2. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKİNAT MESAFESİ
Bölümler 10Şu an: İNAT MESAFESİ
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MADRİGAL - SENİ DERT ETMELER
🏀🏀🏀
Necdet Hoca'nın o kasvetli, ağır ahşap ve toz kokan odasının kapısını iterek içeriye girdiğimizde, içerideki boğucu hava hemen üzerimize çökmüştü. Hoca, koyu renkli, devasa masasının arkasındaki deri koltuğuna ağır ve otoriter hareketlerle geçip otururken; biz de tam önünde, suçlu iki mahkûm gibi yan yana, dik bir şekilde ayak üstünde bekliyorduk.
Hoca, parmaklarını masanın üzerinde sabırla birbirine kenetleyip bıkkın, tiksinti dolu bir nefes vererek, "Siz ikiniz bu okulda hiç ama hiç uslanmayacak mısınız, adınızın karıştığı skandallardan ne zaman bıkacaksınız?" dedi, ikimize de dik dik, suçlayıcı bakışlar fırlatarak. Sanki her seferinde gerçekten şaşırıyor ve ilk kez böyle bir şey oluyormuş gibi rol yapması beni artık öylesine sinir ediyordu ki, bu sahte otorite oyununa katlanmak midemi bulandırıyordu.
Dayanamayıp gözlerimi teatral bir şekilde devirdim ve son derece rahat, iğneleyici bir tonda, "Hocam, eğer bu okulda bizim varlığımızdan ve bizi çekmekten bu kadar çok bunaldıysanız, tasdiknamemizi verirsiniz, biz de defolup gideriz," dedim, ardından sahte bir masumiyetle gözlerimi kırpıştırarak ekledim.
"Çok pardon, unutmuşum; siz babamın her seferinde masaya bıraktığı o kalın bağış zarfları ve cepten akıttığı paralar olmadan asla yaşayamazdınız, değil mi? Zira bu okul o paralarla ayakta duruyor." Zira ne zaman büyük bir rezillik çıksa, babamın parası her şeyi saniyesinde örtbas etmeye yeterdi.
Necdet Hoca, yüzü öfkeden mosmor kesilerek ve hırsla soluyarak masaya avucuyla gürültülü bir şekilde vurdu ve, "Düzgün konuş benimle, Bade! Senin karşında akranın olan şımarık arkadaşların yok, okulun müdür yardımcısı var! Ailen seni o kadar sınırsızca şımartmış ki dünyayı babanın çiftliği, insanları da senin kölen sanıyorsun. Ama ben senin o burnunun havada olan havanı, o kibirli gururunu söndürmesini çok iyi bilirim!" diye kükredi, sesi odanın duvarlarında yankılandı.
Sinirle alayla gülerek hemen cevap verecekken, Alaz birden araya girip o tehlikeli, meydan okuyan ve kural tanımayan ses tonuyla, "Söndürsene hoca, hadi görelim nasıl söndüreceksin, bekliyoruz," dedi; tavrındaki o sınırsız cüret odayı bir anda buz kesti, hoca şoke olmuştu.
Hoca dumara uğramış gibi, gözleri fırıl fırıl dönerek önce Alaz'a sonra bana baktı ve hırsla soluyarak, "Terbiyesizler silsilesi! Defolun dışarı çıkın ve kapının önünde bekleyin! Velilerinizi arayıp acilen buraya çağırayım da bir bakayım, o paralarla böbürlenen ailelerinizin yanında da böyle kükreyebilecek misiniz?! Sizi gidi disiplinsizler sizi!" diye bağırdı.
Daha fazla uzatmanın hiçbir anlamı yoktu; aksi takdirde sabrı tamamen taşan bu adam bizi okuldan atmak için kusursuz bir bahane bulacaktı. İkimiz de tek kelime etmeden arkamızı dönüp odadan dışarı çıktık ve koridorun soğuk duvarına yaslandık. Aslında Necdet Hoca, babalarımızın verdiği paralara göz yummuş gibi görünse de okulda herkese kök söktüren, kuralcı ve cani ruhlu biri olarak bilindiği için istisnasız herkes ondan ölesiye korkardı; yine de onun bu tehditleri bize şu an sadece vakit kaybettiriyordu.
