SANA İNAT AŞK kitap kapağı

3. bölüm / 10

SANA İNAT AŞK

MASKESİZ

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: MASKESİZ

MABEL MATİZ - FIRTINADAYIM

🏀🏀🏀

Ahşap kapının arkasından sızan o boğuk, sinirli sesler nihayet kesildiğinde, tam bir saat boyunca o daracık, havasız koridorda dikilmenin verdiği o dayanılmaz ruhsal sıkıntı omuzlarıma devasa bir dağ gibi bindi. Babalarımız içeriye gireli tam altmış dakika olmuştu ve biz o buz gibi gri duvarın dibine sinmiş, kelimenin tam anlamıyla birer mahkûm gibi onların kapıdan çıkmasını bekliyorduk.

Olduğum yerde ayak parmak uçlarımı zemine vurarak sıkıntıyla yer değiştirip, "Canım sıkıldı ama ya, bu ne böyle saatlerdir," diye homurdandım, sesimdeki o isyankâr tınıyı gizleme gereği duymadan. Bugün okul çıkışı için o kadar kusursuz, o kadar eğlenceli ve planlı programlı hayallerim vardı ki, hepsi bu aptal okul gününün ve bu lanet olası tesadüflerin karanlığına gömülmüştü; üstelik bütün bu felaketler zinciri doğrudan şu yanımda dikilen o uyuz, ego abidesi çocuk yüzünden başıma gelmişti. Karnımdan gelen o hafif, açlık sinyali veren gurultuyla yüzümü istemsizce buruşturup, "Hem acıktım ben, bayılacağım şimdi burada," diye sızlandım bıkkın bir nefes vererek. İçimden bir ses, birinin hızla gelip bizi bu idari cehennemden çekip alması için yalvarmamı fısıldıyordu.

Alaz, o geniş omuzlarını sarsarak ellerini siyah deri ceketinin ceplerine derinlemesine sokmuş, bıkkın ve öfkeli bir ifadeyle kafasını duvara yaslamış öylece duruyordu; sesimi duyunca koyu renkli gözlerini sabırsızca devirip, "Biraz susar mısın acaba? Kafam şişti sabahtandır başımda sürekli çene çalmandan," dedi homurdanarak, sinirle yanağının içini ısırarak.

Ona doğru dönüp kollarımı göğsümde hırsla kavuşturarak, "Ben yapı olarak konuşmadan durabilen bir insan değilim, ne yapabilirim ya, fıtratımda var bu benim!" dedim, gayriihtiyari sesime yansıyan o hafif üzgün ve kırgın tınıyla. Ardından hemen toparlanıp başımı daha da dikleştirerek, "İyi, bir daha senin yanında ağzımı bile açmam, konuşmam olur biter, rahat edersin!" dedim, gözlerimi ondan kaçırıp koridorun diğer ucundaki boşluğa dikerek. Beyefendinin kulak hassasiyeti de başımıza bela olmuştu; alt tarafı iki kelime ediyorduk, sanki canına okuyorduk adamın. Ben ne yapmıştım ya bu adama da her hareketim battığı gibi bir de azarlanıyordum?

Tam o sırada, idari odanın o ağır ahşap kapısı yavaşça, hafif bir gıcırtıyla aralandı; yüzümde saniyesinde kocaman, dünyalara bedel o zafer gülümsemesi yayıldı.

Babalarımız gayet ciddi adımlarla dışarıya çıkıp bize doğru yürümeye başladılar. Alaz'ın babası, yüzündeki o babacan, sıcak ve son derece sevecen gülümsemeyle oğlunun omzuna hafifçe dokunup, "Gidelim hadi oğlum, uzatmanın bir anlamı yok, kapatalım konuyu," dedi yumuşak bir sesle. İçimden hayretle, adeta küçük dilimi yutarak geçiriyordum; bu adam, evde bu kadar kural tanımaz ve sinir bozucu bir uyuza nasıl böyle anlayışlı ve sevecen davranabiliyordu, bunu asla ve asla anlayamayacaktım.
Kendi babam da aynı anlarda yanıma gelip saçlarımı şefkatle ve korumacı bir tavırla okşayarak, "Kızım, sen de toparlan, uzatmayalım biz de gidelim artık," dedi.

Gözlerimi Alaz'ın üzerinden zorlukla çekip başımı kaldırarak babama baktım ve yüzümdeki o en tatlı, en büyük gülümsemeyle, "Gidelim babacım, haydi hemen gidelim, çok bile kaldık burada," dedim. Babam kalın kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti ve okulun çıkış kapısına doğru yola koyulduk.

