SANA İNAT AŞK kitap kapağı

1. bölüm / 10

SANA İNAT AŞK

ŞIMARIK

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: ŞIMARIK

MABEL MATİZ - ANTİDEPRESAN

🏀🏀🏀

Kafamın içinde yankılanan o ani ve şiddetli uğultu, dünyaya ve etrafımdaki her şeye karşı çektiğim görünmez bir duvarı yerle bir etmişti. Birkaç saniye evvel, sonbaharın o serin ve iştah açıcı kokusunu içime çekerek, Ece'nin bitmek bilmeyen neşeli fısıltıları eşliğinde okul bahçesinin Arnavut kaldırımlı yollarında yürürken; şimdi, varlığımın tüm dengesini altüst eden o acımasız darbeyle sarsılmıştım. Parmak uçlarımın zonklayarak temas ettiği şakağım, vücudumun kalanına yayılan bir şok dalgasının merkezi haline gelmişti. Soluklarım boğazımda düğümleniyor, aralanmış dudaklarımdan dışarıya düzensiz ve hırıltılı nefesler dökülüyordu.

Yanımda dikilen, rüzgârın etkisiyle ipek şalı yüzüne çarpan Ece, dehşetle genişlemiş gözleriyle koluma yapışmıştı. Parmakları tenimi morarttıracak bir hırsla derime batarken, sesindeki o titrek ve neredeyse ağlamaklı tınıyla, "Bade, ne olur sakin ol, yalvarırım herkes bize bakıyor, daha fazla dikkat çekmeyelim," diye mırıldandı; ancak bu fısıltı, kulaklarımda uğuldayan öfke denizinde kaybolup gitmişti.

Omuzlarımı geriye doğru savurarak, zehir zemberek bir ifadeyle yanan gözlerimi Ece'den ayırdım ve kalabalığın ortasına mıhlandım. "Sakin mi olayım, Ece? Farkında mısın bilmiyorum ama kafama beyin sarsıntısı geçirtmeye yemin etmiş bir mahlûk top fırlattı!" diye karşılık verdim. Sesim, okulun gotik mimarisini süsleyen o geniş taş duvarlarda yankılanan keskin, tiz ve isyankâr bir çığlığa dönüştü. Hızla öne doğru bir adım atıp, üzerimdeki pahalı tasarım ayakkabımın sivri ucuyla betonun üzerinde hâlâ dönmekte olan o adi topu şiddetle ezerek sabitleşmesini sağladım. Başımı yavaşça kaldırıp, bahçeyi dolduran yüzlerce meraklı ve röntgenci gözün üzerinde ağır ağır gezdirdim.

Dişlerimi birbirine öyle bir geçirdim ki çene kemiklerimden gelen çıtırtı kulaklarımda yankılandı. Damarlarımda akan kan, zehirli bir su gibi kaynayıp beynime hücum ederken, "Hangi beyinden yoksun, zihinsel fukarası sefil yaratık bunu yaptı!" diye haykırdım. Bu korkunç cüreti gösteren o aptalın kafatasının içinde akıldan, mantıktan ya da insanî herhangi bir hücreden eser barındırmadığına dair inancım artık matematiksel bir kesinliğe ulaşmıştı.

"Ben yaptım." O cümle, bahçeyi kaplayan uğultunun ortasından bir bıçak gibi süzülerek kulak zarlarımı tırmaladı. Öfkeyle dolup taşan gözlerim, bu meydan okumanın sahipliğine doğru anında döndü. Karşımda, yüzüne yerleşmiş o sinir bozucu, vurdumduymaz ve son derece alaycı bir sırıtışla bana bakan Alaz duruyordu. Omuzlarını rahatça arkaya atmış, ellerini ceplerine sokmuştu; sanki biraz önce bir insanı katletmemiş ya da en azından ruhunu zedelememiş gibi son derece sakin, küstah ve fütursuz bir tavırla beni süzüyordu.

