıp, ellerimi isyankâr bir tavırla belime koyarak, "Hiç de abartmıyorum yalnız ukala sporcu, farkında mısın bilmiyorum ama şu an bu dünyadaki en büyük, en acımasız trajedilerden birini konuşuyoruz!" dedim kesinlikle itiraz ederek. Ardından haklılığımı vurgularcasına işaret parmağımı havaya kaldırıp sallayarak, "Bir insan, yani akıl sağlığı yerinde olan, sokakta normal bir hayat süren bir adam bu hayatta çikolatayı nasıl sevemez ya? Bunun mantığı bunun neresinde, moleküler biyolojisi nerede, açıklasana bana?" diye söylenmeye, konuyu iyice uzatıp onunla oynaşmaya devam ettim.

Alaz, gözlerini yukarıya doğru devirip sabır diler gibi derin, göğsünü kabartan bir nefes vererek, "Bade, sakın yanlış anlama ama vallahi billahi 'yarın ölüyorum, ömrüm buraya kadarmış, elveda' desem, inan ki şu an verdiğin bu çikolata tepkisinin yarısını bile vermezsin yalnız," dedi, sesindeki o tatlı sitemi ve hafif siniri artık zerre kadar gizlemeyerek. Gözlerimi kocaman açıp, hiç düşünmeden, "Emin ol ki vermezdim, çünkü bu durum, bu çikolatasızlık ve senin bu vahim zevksizliğin gerçekten ölümden beter bir azap!" dedim büyük bir şaşkınlıkla.

Alaz, kaşlarını çatıp o koyu renkli gözlerini kısarak son derece tehlikeli bir tınıyla, "Bade..." dedi bu defa uyarır gibi, sabrının son sınırlarına geldiğini, eğer devam edersem konunun başka bir yere evrileceğini belli eden o kalın tonla.

Sesindeki o otoriter, o insanı anında hizaya getiren o erkeksi tonu duyunca hemen geri vites yapıp dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım ve, "İyi, tamam, sustum, bir kelime bile etmiyorum," dedim. Ama dilim susmuş olsa bile, bakışlarım hâlâ onu suçlu bulur gibi, bu büyük hatasını yüzüne vurur gibi yargılamaya devam ediyordu. Sepetin içindeki o rengârenk yumurtalara bakıp sahte bir hüzünle iç çektim ve, "O zaman ben bunları gidip sessizce geri raflara bırakayım bari... Zaten seninle, hani o çocukluk günlerimizdeki gibi beraber yeriz, keyfini çıkarırız diye heyecanla almıştım," dedim elimden gelen en acıtasyonlu, en mağdur ve üzgün ses tonumu takınarak.

Daha elimi sepetin içine uzatıp yumurtalardan birini kavrayarak raftakilerin yanına götürecekken, Alaz birden elimi bileğimden hızla ama asla incitmeden yakalayıp durdurdu. Başını iki yana sallayıp, "Yahu kızım, ben öyle demek istemedim... Bensiz yiyemiyor musun hemen, ne bu dram, ne bu anında vazgeçmeler?" dedi isyan eden, resmen pes etmiş bir sesle.

Yüzüme o en masum, o en çocuksu, karşı konulmaz ifadeyi yerleştirip, dudaklarımı hafifçe sarkıtarak, "Hayır ya, ne anlamı kalır ki? Tek başıma yiyince o kadar da eğlenceli olmuyor, tadı tuzu çıkmıyor, ne anladım ben o işten," dedim.

Alaz, benim bu çocuksu hallerime, o inatçı ve şımarık tavrıma daha fazla direnemeyeceğini bilerek başını teslimiyetle iki yana salladı; yüzüne yayılan o yumuşak, içi giden tebessümle, "Tamam, tamam uzatma lafı... İyi, koy yerine, beraber yeriz o yumurtaları da," dedi.

"Yalan söylemiyorsun değil mi, beni kandırıp kandırmadığını bilmek istiyorum ona göre küserim," dedim, tıpkı büyümek bilmeyen, her istediğini yaptırmaya alışmış masum bir çocuk gibi başımı hafifçe yana eğip gözlerinin içine dik dik, sorgulayan bir bakış atarak.