Okulun o boğucu havasından kurtulup dışarı adım attığımız gibi hemen babamın lüks ve konforlu arabasına bindik; deri koltuğa yerleşirken içimdeki o endişe dalgası yeniden tepe noktasına ulaştı. Kalbim hızla çarparken, "Baba... Annemin durumdan haberi var mı, biliyor mu acaba?" diye sordum hafifçe titreyen bir ses tonuyla.

Babam, direksiyonu kavrayıp arabayı çalıştırırken yüzünde beliren o küçük, alaycı gülümsemeyle, "Biliyor, evet, okuldan aradılar, haberimiz oldu maalesef," dedi.
Hızla başımı sallayıp kendimi savunmak istercesine, "Güzelim, tatlı kızım... Neden hiç uslu durmuyorsun, her belanın ortasında senin adın geçiyor?" dedi babam yumuşak ama son derece sitemkâr bir sesle.

Hemen dudaklarımı büzüp, masumiyet timsali bir çocuk gibi, "Benim suçum değil cidden ya, bu kez yemin ederim benim en ufak bir suçum yok!" diye savunmaya geçtim, ellerimi iki yana açarak. "O salak, ben huzurla bahçede yürürken kafama top attı! Ben de oracıkta sadece hakkımı arıyor, ona haddini bildiriyordum ki olanlar oldu, cam kendi kendine kırıldı sanki, benim ne günahım var?"

Babam direksiyona hafifçe vurarak kahkaha atarak, "Benim bu akıllı ve bela mıknatısı kızımla neden hep böyle tuhaf, deli dolu çocuklar uğraşıyor acaba?" dedi, benimle resmen eğleniyordu.

Gözlerimi babamın o neşeyle parlayan kahverengi gözlerinden ayırıp, arabanın deri direksiyonunda gezinen parmaklarına diktim. Bu adam, dünyayı ateşe versem gelip yanımda benzin dökerek izleyecek kadar beni şımartıyordu ve ben bu durumdan her saniye acayip bir güç alıyordum.

"Baba, lütfen ama ya! Bela mıknatısı falan değilim ben, sadece üzerimdeki bu eşsiz auranın ve yüksek enerjimin çevredeki bazı zavallı zihinlerde yarattığı derin travmatik şokların kurbanıyım o kadar!" dedim, en dramatik ve küstah tonumu takınarak koltuğuma biraz daha gömülürken.

Babam yanağımı işaret parmağının ucuyla sevgiyle sıkıp, "Auranı yerim senin, deli kız," diye mırıldandı; ardından arabayı evin yoluna sokarken kısa bir anlığına durup bana doğru döndü. "Neyse ki Alaz'ın babasıyla eski dostuz da olayı fazla uzatmadan, aradaki o diplomatik ilişkileri kullanarak kapattık meseleyi. Yoksa o müdür efendi ikinizi de okuldan somut birer hatıra olarak iliştirecekti sisteme; özellikle de o fırlattığın son topu arabanın camına gömdükten sonra."

İçimde bir yerlerde o anın dehşeti yeniden canlansa da, bunu babama asla belli etmemek adına hemen kollarımı göğsümde kavuşturup burnumu havaya diktim. "İyi yapmışım! O züppenin kafasını hedef almıştım aslında ama ne bileyim o an kaderin cilvesi diyelim, rüzgârın azizliğine uğradı top!" diye savunmaya geçtim, yüzümde hâlâ o suç ortaklığı arayan şımarık ifadeyle. "Hem o Alaz denilen ego abidesi tip, koridorda bile bana hâlâ dik dik bakıp homurdanıyordu biliyor musun? Yemin ederim ömrümü yedi, yirmi dört saat sinir krizi geçirtmek üzere programlanmış bir robottan farksız!"

Babam, trafiğin arasında sakin bir manevra yaparken hafifçe güldü, "Demek Alaz'la bayağı bir atıştınız ha? Çocukluğunuzdan beri bir araya geldiğinizde ortalık savaş alanına dönüyor zaten, şaşırmadım," diyerek başını iki yana salladı. "Neyse, eve vardığımızda annene bu olayı nasıl pazarlayacağını şimdiden düşünmeye başla bence, çünkü kapıdan girdiğimiz an o cin gibi bakışlarıyla seni çarmıha gerecek, haberin olsun."

Annemin adını duymamla birlikte o anki tüm cesaretim ve asi duruşum buz kesti; gözlerim kocaman açıldı, elim gayriihtiyari kalbimin üzerine gitti. "Baba, şaka yapıyorsun, değil mi? Anneme henüz söylemediniz mi detayları?!" diye feryat figan bir sesle yerimde doğruldum. "Bak, eğer annem o arabanın camının benim tarafımdan, hem de o züppeye atılan bir füzeyle kırıldığını öğrenirse, yemin ederim beni odaya kilitler, bir daha da dışarı adım attırmaz! Üniversiteye kadar eve hapsolurum!"