İçimde kabaran o dipsiz öfke dalgası soluk borumu tıkarken, "Sen kendini kim zannediyorsun?! Hangi hakla, hangi cesaretle kafama o leş topu fırlatıyorsun, bir de utanmak yerine sığır gibi sırıtıyorsun!" diye haykırdım. Sesimdeki o tiz titreme ve kulak tırmalayan tını, öfkemin artık mantık sınırlarını çoktan aştığının kanıtıydı. Sinirden parmak uçlarım uyuşmuş, elim ayağım zangır zangır titremeye başlamıştı.

Alaz, bu sinir krizimi büyük bir keyif ve estetik bir hazla izliyormuş gibi ağırlığını bir bacağından diğerine vererek, "Ben Alaz Karahan," dedi. Sesindeki o eğlenceli, pürüzlü ve umursamaz tını, adeta benimle dalga geçiyor, ateşe benzin döküyordu. "Alt tarafı kafana bir basketbol topu çarptı prenses, kafana kaya parçası atmadım ya; bu neyin trajedisi, neyin çığlığı anlamıyorum ki," diye ekledi, yüzündeki o çarpık sırıtış bir milim bile silinmeden.

Gözlerim öfkeden neredeyse yuvasından fırlayacak gibi açıldı. "Yok bir de kaya atsaydın, tam olacaktı, katil ruhlu herif!" diye çemkirdim. Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturmaya çalışırken, bedenimin titremesini gizlemeye imkân yoktu.

O ise zerre kadar istifini bozmadan, "Çok uzatıyorsun ama ha, sıktı artık," dedi. Doğrudan gözlerimin içine diktiği o koyu renkli bakışları, içimdeki ateşi körüklemekten başka hiçbir işe yaramıyordu.

Ağzımdan dökülen kelimeler artık zihnimi tamamen aşmış, doğrudan nefretimin kontrolüne girmişti. "İstersem uzatırım, istersem bitiririm, seni ilgilendirmez, sen kim oluyorsun!" diye bağırdım. Hızla eğilip ayağımın altındaki o lanet topu öfkeyle avuçlarımın arasında kavradım ve bütün kaslarımı gererek tam onun suratının ortasını hedef alacak şekilde var gücümle fırlattım. Ancak Alaz, doğuştan sahip olduğu o lanet olası reflekslerle dalga geçercesine kafasını salise farkıyla yana çekti.

Benim hınçla savurduğum top, onun başını sıyırıp geçerek, okulun en titiz, en huysuz ve merhametsiz öğretmeni olan Müdür Yardımcısının park halindeki pırıl pırıl makam arabasının yan camına tam isabetle çarptı ve gürültüyle içeri göçerek paramparça oldu.

Camın o kulakları tırmalayan, binbir keskin parçaya bölünüp asfalta yağmur gibi dökülme sesi, bahçedeki yüzlerce öğrencinin nefesini saniyesinde tıkamaya yetmişti. Sanki görünmez bir el zamanın akışını dondurmuş, etraftaki herkes taşa kesmişti; ortalık aniden bir mezarlık kadar ürkütücü ve derin bir sessizliğe büründü. Parçalanan güvenlik camının hemen ardından, arabanın tiz çığlıklar atan kulak sağır edici alarmı devreye girip havayı inletirken, benim ise havaya kalkmış elim öylece boşlukta asılı kalmıştı. Şoktan sonuna kadar açılmış gözlerimle önce darmadağın olan araba camına, sonra da bana dehşetle bakan Alaz'a bakakalmıştım.

Alaz, yüzündeki o sinir bozucu, alaycı sırıtışı bir anda silip atarak hızla bana doğru bir adım attı. Sesindeki o umursamaz, dalgacı ton yerini ani, keskin ve tehlikeli bir ciddiyete bırakmıştı.
"Bade... Sen ne yaptın?" diye fısıldadı. Ama bu fısıltı bir azarlama değil, adeta üzerine bastığımız buzun çatırdadığını haber veren o son, felaket dolu uyarısıydı.