Ben koridorun sol köşesinde kollarımı hırsla göğsümde bağlayıp dikilirken, Alaz da birkaç adım öteye geçip omuzlarını duvara yaslamıştı. Gözlerimi ona dikip içimdeki bütün nefreti kusar gibi, "Gıcık, egoist pislik," diye fısıldadım, adeta bakışlarımla onu delik deşik ediyordum.
Alaz, omuzlarını sarsarak güldü ve yüzüne yerleşen o sinir bozucu, her şeyi bilen pis sırıtışla bana doğru dönüp, "Aşık oldun galiba, itiraf et, gözlerini bir saniye bile olsun benden alamıyorsun ki, içten içe beni süzüyorsun," dedi.
O an öfkeden beynime sıçrayan kanla başım döndü. "Kim, ben mi sana aşık olacağım? Kafayı mı yedin sen? Oğlum, benim arkamdan şu okulda bin tane yakışıklı erkek koşturuyor, ben gidip senin gibi birine mi bakacağım? Hem, ortada yakışıklı falan olsan neyse de, tipine bakınca midem bulanıyor," dedim, bilerek ve özellikle onun o erkeklik gururuna ve egosuna dokunmak için son derece çirkin olduğunu ima ederek.
Bu ağır hakaret karşısında Alaz'ın o rahat, alaycı yüz ifadesi anında buhar olup uçtu; koyu renkli gözleri tehlikeli bir öfkeyle karardı, çene kasları gerildi ve, "Ne dedin sen bana? Ne biçim konuşuyorsun lan sen?" diye tıslayarak bir anda üzerime doğru yürümeye başladı.
Adımları aramızdaki mesafeyi saniyesinde sıfırladı; o koca gövdesi üzerime doğru ürkütücü bir gölge gibi kapanırken, nefesini tenimde hissedeceğim kadar yakınımda bitti. Yüzü yüzümün tam hizasındaydı; aramızda soluk alıp vermemizi bile zorlaştıracak kadar kıl payı bir mesafe kalmıştı. Gözlerini gözlerime öyle bir mıhladı ki, içindeki o tehlikeli ve karanlık kıvılcımı net bir şekilde seçebiliyordum. Dudakları tehlikeli bir kavisle aralandığında, sesi kulaklarıma oradan ruhuma sızan zehirli bir fısıltı gibi ulaştı.
"Seni kendime aşık etmem iki dakikamı bile almaz ufaklık," dedi, kelimelerin üzerine basa basa, meydan okuyan o tok tonuyla. "O yüzden şimdi o çenesini tutmayı öğrenmen, senin için bu hayatta alabileceğin en iyi çözüm olur. Yoksa yemin ederim peşimden koşturturum seni, nefes bile alamazsın." Güya beni tehdit ediyor, aklınca gözümü korkutmaya çalışıyordu.
Ben ise onun bu iddialı ve kibirli tavrı karşısında zerre kadar geri adım atmayarak başımı daha da dikleştirdim, gözlerinin içine baka baka meydan okurcasına kahkaha attım. "Ne yaparsın, ha? Ne yaparsın Allah aşkına?" dedim, sesimdeki o alaycı tını koridorun duvarlarında yankılanırken. "Beni kendine aşık edersin, öyle mi?" Hızla göğsüne ellerimi bastırıp onu uzağa itmeye çalıştım ama kımıldamadı bile; omuzları betondan bir duvar gibi arkamda dururken, o yerinden bir milim bile oynamadı.
Gözlerimi kısıp, yüzündeki o aptal özgüveni darmadağın etmek istercesine, "Unut onu, Alaz Karahan ben senin gibi yürüyen ego abidesi, bencil adamlara asla aşık olmam, olamam!" dedim son derece kesin, net ve sarsılmaz bir ses tonuyla.
Adını duymasıyla birlikte yüzündeki o alaycı maske bir anda paramparça oldu; koyu renkli gözlerindeki o eğlenceli ifade yerini zehir zemberek bir öfkeye, hatta adını koyamadığım karanlık bir kıskançlığa bıraktı. Çene kasları sertçe seğirdi, nefesi düzensizleşti ve tehlikeli bir ses tonuyla üzerime doğru biraz daha eğilerek, "Nasıl adamlara aşık oluyorsun sen?" diye tısladı; yüzünde şimdi sadece kinli, sinirli ve kontrolünü kaybetmek üzere olan bir adamın o korkunç ifadesi vardı. "Deniz gibi yapmacık, boş adamlara mı aşık oluyorsun yoksa? Onların peşinden mi koşturuyorsun?"