Babam, halimdeki o panik dolu çaresizliğe kıs kıs gülerken, arabayı bizim sitenin o devasa giriş kapısından içeri soktu ve park alanına yanaştırdı. "Ben sadece topun kafana çarptığını ve ufak bir kaza atlattığını söyledim şimdilik güzelim, cam detayını şimdilik es geçtik," dedi, zafer kazanmış bir ifadeyle bana göz kırparak. "Ama eve girdiğimizde o rolü öyle kusursuz oynamalısın ki, annen sana kıyamayıp hemen mutfağa koştursun; anladın değil mi stratejiyi?"

Gözlerim minnetle parlayarak hemen atıldım, uzanıp babamın yanağına sulu bir öpücük kondurdum. "Sen var ya, bu evdeki tek ve yegâne kahramanımsın babacığım, seni dünyalardan bile çok seviyorum!"

Arabanın soğuk ve ağır metal kapısını araladığım an, içerideki o güvenli sığınaktan ayrılacak olmanın yarattığı ani bir ürperme omurgamdan aşağı süzüldü. Yüzümü hafifçe çevirip, direksiyonun arkasındaki o koruyucu limanıma, babama baktım. Kirpiklerimin ucunda asılı kalan o sahte masumiyeti biraz daha derinleştirerek, sesimdeki o titrekliği bilerek ve isteyerek artırdım. "Sen gelmiyor musun baba?" dedim, sanki az önce okul bahçesinde dehşet saçan o asi kız ben değilmişim gibi, tonumu en kırılgan haline büründürerek.

Babam, şefkatle parlayan o kahverengi gözlerini bana dikip, yüzündeki o rahatlatıcı gülümsemeyle başını iki yana salladı. "İşlerim var güzelim, şirkete uğramam gerekiyor," dedi, sesindeki o yumuşak ve ikna edici tınıyla. "Sen eve geç, ellerini yıka ve kendine güzel bir şeyler hazırla, ben akşamüstü dönerim." Kafamı usulca sallayıp onayladım; arabanın döşemesine basarak kendimi dışarı, evin o görkemli bahçesine bıraktım.

Ayaklarımı yere bastığım an, sonbaharın o serin ve yaprak hışırtılı rüzgârı yüzüme çarparken, malikânenin o devasa, gotik mimariyi andıran şato gibi yapısı bütün heybetiyle üzerime doğru çöktü. Zaten okulda yaşadığım o kadar adrenalin ve korkuyu unutturan tek ve gerçek bir şey vardı şu an. Mide çeperlerimi kemiren o korkunç, dayanılmaz açlık! Öğlen kahvaltısını neredeyse hiç yapmamış olmanın verdiği o acizlikle, adımlarımı hızlandırarak devasa ferforje kapının önüne ulaştım. Parmak uçlarım anahtarı çevirirken, içeriden gelecek olası bir fırtınanın habercisi olan o ağır ahşap kapı gıcırdayarak açıldı.
Ve işte oradaydı.

Holün ortasında, kollarını göğsünde kavurucu bir öfkeyle bağlamış, bakışlarıyla insanı delip geçebilecek o keskin ve zehirli ifadesiyle annem, karşımda ansızın beliriverdi. Yüzündeki o kasvetli maske, beni gördüğü an daha da koyulaştı. "Bade hanım," dedi, dişlerinin arasından sızan o buz gibi, iğneleyici ve nefret dolu ses tonuyla. "Sonunda eve teşrif edebildiniz, lütfettiniz." Birkaç adım öne doğru süzülerek, tepeden tırnağa beni süzdü; gözlerindeki o küçümseyen parıltı midemi bulandırmaya yetmişti. "Bir arzunuz, kahveniz ya da odanıza serilmesini istediğiniz kırmızı halınız var mı, Prenses?" diye devam etti, her kelimesi zehirli birer ok gibi üzerime yağarken.

Kalbim boğazımda atmaya başlarken, içimdeki o küstah ve asi kız anında buharlaşmış, yerini suçlu bir çocuğun o aciz titremesine bırakmıştı. "Anne," demiştim ki, sesim kulaklarıma bile yabancı gelen, cılız ve titrek bir fısıltıdan ibaretti.

Hızla ileri atılan o ince, kemikli elin havayı yaran o keskin sesi kulaklarımı çınlattı; ve bir sonraki salisede sol yanağımda patlayan o acımasız tokat, dünyamı ve bilincimi altüst etti. Yanık bir demir tadı damarlarımda yayılırken, darbenin şiddetiyle başım yana savruldu, tenim alev alev yandı.