Tam o sırada bahçenin köşesinden yankılanan o tok, kalın ve okulun en kâbus dolu anlarında duyulan o nefret ettiğim ses, içimdeki bütün umutları kökünden kurutmaya yetmişti. "ORADAKİLER KİM? KİMİN ARABASI O?! HANGİ AKILLA YAPTINIZ LAN BUNU?!" Müdür Yardımcısı Necdet Hoca, ellerini koyu renkli ceketinin ceplerine sokmuş, yüzündeki o cellat ifadesiyle ağır ama durdurulamaz adımlarla üstümüze doğru yürüyordu. Alarmın tiz çığlığı ve hocanın beton üzerinde yankılanan yaklaşan adımları kulaklarımı uğuldatırken, paniğin o buz gibi terleri omurgamdan aşağı ürkütücü bir nehir gibi süzülmeye başladı. Bu adam bizi okuldan atmakla kalmaz, ruhumuzu da bedenimizden söküp alırdı.

Alaz durumu kavradığı anda, gözlerindeki o şeytani zekâ parıltısını ve ani karar alma yetisini açıkça yakaladım. Ne bir saniye bile düşündü ne de hareket etmekte tereddüt etti; hızla yanıma ulaştığı gibi, sıcak parmaklarını çıplak bileklerime demir bir mengene gibi doladı ve beni tek hamlede ardına doğru çekip, sanki dış dünyadan koruyucu devasa, yıkılmaz bir kalkan gibi önüme geçti. Müdür yardımcısının öfkeli, nefes nefese kalan adımları tam önümüzde durduğunda, Alaz hiç kimsenin aklının ucundan bile geçiremeyecek o şaşırtıcı hamleyi yaptı.

"Hocam kusura bakmayın, tamamen benim hatam," dedi, son derece sakin, kendinden emin ve olgun bir ses tonuyla hocanın karşısına dikilerek. "Aslında top elimizden kayıp Bade arkadaşımıza çarpmıştı; o da refleksle topu bana geri atarken ben yakalayamadım ve maalesef arabanın camına denk geldi. Masrafı neyse ben şahsen, eksiksiz bir şekilde karşılarım," diye devam etti, en ufak bir korku ya da panik belirtisi bile göstermeden.

O an kulaklarımda çınlayan bu cümleyle birlikte öylece kalakalmıştım; Alaz Karahan, o kibirli, bencil ve egoist adam, beni gerçekten okulun en büyük kıyametinden kurtarmış mıydı?

Müdür Yardımcısı Necdet Hoca, koyu renkli kalın kaşlarını çatıp, o korkunç, insafsız bakışlarını darmadağın olan arabanın camından yavaşça çekerek hemen önünde dikilen bizim üzerimizde sabitledi. Bakışlarındaki o buz gibi, tavizsiz öfke, okulun en asi iki belasını suçüstü yakalamış olmanın verdiği o otoriter zevkle tehlikeli bir biçimde harmanlanıyordu.

"Alaz Karahan ve Bade Işık," dedi, kulak zarlarımızı sızlatacak kadar sert, tok ve net bir tonda ikimize de ayrı ayrı dik dik bakarak. "Hemen odama, bir saniye bile beklemeyin!" diye kükredi. Sesindeki o emir kipi, okul bahçesinin duvarlarında yankılanıp, içimizdeki en son umut kıvılcımını bile acımasızca ezip geçti.