Alaz, dudaklarındaki o yumuşak, ruhumu okşayan ve içimdeki bütün o şüpheleri buharlaştırıp uçuran o tebessümle başını iki yana sallayıp, "Yalan söylemiyorum güzelim, için rahat olsun, o aldığımız yumurtaları da çikolataları da beraber yiyeceğiz," dedi o huzur veren, kulaklarımda melodi gibi çınlayan tok sesiyle.

Onun bu samimi, bu kadar net ve içten gelen cevabıyla içimdeki o ufak bulutlar aniden dağılıverdi, yerini kocaman bir güneş açtı. Elimi sepetin içine uzatıp az önce havaya kaldırıp kaldırmamakta kararsız kaldığım o rengârenk sürpriz yumurtaları tekrar özenle yerlerine, sepetin dibine doğru yerleştirdim. Ardından hemen uzanıp Alaz'ın o büyük, sıcak elini parmaklarımla sımsıkı, bir daha hiç bırakmayacakmış gibi kavradım. Yüzümde parlayan o en tatlı, o en içten gülümsemeyle başımı kaldırıp, "Teşekkür ederim sevgilim, iyi ki varsın," dedim; o an heyecandan dilimden dökülen o "sevgilim" kelimesi aramızdaki o görünmez çizgiyi hafifçe esnetti ama şu an bunu umursamayacak kadar yoğun ve mutlu hissediyordum.

Alaz, bu ani ve yürek yakan hitabım karşısında bir an olduğu yerde duraksar gibi oldu; o koyu renkli gözleri irileşti, ama hemen ardından bakışlarındaki o parıltı daha da koyulaştı ve beni belimden yakaladığı gibi kendine, o geniş ve güven veren göğsüne doğru daha da çekti. Yüzüne yayılan o derin, o bütün dünyayı unutturan sahiplenici gülümsemeyle içimi adeta eritti.

Daha fazla sokak ortasında oyalanmadan ellerimizi sıkıca kenetlemiş bir şekilde marketin kasasına doğru yöneldik. Tezgahın üzerine sıraladığımız o atıştırmalıkları, kahvaltılıkları ve tabi ki o altı tane sürpriz yumurtayı kasiyer kız seri hareketlerle poşetlere doldururken, Alaz cüzdanını çıkarıp ödemeyi halletti. Poşetler eline geçer geçmez, onlardan birini kapmak, yükünü hafifletmek için elimi uzattım ama o benden bin kat daha hızlı davranıp poşetleri tek bir elinde toparladı ve bana taşımama asla izin vermedi.

Omuzlarımı hafifçe silkeleyip, "Yahu hiçbirini ucundan bile tutmama izin vermiyorsun, resmen bütün poşetleri tekelleştirdin, ukala sporcu," dedim, koluna girip adımlarımı onun dev adımlarına uydurarak.
Alaz, yukarıdan aşağıya doğru bana bakıp o hınzır gülüşüyle, "Kendi gücümü mü kanıtlamaya çalışıyorum sanıyorsun sana?" dedi, benim az önceki ses tonumu taklit eder bir edayla. Ardından tek kaşını muzipçe kaldırıp, "Gücümü sana ya da başka birine kanıtlamaya ihtiyacım var mı sence, küçük hanım?" dedi.

Haklıydı, kesinlikle yoktu. Adam resmen yürüyen bir kas yığınıydı, omuzları o kadar geniştiki yanımda mahallenin koruyucu meleği gibi, devasa bir dağ gibi duruyordu. "O zaman bari ben de sana yardım edeyim, taşıyayım ucundan bu yana, iki adım atacağız şunun şurasında yorulmam herhalde," dedim elimi poşetlerin sapsız kısmına uzatırken. Ama o anında hareketimi engelledi.

Alaz, poşeti benden biraz daha uzaklaştırıp boşta kalan diğer elini omzuma atarak, "Ben taşırım güzelim, sen yorulma hiç gerek yok, o minik ellerinin poşet taşıması için yaratılmadığını biliyorsun," dedi o kadar düşünceli, o kadar şefkatli bir ses tonuyla ki kalbimin atış düzeni yine altüst oldu, boğazım düğümlendi.

İnatla çenemi yukarı kaldırıp, "Neden yorulacakmışım ki alt tarafı bir poşet! Prenses miyim ben, dağ başındayız sanki, bırak da iki adım ben taşıyayım," dedim sesimdeki o çocuksu diklenmeyle.