Gözlerimden istemsizce boşalan yaşlar o an süzülmeye başladı. "Ben sana hiç terbiye veremedim!" diye kükredi annem, sesi evin yüksek tavanlarında yankılanırken. Canım yanıyordu; sol yanak kaslarım, tenimdeki o patlayan sıcaklık ve ruhumda açılan o devasa yara öylesine şiddetliydi ki, nefes alamadığımı hissettim. Fazlasıyla, canım acıdan kavruluyormuş gibi yanıyordu.

"Senin gibi, bu eve bir gün bile huzur getirmeyen, hayırsız ve beceriksiz bir kızım neden var benim, neden?!" diye bağırmaya devam etti, parmağını göğsüme doğru hırsla bastırarak. Her kelimesiyle beni paramparça ediyor, ruhumu lime lime ediyordu; her zamanki gibi, bildik o aşağılama seanslarını en acımasız haliyle üzerime kusuyordu.

"Anne... benim gerçekten bu kez hiçbir suçum yoktu, yemin ederim..." dedim, dişlerimi alt dudağıma geçirip ağlamamak, hıçkırıklara boğulmamak için kendimi vahşi bir güçle zorla tutarak.

Annem, bu savunmamı duyunca daha da çıldırdı, gözleri öfkeden neredeyse yuvasından fırlayacaktı. "Senin suçun yok mu?! Senin adının geçtiği yerde felaket eksik olur mu?! Senle kimin işi olur, hangi adam seninle uğraşmak ister?! Kendine sürekli bir bela, bir rezalet buluyorsun! Evde babandan aldığın o ucuz ilgi, o şımarıklık yetmedi mi sana? Şimdi de dışardaki erkeklerin ilgisini mi çekmeye çalışıyorsun, onların etrafında sürtmeye mi başladın?!" diye haykırdı, bir anda ağzından dökülen o korkunç, onur kırıcı ithamlarla.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Bana ne ima ediyordu? Beni neyle suçluyordu? İçimdeki o saf masumiyet ve adalet duygusu bu iğrenç cümleyle yerle bir oluyordu. "Anne," demiştim ki, sesimdeki o isyanı bastırmak istercesine daha da hırslanarak üzerime yürüdü.

"Kes sesini!" diye kükredi anında, tek bir saniye bile konuşmama, kendimi savunmama, nefes almama izin vermiyordu. Üzerime karabasan gibi çöken o nefret dolu bakışlarını gözlerimin ta içine mıhladı.

"Ölsen de, şu evden tabutun çıksa da bir an önce kurtulsam senden! Senin doğduğun güne lanet olsun!" Bunu söyleyen... Hayatımın en büyük sığınağı olması gereken, bana can veren kadındı. Annemdi. Kelimeler zihnime birer bıçak gibi saplanırken, ayaklarımın altındaki zemin kaydı ve ben o karanlık boşluğun içine doğru yuvarlandım gibi hissettim.

Gözyaşlarımın sıcaklığı yanağımdaki o tokat izinin üzerinde sızlayarak aşağıya doğru süzülürken, nefes borum kilitlenmiş gibi yutkunamadım bile. Hâlâ zonklayan tenimin üzerinde parmaklarım titriyor, annemin o gözlerindeki yabani ve acımasız nefret karşısında kemiklerime kadar üşüyordum. O an içimde kalan son çocuksu direnç de paramparça olmuştu; babamın o koruyucu kollarının arasından henüz yeni çıkmışken, bu ev benim için sığınak değil, duvarları zehirle örülmüş boğucu bir zindana dönüşmüştü.

"Babam bu söylediklerini..." demiştim ki, sesimdeki o hafif tehdit ve sığınma arayışı daha cümle bitimine varmadan havada asılı kaldı; annem üzerime doğru bir adım daha atarak sözümü yine, çok sert bir keskinlikle kesti.

Yüzündeki o kasvetli ve tehditkâr ifade doruğa ulaşmıştı; dişlerini birbirine öyle bir geçirmişti ki, çene kemiklerindeki o gerginliği metrelerce öteden bile görebiliyordum. "Hele bir duysun, hele bir çıtlat ona olanları!" diye tısladı, sesindeki o zehirli tını kulaklarımı sağır edecek kadardı. "Git söylemeye çalış, babanın arkasına saklanıp ağlayarak anlatmayı dene bakalım, bak bakalım o saatten sonra sana neler yapıyorum! Seni o dillerini kopardıktan sonra diri diri o tabuta ben koyuyor muyum, yoksa kendi ellerimle toprağa gömüyor muyum, görürsün o zaman!" dedi.