Onun bu aniden parlayan siniri ve ismini bile duymaya tahammül edemediği o adamı kıskandığını belli eden hali içimde tuhaf, durdurulamaz bir tatmin dalgası yarattı.
Yüzüme o en sinir bozucu, en kusursuz gülümsememi yerleştirip, parmak ucunda hafifçe doğrulur gibi ona yaklaştım ve, "Orası seni zerre kadar ilgilendirmez, canım," dedim, kelimeleri tatlı bir zehir gibi kulaklarına fısıldayarak.
"İlk defa doğru konuştun. Beni ilgilendirmez" diyip arkasına dönüp benden uzaklaştı duvara yeniden yaslanıp etrafa bakmaya başladı. Gözleri bir kez bile olsun bana değmemeye çalışıyordu.
"Kendini bu kadar çok zorlama," dedim kıkırdayarak, yüzümde yer eden o sinir bozucu ama bir o kadar da keyifli gülümsemeyle; onunla bu şekilde didişmek, damarına basmak nedense içimde durdurulamaz bir haz uyandırıyordu.
Alaz, çenesini kasıp başını başka bir yöne çevirerek, "Ne için zorluyormuşum kendimi? Gören de hayatımı kurtardın zanneder," dedi hâlâ yüzüme bakmamakta inat ederek.
Omuzlarımı silkip, sesimdeki o neşeli tınıyı bozmadan, "Biraz daha duvarlara, tavana ya da koridorun o sıkıcı gri mermerlerine falan bakarsan cevabını çok rahat bulursun, canım," dedim, bilerek ve isteyerek onu çıldırtmak için sesimi tatlı tatlı uzatarak. Onu kasıtlı olarak kışkırtıyordum, çünkü bu sinirli hâli ve tepkileri benimle oynamasını zevkli hale getiriyordu. Ama içimdeki o ufak ve sinsi ses, az önce Deniz'in adını söylediğinde nasıl da aniden parladığını, gözlerindeki o koyu gölgenin gerçek anlamını sorgulayıp duruyordu; acaba gerçekten beni kıskanmış mıydı, yoksa erkeklik gururuna dokunduğu için mi bu kadar öfkelenmişti, bunu tam olarak çözemiyordum.
Dayanamayıp, "Ego abidesi," diye fısıldadım, gözlerimi tamamen ona dikmiş, tepkisini ölçmek istercesine yüzünü inceliyordum; fakat o, dikkati başka bir yerdeymişcesine bana tek bir kez bile olsun bakmamakta ısrar ediyordu.
Bu umursamaz tavrı karşısında kaşlarımı çattım, "Efendim, prenses?" dedi anında, benimle konuşmaya devam ediyordu ama gözlerini hâlâ kaçırıyordu.
İçimdeki o şüphe tohumu büyürken, sesimdeki o alaycı tonun yerini aniden hafif, tedirgin ve sorgulayan bir fısıltı aldı. "Sen... Sen bana aşık falan değilsin, değil mi?" dedim, güya korkan ve çekinen bir ses tonuyla onunla dalga geçerek.
Bu cümlenin döküldüğü saniye, Alaz'ın o kaçamak ve dik başlı halleri anında buhar olup uçtu; koyu renkli gözleri bir şimşek hızıyla doğrudan bana döndü, üzerime mıhlandı. "Saçmalamaya başlıyorsun cidden, kafayı yedin sen," dedi, sesi normalden çok daha sert ve kontrolsüz çıkmıştı ama bütün bu savunma mekanizması bana davranışlarının ne kadar garip, ne kadar ele verir olduğunu açıkça gösteriyordu.
Zaman kaybetmeden, yakaladığım bu zayıf anı değerlendirip, "O zaman Deniz hakkında konuşurken neden anında bu kadar sinirlendin, rengin attı resmen?" dedim, keskin bir hamleyle gözlerinin ta içine bakarak.
Alaz, koyu renkli ve içinde fırtınalar kopan gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan çenesini sertçe kasarak, "Ben sadece o tip piçlerin ismini bu okulun koridorlarında duyarken bile sinirlenirim, hepsi bu," dedi; sesindeki o bastırılmış öfke ve nefret, kelimelerin arasından adeta kıvılcım gibi etrafa saçılıyordu.