Alaz, yürümeyi bıraktı; mahallenin o loş, sarı sokak lambasının titrek ışığı altında doğrudan yüzüme doğru eğildi. Gözlerindeki o sonsuz, o kilitlenmiş şefkatle başını sallayıp, "Prensessin... Benim prensesimsin, Bade," dedi, dudaklarındaki o tatlı tebessüm yüzünü tamamen aydınlatırken.

O an, içimde binlerce volkan birden patlamış, bütün dünya durmuş gibi hissettim. Yüzümün, yanaklarımın alev alev, kıpkırmızı yandığını, o sıcaklığın kulak memelerime kadar yayıldığını çok net fark ettim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Gerçekten... Onun prensesi miydim ben? Başka hiçbir ihtimalin, başka hiçbir kelimenin zihnime girmesine izin vermeyen o cümle, o geceyi benim için ömrümün en unutulmaz anı kılmaya yetmişti bile.

"Nasıl bir prensesmişim peki, çok merak ettim doğrusu, lütfedip detaylıca bahseder misin bu krallığın eşsiz özelliklerinden, ey yüce ukala sporcu?" dedim; sesimdeki o son derece neşeli, kışkırtıcı ve zerre kadar geri adım atmayan o meydan okuyan tınıyı bozmayarak başımı biraz daha havaya kaldırıp doğrudan o koyu renkli gözlerinin içine dik dik bakarak.
Alaz, dudaklarındaki o her zamanki alaycı, insanı anında çileden çıkaran ama bir o kadar da içten içe kalbimi eriten o yakışıklı sırıtışla birlikte, "Uyuz, inatçı, bir dediği bir dediğini asla tutmayan o meşhur çir—" demişti ki, o kelimeyi ağzından tamamen tamamlamasına, o cümleyi bitirmesine bile zerre kadar izin vermeden elimi o sinirle hızla uzatıp o sert, kaslı koluna canını acıtacak kadar güçlü bir çimdik attım.

"Alaz!" dedim, sesimdeki o öfkeli, isyankâr ve son derece tehditkâr tonu en üst seviyeye, yankılanan bir boyuta çıkararak.

O ise hiç bozuntuya vermeden, sanki hiç canı yanmamış, sanki ortada o sert çimdik hiç yokmuş gibi yüzünü hafifçe, sanki keyif alıyormuş gibi buruşturup, "Noldu ya, ne kızıyorsun hemen, ne bu şiddet bu celal? Gerçekleri de mi söyleyemeyeceğiz bu hayatta, alt tarafı karakter analizini yapıyorum senin güzelim, fena mı, kendini dışarıdan görmüş oluyorsun işte," dedi, tamamen benimle oyun oynar tarzda, o gıcık ama bir o kadar da insanı eriten o çekici sesiyle.

Dişlerimin arasından öfkeyle soluyarak, "Sen gerçekleri falan da söyleme, sakın tek bir kelime bile etme, sesini duymak dahi istemiyorum tamam mı, kapatalım bu konuyu!?" dedim sinirden deliye dönerek, ayaklarımı yere vura vura. "Ben de saf gibi normal, romantik bir şey söyleyecek sandım, içten içe eridim falan ama sen gerçekten baş belası, kibirli bir ukalasın!" dedim ve poşetlerin ağırlığına, kollarımın sızlamasına aldırış etmeden adımlarımı iyice hızlandırıp ondan uzaklaşmaya, o karanlık sokakta tek başıma yürümeye başladım.

Arkamdan o uzun ve geniş adımlarıyla, sanki hiç acele etmiyormuş gibi ama kolayca bana ayak uydurarak gelmeye devam ettiğini, içindeki o dev kahkahayı zapt etmeye çalıştığını nefes alış verişlerinden açıkça anlıyordum. Hızla başımı arkaya çevirip, "Gelme peşimden, istemiyorum seni, uzak dur benden!" dedim öfkeyle, işaret parmağımı sallayarak.

Alaz, arkamdan bana yetişmeye çalışırken o sahte bir şaşkınlık ama arkasından sızan o muzip ve neşeli sesiyle, "Bade, farkında mısın bilmiyorum ama biz şu an aynı evde yaşıyoruz, aynı kapıdan içeri gireceğiz yani, nereye kaçıyorsun Allah aşkına gecenin bu saatinde mahalle ortasında?" dedi.