Her kelimesi ruhuma saplanan paslı birer demir çubuk gibiydi; bu evde nefes almamın bile batmasına, varlığımın onun için bir cehennem azabı olmasına kahrolduğum o salisede, ayaklarımın altındaki mermerin soğukluğu bütün bedenimi ele geçirdi. Gözlerimi ondan kaçırıp yere dikerken, içimdeki o korku dalgası yavaş yavaş buz kesmiş bir kabullenişe, derin ve kapkaranlık bir yalnızlığa bıraktı yerini.

Annemin o zehir zemberek tehditleri kulaklarımda uğuldamaya devam ederken, tek kelime bile etmeye cesaret edemedim; çünkü boğazıma oturan o devasa yumru, sesimin çıkmasına izin vermeyecek kadar acımasızdı. O, sırtını dönüp ağır adımlarla mutfağa doğru uzaklaşırken, ben de son kalan gücümü toplayarak hızla merdivenlere yöneldim. Ahşap basamakları ardımda bırakıp odama kendimi nasıl attığımı, kapıyı kilitlemek için parmaklarımın nasıl titrediğini bile fark edemedim.

Sırtımı o sert ahşap kapıya yaslayarak kaydım ve dizlerimi göğsüme çekip soğuk parkenin üzerine öylece çöktüm. Gözlerimden alev gibi akan yaşlar yanaklarımı yakarak süzülmeye başladığında, içimdeki o bastırılmış hıçkırık nihayet serbest kaldı.

Neden? Neden annem beni hiçbir zaman sevmemişti? Dünyaya geldiğim günden beri bu evin içinde onun için görünmez bir hayalalet olmaktan başka ne anlamım olmuştu ki? Başkalarının annelerine bakıyordum; çocuklarının saçlarını okşayan, en ufak bir üzüntülerinde dünyayı yıkan kadınlar görüyordum. Ama benim payıma düşen tek şey, her adımda yüzüme vurulan bir kusur, bitmek bilmeyen bir öfke ve kaskatı bir buzdan duvar olmuştu. Bir defa olsun, yalandan bile olsa bana sevgi dolu bir gözle bakmamış, yüzüme içten bir tebessüm etmemiş, şefkatle saçlarımı okşamamıştı.

Dışarıdaki herkes için hayatı sallayan, her daim neşeli, etrafa gülücükler saçan o şımarık kız çocuğu muhtemelen kocaman bir yalandan ibaretti; çünkü o maskenin altında, o parlak giysilerin ve kahkahaların ardında, ben her geçen gün annemin o buz gibi sevgisizliği altında ağır ağır, çürüyor, tükeniyordum.

Yere çöktüğüm soğuk parkenin üzerinde, içime akıttığım zehirli gözyaşları ruhumu yavaşça kemirirken, zihnimin en karanlık odasından sızan o acımasız gerçek nefesimi kesti. Belki de haklıydı; o, bana her katil dediğinde canımı yakan o cümle aslında kopmaz bir zincir gibi boynuma dolanan bir hakikatti. Küçük erkek kardeşim, o masum bebek, benim yüzümden, benim o anki çocuk aklımla yapamadığım tek bir hamle yüzünden bu dünyadan göçüp gitmişti.

O iğrenç günün hatırası, kulaklarımda hâlâ çınlayan alevlerin kükreyişi ve genzimi yakan o boğucu duman kokusu zihnimi sardı. Evde yangın çıktığında, onu o cehennemin ortasından canlı çıkaramamış, korkudan kilitlenip kalmıştım; o minik bedeni alevlerin arasında bırakıp kaçmak zorunda kalmış, kurtaramadığım her saniyenin vebalini omuzlarımda taşımaya mahkûm edilmiştim. Suçlu bendim. Başından beri, o ilk andan itibaren her şeyin baş sorumlusu bendim.

Bu yüzden annem bana her baktığında bir evlat değil, karşısında kollarında ölen oğlunun katilini görüyordu. Küçüklüğümden beri, aklımın ermeye başladığı ilk günden bu yana bu ağır gerçekle yaşamaya alışmıştım; suçluluk duygusunu tenimde bir dövme gibi taşıyordum. Annem beni hiçbir zaman sevmeyecekti; çünkü bir anne, evladının canını alan kişiyi, kendi elleriyle toprağa vermesine neden olan o küçük kızı asla affetmezdi, affedemezdi.

Gözyaşlarımı vahşi bir öfkeyle parmak uçlarımla silip, içimdeki o kanayan yarayı derinlere, hiç kimsenin ulaşamayacağı en karanlık köşeye kilitledim; bu evde zayıflık göstermek, kendi idam fermanını imzalamaktan başka bir şey değildi çünkü.