İkimiz de kelimenin tam anlamıyla, kaçınılmaz bir infazın ortasında cayır cayır yanıyorduk. İçimdeki o korku dalgası yavaş yavaş yerini derin bir şaşkınlığa bırakırken, beni tek başıma o cellat adamın insafına terk etmeyip, onca kalabalığın önünde suçu tek başına üstlenerek bana kalkan olduğu için Alaz'a karşı içten içe tuhaf, ne olduğunu anlayamadığım bir minnettarlık duyuyordum. Ancak muhtemelen şu an o da zihninden binlerce kez geçirdiği o lanetler eşliğinde hayatının en büyük, en aptalca hatasını yaptığını düşünerek içten içe hayıflanıyordu. Suçlu iki mahkûm gibi Necdet Hoca'nın heybetli arkasından, onun emir buyurduğu o korkunç idari odaya doğru ağır, ayakları suya eren adımlarla yola koyulduk.

Hocanın birkaç adım gerisinde, o karanlık ve basık koridorun loşluğunda yan yana ilerlerken, içimde biriken o zehirli öfkeyi daha fazla tutamayarak başımı sertçe ona çevirdim. "Hepsi senin suçun, anlıyor musun? Senin o aptal kibrinin, o tahammül edilmez egosunun eseri bütün bunlar!" diye tısladım dişlerimin arasından, omuzlarımı dikleştirip kollarımı göğsümde hırsla kavuşturarak.

Alaz, yanağının içini sinirle ısırıp bana doğru öldürücü, delici bir bakış fırlattı. Ardından sabır diler gibi kafasını geriye atıp bakışlarını yukarıya, tavanın gri boyasına doğru çevirerek homurdandı "Allah'ım, ben hangi günahımın bedelini ödüyorum da bu şımarık, dırdırcı kızı koruduğum yerde şu an buradayım? Neden benim belamı vermedin de bu hale düştüm, hangi suçum yüzünden bu cezayı çektiriyorsun bana?" diye isyan etti. Sesindeki o vurgulu, derin ve zehirli bıkkınlık koridorun havasını sanki keskin bir bıçak gibi kesti.

"Şımarık sensin, seni yürüyen ego abidesi!" diye anında karşılık verdim, ayak seslerimi yerdeki cilalı mermerlere daha da sert, daha da hırslı basarak. "Hem suçlu, hem güçlü, bir de mazlum edebiyatı yapan adam triplerine giriyorsun utanmadan! Sen gidip o lanet topu durduk yere kafama atmasaydın bunların hiçbiri olmayacaktı, şu an o celladın odasına gitmek zorunda da kalmayacaktık!" diye devam ettim, hırsımdan neredeyse parmak uçlarımın uyuştuğunu, tenimin karıncalandığını hissediyordum.

Alaz olduğu yerde birden durdu. Koyu renkli gözlerini ateş püskürürcesine üzerime dikip, üzerime doğru tehditkâr bir adım atarak, "Lan sanki bilerek kafana nişan aldım, alt tarafı elimden kaydı işte kızım, ne uzatıp duruyorsun sakız gibi!" diye patladı; onun da sabrı artık son sınırına, kopma noktasına dayanmıştı.

"Özür dileseydin o zaman insan gibi, erdemli, hatasını bilen bir insan gibi! Çok mu zor senden bir özür kelimesi işitmek?!" diye bağırdım hiç geri adım atmadan, yüzüne doğru diklenip meydan okuyan, ateş saçan gözlerle bakarak.

Yüzündeki o kasvetli ve sinirli ifade doruğa ulaşırken, çene kasları gerildi ve dişlerinin arasından tıslayarak, "Çok zor senin gibi burnu havada, her şeye kulp takan bir şımarıktan özür dilemektense şu anda şurada ölmeyi tercih ederim," dedi. Ardından arkasını öfkeyle dönüp hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.

Arkasından bakakalırken, içimdeki o öfke dalgası yeniden tepe noktasına ulaştı ve benden gayriihtiyari, bütün otoriteyi ve bulunduğumuz yeri unutturan o küfürlü kelimeyle arkasından hınçla seslendim "Beyinden yoksun eşşek herif!"