Hiç arkama bakmadan, adımlarımı daha da hızlandırarak, "Aynı evde yaşıyor olabiliriz evet, o konuda maalesef haklısın ama bu gece senin uyuyacağın yer kesinlikle o sıcak yatak değil, bahçedeki o buz gibi taş zemin!" dedim sinirle soluyarak, tehdidimin arkasında durduğumu belli edercesine.

O koyu renkli gözlerindeki o yaramaz pırıltıyla nihayet soluğuma yetişip yanımda, adımlarımın hizasında yürümeye başlarken, "Kurtlar, kuşlar yer beni yalnız dışarıda sabaha kadar, hiç yazık değil mi bu yakışıklı adama, mahallenin ortasında harcanıp gideceğim yazık günah değil mi bana?" dedi resmen kendini acındırmaya çalışarak, sesindeki o tiyatrokâr tonla.

Olduğum yerde birden durup ona en keskin, en öldürücü ve en ters bakışımı fırlatarak, "Yemez, Alaz bey, hiç merak etme, kimse seni yemez merak etme! Emin ol onlar da senin gibi ukalaları sevmiyor, mideleri bulanır mazallah, zehirlenirler falan," dedim çok sert ve net bir sesle.

Alaz, iyice yanıma sokulup o geniş omzunu omzuma değdirirken, yüzündeki o ipe satmaz sırıtışla, "Keşke sevseler ama..." diye mırıldandı alçak sesle. Kaşlarımı anında havaya kaldırıp, "Ne dedin sen, ne dedin az önce, kulaklarımı yanlış duymadıysam?" dedim.

O da hiç istifini bozmadan, gözlerini hınzır bir şekilde parıldatarak, "Beni yesinler mi istersin gerçekten, o kadar mı bıktın benden, o kadar mı ağır geldi varlığım?" dedi fazlasıyla eğlenerek, benimle adeta dalga geçerek.

Hiç düşünmeden, bütün mahallenin o sessiz, huzurlu gecesinde yankılanacak kadar yüksek, kararlı ve kesin bir sesle, "Yesinler!" dedim.

"İnsan en azından biraz acır be, sende dağ gibi merhamet de yok, vicdan da yok! Ben burada mahalle ortasında senin için o kadar duygu sömürüsü yaptım, dil döktüm, bir gram bile umurunda olmadı," dedi o her zamanki ukalalığından ve piç kurusu tavrından zerre ödün vermeyen, ama işin içine o tatlı masumiyeti de katıp insanı baştan çıkaran o eşsiz ses tonuyla.

Gözlerimi kınayan bir ifadeyle kocaman açıp, ellerimi havaya kaldırarak, "Sen az önce o densiz, o cüretkâr lafları sıralamadan önce düşünecektin Alaz bey, ne yazık ki şu an iş işten geçti, affetmiyorum! Hem bana gidip 'çirkin' diyeceksin hem de utanmadan, arlanmadan üste çıkmaya çalışacaksın, öyle mi? Yok öyle yağma!" dedim sinirden deliye dönerek, ayaklarımı yere vura vura. Adam resmen gözümün içine baka baka hakaret ediyor, bir de üstüne üstlük pişkin pişkin sırıtıyordu.

Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturup, adımlarımı biraz daha yavaşlatırken kendi kendime söylenmeye başladım: "Gerizekalısın Bade, yemin ederim gerizekalının önde gelenisin, gerçekten tek bir gram bile aklın yok senin. Gitmiş bir de bu adamla saatlerce uğraşıyorsun, gör bakalım şimdi kiminle sevgili rolü oynuyorsun, kendi ellerinle yaktın başını, aferin sana!"

Alaz, kendi kendine konuşma hallerimi ve kendi kendime kurduğum o sinirli cümleleri büyük bir dikkatle dinledikten sonra, yüzünde o gıcık ama bir o kadar da içten içe eriyen o tatlı sırıtışla birlikte, "Kendi kendine de söylenmeye, sesli sesli dert yanmaya başladın anlaşılan... Bizim evde durumlar giderek vahimleşiyor, galiba sana acilen o kolları arkadan bağlanan o cinsten beyaz gömleklerden mi giyindirsek, ne dersin, yakışır mı?" dedi son derece düşünceli, sanki gerçekten tıbbi bir teşhis koyuyormuş gibi ciddiyetle maskelenmiş muzip bir sesle.