Kararlılıkla ayağa kalktım; ağlamak yoktu, artık o aciz küçük kızın maskesini takma vakti çoktan geçmişti. Üzerimdeki tozlu ve o günün bütün felaketini üzerimde taşıyan kıyafetleri öfkeyle çıkarıp banyonun seramik zeminine bıraktım. Suyu sonuna kadar açıp buz gibi ve kaynar suyun arasında gidip gelerek duşun altına girdim; tenimi o zehirli histen, annemin bakışlarından ve günün tüm kirinden arındırmak istercesine saçlarımı ve cildimi hırsla ovaladım.

Banyodan çıktığımda, aynadaki solgun yüzüme ve hâlâ hafifçe kızarık olan yanaklarıma bakıp sahte ama kusursuz bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. Üzerime giydiğim siyah mini şort bacaklarımı açıkta bırakırken, üstümdeki sade beyaz crop tenimle tezat oluşturuyordu. Odamın loş ve dağınık havasına ayak uydurarak yatağıma, yerime uzandım ve boş bakışlarla odanın tavanında, köşelerinde dolaşmaya başladım; dışarıya karşı o devasa zırhımı yeniden kuşanmış, fırtınanın dinmesini bekleyen sessiz bir yılan gibi tavanı inceliyordum. Ama buna bile izin verilmemişti.

Kapımın o sertçe, ritmik bir şekilde dövülmesiyle daldığım yerden irkilerek ayağa kalktım; adımlarımı kapıya yöneltip mekanizmayı çevirerek kilidi açtım. Ağır ahşap kanat aralandığında karşımda babamın yorgun ama şefkatli yüzü belirdi. Yüzüme o an anında, kusursuz bir refleksle o sahte ve neşeli gülümsememi yerleştirip başımı hafifçe yana eğerek babama baktım.

"Güzelim, hadi hazırlan, aşağıya in," dedi babam, her zamanki o yumuşak, kollayıcı ses tonuyla.

Omuzlarımı hafifçe düşürüp, gözlerimde en masum rica halini takınarak, "Ben bugün odamda kalsam olmaz mı babam?" dedim tatlı, sızlanan bir tebessümle; gerçekten de tek bir saniye bile aşağıda o zehirli atmosferi solumak istemiyor, kendi kabuğumda yalnız kalmak istiyordum.

Babam anlayışla ama kesin bir dille başını salladı, "Bugünlük olmaz güzelim, misafirimiz var aşağıda inmemiz şart," dedi. Sesindeki o tonu duyunca kaşlarım istemsizce çatıldı. "Emir amcan geldi, Alaz da yanında."

İsmini duymak bile midemi kasmaya yetmişti; kafamı yavaşça, kabullenmiş bir hüzünle salladım ve odamdan çıktım. Babamla birlikte merdivenlerden aşağıya, o gösterişli holün mermerlerine adım attık. Alaz, geniş koridorun girişinde, siyah ceketinin içinde dikilmiş, dalgın bir şekilde telefonunun ekranına bakıyordu. Emir amca ile annemin çoktan salona geçmiş olduğunu, içeriden gelen boğuk seslerinden anlayabiliyordum.

Babam, Alaz'ın önünde durup hafifçe gülümsedi. "Oğlum, sen neden içeriye geçmedin?" dedi merakla.

Alaz, babamın sesini duyunca başını telefondan kaldırdı; koyu renkli gözleri bir anlığına benim üzerimde gezindikten sonra hızla babama döndü, yüzüne son derece yapmacık ama ikna edici bir sırıtış yerleştirdi. "Aslan amca, biz Bade'yle biraz dışarı çıkıp hava alalım diyordum, size de uygunsa tabi" dedi, elindeki telefonu pantolonunun cebine seri bir hareketle tıkıştırarak.

Babam bir bana, bir de Alaz'a baktı; bu teklif karşısında hiç düşünmeden başını salladı. "Olur oğlum, evde sıkılırsınız zaten, kızım da istiyorsa gidebilirsiniz tabi ki."

Gözlerim aniden parladı; annemin o zehirli bakışlarının ve nefret dolu sesinin hâkim olduğu o salona adım atmaktansa, şu an o kibrinden ödün vermeyen ego abidesiyle sokaklarda yürümeye razıydım. Annemin yanına gitmektense, evet, Alaz'a bile katlanabilirdim. Hızla atılarak, "Olur baba, çıkalım hemen, çok iyi olur," dedim, sesimdeki o bariz hevesi gizlemeye gerek bile duymadan.

Babam memnuniyetle gülümsedi ve elini Alaz'ın omzuna koydu. "Kızım sana emanet Alaz o zaman, gözüm arkada kalmasın." Alaz, bakışlarını yeniden bana diktiğinde, dudaklarındaki o alaycı kıvrım hâlâ yerli yerindeydi ama babama karşı son derece saygılı bir tonda, "Merak etme Aslan amca, başımızın üstünde yeri var, bana emanet," dedi gülümseyerek.