İçimdeki o inatçı, asla altta kalmayan damarım aniden kabararak, "Doğru konuş benim yanımda, seçtiğin kelimelere dikkat et!" diye tısladım sinirle, kollarımı göğsümde daha da sıkı kavuşturarak.
Alaz, yüzüme uzun uzun, sanki zihnimi ve ruhumu aynı anda okumaya çalışıyormuş gibi derin, delici ve nefes kesen bir bakış fırlattıktan sonra, son derece tehlikeli bir netlikle, "Tekrarı olmaz," dedi; sesindeki o otoriter ton saniyeler içinde bütün koridorun havasını dondurmaya yetmişti.
Gözlerimi devirip hırsla soluyarak, "İki dakikanı almazmış ya iddiaların... Şurada alt tarafı bir kez insan gibi özür dilemek çok mu zor, ha? Bir kez, sadece bir kez özür dilemek ölüm mü senin için?!" diye ısrar ettim, onun bu inatçı duvarını delmeye çalışarak.
Alaz, derin ve bıkkın bir nefes verip konuyu kestirip atarak, "Yarım saat önce cevabımı söylemiştim sana, şımarık," dedi; o an onun o granit duvarını aşmanın imkânsız olduğunu, benden asla ve asla özür dilemeyeceğini çok ama çok iyi biliyordum. Birkaç saniye boyunca aramızda ağır bir sessizlik hüküm sürdü; ardından bakışlarını hiç yumuşatmadan ama inanılmaz ciddi, adeta uyarıcı bir tonda, "Bence sen o heriften olabildiğince uzak dur," dedi gözlerimin ta içine bakarak. Çenesindeki kaslar gerilmişti. "Farkında değilsin ama o adamın gözü dönmüş, sana zarar verir."
Bu beklenmeyen, içinde tuhaf bir koruma içgüdüsü barındıran uyarı karşısında kaşlarımı çatıp geriye doğru hafifçe çekildim. "Beni neden düşünüyorsun ki sanki, ne münasebetle bana akıl veriyorsun? Ayrıca Deniz öyle biri değil, bana durduk yere neden zarar versin ki? İnsan sevdiği kadına zarar vermez, bunu akıl edemiyor musun?" dedim, kendimden son derece emin, meydan okuyan bir ses tonuyla başımı dik tutarak.
Alaz'ın yüzündeki o sert ve tavizsiz ifade bir an olsun yumuşamadı; aksine, buz gibi bir ciddiyetle, "O kadar da emin olma, o it kendi çıkarları için her şeyi yapar, herkesten vazgeçer," dedi, sesinde zerre kadar şüphe yoktu, bunların hepsini son derece net ve ciddi söylüyordu. "Günün birinde o canını yaktığında, arkanda kimse kalmadığında ağlaya ağlaya koşarsın yanıma, görürsün."
Bu küstah ve sinir bozucu tavrı karşısında öfkeden çılgına dönerek, "Sana neden koşayım ki, Allah aşkına? Ben çelimsiz bir çıtkırıldım mıyım oğlum? Her kalbim kırıldığında gidip birinin üzerine yığılıp ağlayan o ezik kızlardan değilim ben, anladın mı?" diye bağırdım sinirle, sesimin titremesini engellemeye çalışarak.
Alaz, yüzüme diktiği o koyu ve derin bakışlarını bir saniye bile ayırmadan, oldukça düşük, pürüzsüz ve kalbimin ritmini altüst eden bir ses tonuyla, "İyi, ağlama zaten," dedi. Ve hemen ardında fısıldadığı o cümle, aramızdaki bütün o gürültüyü, bütün o çocukça didişmeyi saniyesinde yok etti.
"Ağlamak yakışmaz sana."
O an, boğazımdan yukarı doğru tırmanan bütün öfkeli kelimeler havada asılı kaldı; göğsümün ortasında, hiç hesapta olmayan, defalarca kilit vurmaya çalıştığım o yerde, kalbim adeta dumara uğramıştı. İçimdeki tüm sesler kesildi, geriye sadece onun o derin bakışları ve kulaklarımda çınlayan o tek bir cümle kaldı.