Bu sözleriyle birlikte kafamı anında, şimşek hızıyla yan tarafa çevirip ona baktım; gözlerimden resmen kıvılcım ve ateş fışkırıyordu. Dişlerimi birbirine öyle bir sıktım ki, çene kaslarımın ağrıdığını, gerildiğini hissettim. "Sen bana bir de deli mi diyorsun, kafadan kontak, akıl hastası mı ilan ediyorsun yani?!" dedim sesimdeki o tehlikeli, patlamaya hazır tınıyı gizlemeye zerre gerek duymayarak.

Alaz, benim bu patlamaya hazine bomba gibi halimi görünce tek kaşını muzipçe kaldırıp, o her zamanki ukala tavrıyla, "Yani başka ne için beyaz giyinebilirsin ki güzelim, ben sadece ihtimalleri değerlendiriyorum, sağlığını düşünüyor doktor bey!" dedi fazlasıyla eğlenen, benim sinir uçlarımla oynamaktan zevk alan o çekici sesiyle.

Artık bardağı taşıran son damla damlamıştı; sabrım tamamen, kelimenin tam anlamıyla tükenmişti. "Alaz, yemin ederim sen şu an itibarıyla öldün, kural mural tanımıyorum, bittin sen!" dedim sinirden soluyarak, nefesim kesilir gibi.

Lafımı ağzımdan çıktığı an duymasıyla birlikte, Alaz kurnaz ve meydan okuyan bir kahkaha atarak anında mahallenin o loş sokağında koşmaya başladı. Tabii ki çok hızlı koşmuyor, benim ona yetişmeme, arkasından inisiyatifle gelmeme izin veriyordu; sürekli başını arkaya çevirip bana bakıyor, benim o sinirden küplere binen, saçlarımın savrulduğu o halimi izleyip keyif alıyordu.

"Dur orada, kaçma lan korkak pislik!" dedim sinirle, bütün gücümü ve öfkemi toplayarak arkasından hızla koşmaya başlarken.

Önüme birdenbire çıkan, sokağın o loş aydınlatmasında adeta karanlıktan peydahlanan o tanımadığım iri yarı, kaba saba adam yüzünden olduğum yerde apansız durmak, dengemi korumaya çalışmak zorunda kaldım. Birkaç saniye öncesine kadar Alaz'a olan öfkeyle, onunla dalaşmanın getirdiği o çocuksu hırsla koşturduğum için göğsüm deli gibi inip kalkıyor, ciğerlerime dolan serin gece hav назвалını solurken nefes nefese kalmış bir halde, korkuyla karışık bir şaşkınlıkla karşımda dikilen bu yabancı adama diktim gözlerimi. Adam, üzerimdeki o öfkeli, koşturmaktan dağınıklaşan halimi ve soluk soluğa kalmışlığımı zerrece umursamaz bir tavırla, adeta tepeden tırnağa, iğrenç bir açgözlülükle gözleriyle süzdü; yüzüne yayılan o rahatsız edici, yılışık ve cüretkâr ifade midemi bulandırmaya, içimdeki o güven duygusunu yerle bir etmeye yetmişti bile.

Dişlerimin arasından öfkeyle soluyarak, korkumu gizlemeye çalışan o sert ses tonumla, "Ne bakıyorsun öyle dik dik hayvan gibi arkadaşım? Önümden çekil, işine bak, yoluna git!" dedim sinirle.

Tam adamın yanından sıyrılıp, o daracık sokakta yoluma devam etmek isteyince, pis bir sırıtışla yeniden önümde bitti ve geçişime kesinlikle izin vermedi. İçimdeki o ani dehşet ile harmanlanan o şiddetli öfke doruğa tırmanırken, adama ölümcül bir nefretle ters ters bakmaya başladım; tam o saniyede, arkamdan fırtına gibi yetişen güçlü bir el o adamın omzundan sertçe ittiği gibi geriye doğru savurdu.

Alaz bir solukta, bir saniyeden bile kısa bir sürede yanımda bitti; o devasa, kaslı gövdesiyle aramda sarsılmaz bir kalkan oluştururken, güçlü kolunu anında omzuma atarak beni o yabancının bakışlarından korur gibi kendine, o güvenli göğsüne çekti. Sesi, mahallenin o sessiz gecesinde buz gibi keskin ve tehlikeli bir tınıyla yankılandı. "Bir sorun mu var dostum, hayırdır, ne arıyorsun burada?"