Babam yanımızdan ayrılarak salona doğru yöneldiğinde, ikimiz baş başa kalmıştık. Alaz'a ters bir bakış fırlatıp önünden yürümeye başladım; o ise ellerini cebine sokup adımlarımı takip ederek benimle birlikte dışarıya, o serin ve karanlık sokağa çıktık.

"Sana emanet falan değilim ben," diye homurdandım, sesimdeki o huysuz ve bıkkın tını sokak lambasının sarı ışığında yankılanırken. Adımlarımı biraz daha hızlandırıp ondan uzaklaşmaya çalıştım.

Alaz, omzunu hafifçe silkeleyip umursamaz bir tavırla, "Aslan amca üzülmesin, ortalık gerilmesin diye öyle söyledim, çok da meraklısı değilim seninle akşam akşam sokaklarda tur atmaya," dedi ve elindeki telefonu çıkarıp ekranıyla oynamaya koyuldu.

Ben ise başımı öne eğip, tek kelime dahi etmeden kaldırımda yürümeye devam ettim; içimdeki o zehirli karanlık boğazıma kadar tırmanıyordu. Birkaç adım sonra telefonunu sabırsız bir hareketle cebine geri tıktı ve yanımda adımlarını bana uydurarak, "Neden konuşmuyorsun birdenbire?" diye sordu.

Sesinde bu kez o alaycı tondan eser yoktu.
Gözlerimi karşıdaki karanlık sokağa dikip, "Sesim seni rahatsız ediyordu ya hani, okulda öyle demiştin," dedim dalgın, cansız ve sönük bir ses tonuyla.

Alaz duraksar gibi oldu, koyu renkli gözlerini üzerime dikip, "Rahatsız etmiyor, konuş işte, istediğin kadar saçmala, dinlerim," dedi ama ben başımı çevirip yüzüne bakmadım bile.

Bakamazdım; eğer anlık bir cesaretle göz göze gelseydim, içimde tutmaya çalıştığım o devasa hınç, o acı barajı yıkılacak ve oracıkta hıçkırıklara boğulacaktım. Sesimdeki o tehlikeli titremeyi gizlemeye çalışarak, "İstemiyorum, konuşmak falan istemiyorum," dedim.

O an durduğunu hissettim; adımları kesildi. "Yemek yedin mi sen okuldan beri? Hani şu okulda acıktığından bahsediyordun, unuttun mu?" diye sordu, bu kez sesinde son derece düşünceli, neredeyse merhametli bir tını dalgalanıyordu.

Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. "Hayır, yemedim... Eve girer girmez o açlığım tamamen uçup gitti, unuttum zaten," dedim doğruyu söyleyerek. Annemin o zehirli kelimeleri mideme bir taş gibi oturmuşken, değil yemek yemek, nefes almak bile başlı başına bir azaptı; aç olduğumu hatırlamam bile mucize olurdu. Tam o sırada, ne olduğunu anlayamadan Alaz bir anda bileğimi kavradı ve sıcak parmakları cildime baskı uygulayarak beni sert bir hamleyle kendine doğru çekiştirdi.

"Ne yapıyorsun ya?! Bırak elimi, deli misin nesin!" diye soludum sinirle, canımın yanmasını bile umursamayarak başımı yukarı kaldırdım. Gözlerimiz birbirine çarptığında, onun o koyu, okunmaz bakışlarındaki kararlılığı gördüm.

Alaz, bileğimi bırakmamakta direnerek, tekdüze ve itiraz kabul etmeyen o sesiyle, "Bırakmıyorum," dedi.

"Nereye gidiyoruz?" Dedim, kirpiklerimin altından doğrudan o karanlık, dipsiz kuyuyu andıran gözlerinin içine bakarak. Sokak lambasının sarımtırak ve soluk ışığı, yüzünün sert hatlarına dramatik gölgeler düşürürken, içimdeki o huzursuz bekleyişin aniden yerini tarif edilemez bir merak dalgasına bıraktığını hissettim.

"Nereye gidiyoruz?" Dedim, kirpiklerimin altından doğrudan o karanlık, dipsiz kuyuyu andıran gözlerinin içine bakarak. Sokak lambasının sarımtırak ve soluk ışığı, yüzünün sert hatlarına dramatik gölgeler düşürürken, içimdeki o huzursuz bekleyişin aniden yerini tarif edilemez bir merak dalgasına bıraktığını hissettim.