Adam, Alaz'ın o iriyarı, heybetli yapısını ve yüzündeki o ölümcül ciddiyeti, o karanlık ifadeyi görünce bir an yutkundu; hemen sesindeki o cüretkâr, o yılışık havanın yerini derin bir korku alarak, "Hayır, yok... Vallahi bir sorun yok beyefendi, yanlış anladınız. Sadece gecenin bu saatinde tek başına yürüyen hanımefendinin yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak istemiştim sadece, iyi niyetli bir şey yani," dedi kekeleyerek, titreyen ve korku dolu bir sesle. Yalan söylediği, gözlerindeki o ürkeklikten ve o titreyen ses tonundan o kadar belliydi ki, az önceki korkum anında buharlaşıp yerini yeniden alevlenen o öfkeme bıraktı.

Alaz, adamın bu ucuz bahanelerine zerre kadar prim vermeden, o koyu renkli gözlerindeki öldürücü öfkeyi gizleme gereği bile duymadan, "İyi, duydun işte; yardıma ihtiyacı falan yok, olmasın da. Şimdi ikile buradan, hızlıca gidebilirsin," dedi tok, emir veren ve zerre taviz vermeyen sert bir sesle.

Adam, hızla uzaklaşmak yerine, erkeklik gururuna yediremeyerek ya da korkudan ne yapacağını bilemeyerek cesaretini toplamaya çalıştı ve gözlerini yeniden doğrudan bana çevirerek, "Siz nesi oluyorsunuz ki hanımefendinin, akrabası falan mı, abisi falan mısınız?" diye sordu sinsi bir merakla.

Alaz, adamın bakışlarının bir saniye bile olsa bana değdiğini, o pis gözlerin üzerimde gezindiğini anladığı o salisede, beni belimden ve omuzlarımdan kavradığı gibi tamamen arkasına aldı; geniş, sert sırtıyla adamın beni görmesine, bana bakmasına anında ve kesin bir şekilde izin vermedi. Sesindeki o zehirli, insanı donduran o sakinlikle, "Sevgilim olur kendisi. Şimdi sana son bir şans veriyorum, hayatının şansını iyi değerlendir; üç saniye içinde buradan defolup gitmezsen, yemin ederim seni bu sokağın taşına gömerim, nefesini keserim," dedi öyle korkunç, öyle net bir tonda ki, adamın yerinde olsam ben bile korkudan oracıkta bayılabilirdim. Adam, Alaz'ın o tehdidinin altındaki o sarsılmaz ciddiyeti ve tehlikeyi anında kavradı; tek bir kelime bile edemeden, arkasını döndüğü gibi karanlığın içinde koşar adımlarla kaybolup gitti.

Alaz, o pislik adamın karanlığın içinde tamamen kaybolup gitmesinden hemen sonra başını hızla bana doğru çevirdi; gözlerindeki o tehlikeli, az önceki ölümcül öfke bir anda yerini derin bir endişeye, kavurucu bir kaygıya bırakmıştı. Yüzümü avuçlarının arasına alıp, "Korkmadın değil mi güzelim, bir şey yapmadı ya sana o şerefsiz?" dedi, sesi tedirginlikten hafifçe titreyerek.

Gözlerimin içine o büyük bir merhamet ve sevgiyle bakan adama bakıp, kalbimdeki o tüm sert kabukları bir kenara bırakarak, "Korkmadım... Zaten tam zamanında geleceğini biliyordum, emindim," dedim yüzümde beliren en tatlı, en huzurlu gülümsemeyle.
Ve hiç düşünmeden, kollarımı boynuna dolayarak hemen ona sıkıca sarıldım.

Alaz, o geniş ve sıcak kollarını belime dolayıp beni kendine öyle bir çekti ki, nefesimiz birbirine karıştı; başını saçlarımın arasına gömüp derin bir soluk alırken, "Küçük hanım... Delirtiyorsun beni ama yine de bırakmam seni, gelecektim tabii, seni asla yalnız bırakmam güzelim," diyerek beni sıkıca sarıp sarmaladı; o gecenin soğuk ayazını, o korkutucu sokağı aramızdaki bu devasa sıcaklıkla tamamen unutturdu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

70okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18