Alaz, adımlarını bir an olsun yavaşlatmadan, sanki bu soruyu sormamı uzun süredir bekliyormuş gibi bir rahatlıkla başını hafifçe yana eğdi. Yüzüne o her zamanki alaycı, sinir bozucu maskesini yeniden yerleştirmeye çalışarak, "Yemek yemeye gidiyoruz, prenses," dedi sesi, o soğuk ve rüzgârlı gece ayazında ağır, kadife bir örtü gibi yavaşça süzüldü. Bu adamın tavırlarındaki o ani geçişler, kelimelerinin arkasına saklamaya çalıştığı o tuhaf çelişki zihnimi bulandırıyordu. Birkaç dakika evvel evde kopan o yıkıcı fırtınanın, tenimde hâlâ sızlayan o tokat izinin ve ruhumda açılan kanayan yaraların ortasından çekilip alınmışken, şimdi onunla bu karanlık sokaklarda yürümek gerçek dışı bir rüya gibiydi.

Yoksa gerçekten bana iyi davranmaya mı başlamıştı? Yoksa bu kibrin ve ego abidesi hallerin altında, az önce gördüğü o solgun yüzümden ve titreyen ellerimden çıkardığı gizli bir merhamet mi yatıyordu?

İçimdeki o inatçı ses, zihnimi kemiren şüpheleri daha fazla susturmama izin vermedi. Gözlerimi kısarak, adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalıştım ve, "Neden beni düşünüyorsun ki?" Dedim; sesim, boğazıma oturan o acı yumru yüzünden normalden çok daha düşünceli, dalgın ve kırılgan çıkmıştı.
Alaz, bu doğrudan sorum karşısında aniden duraksadı; koyu renkli gözleri bir saniyeliğine irileşti, ardından o her zamanki savunma mekanizması derhal devreye girdi. Çene kaslarının gerildiğini, yutkunuşunu net bir şekilde seçebiliyordum. Omuzlarını dikleştirip ellerini siyah deri ceketinin ceplerine daha da derinlemesine sokarak, "Seni falan düşünmüyorum," dedi yalandan, sesindeki o inkâr tonunu fazla kaçırarak. "Yapacak başka bir işimiz yok, sokaklarda aylak aylak dolaşmaktansa karnımızı doyuralım, o yüzden."

Onun bu beceriksizce ve yapmacık bir şekilde gerçeği örtbas etme çabası, içimdeki o çoktan kırılmış, paramparça olmuş gururumu iyice incitti. Belki de gerçekten her şeyi kafamda kuruyordum; belki de o, sadece babama verdiği sözün ve bu sabahki gerginliği bitirmenin verdiği mecburiyetle beni peşinden sürüklüyordu. Zaten beni kim umursardı ki? Annemin bile yüzüme bakarken nefret kustuğu, "Ölsen de kurtulsam" dediği bir dünyada, elin yabancı bir çocuğu durup dururken neden beni düşünsün, neden benimle ilgilensin beni koruma gereği duysundu?

Gözlerimden süzülmeye hazır o asi yaşların boğazımda düğümlendiğini hissederek sesimi alçattım, titrek bir solukla, "Beni düşündüğünü söylemek bu kadar mı zor?" Dedim. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken sesimdeki o kırık, o kimsesiz ve isyankâr titreme geceye karıştı. Belki de ben kafamda kuruyorumdur... Beni düşünmemiştir zaten, beni kim umursasın ki?

Bu cümlenin ardından aramızda, sokak lambasının cızırtısından başka hiçbir sesin kalmadığı, nefes kesici ve ağır bir sessizlik hüküm sürdü. Alaz, attığı adımları tamamen durdurdu. Sokağın ortasında, etrafımızdaki her şey soyutlanmış gibi öylece kaldı. Yavaşça bana doğru döndü. O koyu renkli, içinde fırtınaların koptuğu o derin gözlerini bir an bile kırpmadan, doğrudan benim en savunmasız, en çıplak ruhumun içine dikti. Az önceki o alaycı, o kibirli ve bencil adamdan eser kalmamıştı; yüzündeki o sert maske, sanki görünmez bir el tarafından yavaşça sökülüp alınmış gibiydi.

Hafifçe aralanan dudaklarından, o an zihnimi ve kalbimi altüst eden, bütün savunmalarımı yerle bir eden o tek cümle fısıltı gibi döküldü.

"Seni düşünüyorum."

Gözlerimin içine bakarak, kimseden çekinmeden, hiçbir maske takmadan, bütün o inatçı duvarlarını tek bir hamleyle yıkarak itiraf etmişti. O an, etrafımızdaki dünya durdu; içimde kopan o devasa kıyamet, yerini rüzgârın bile dindiremeyeceği derin, sarsıcı bir sessizliğe bıraktı.