5. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKYANAĞINA KONAN BAHAR
Bölümler 10Şu an: YANAĞINA KONAN BAHAR
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SİMGE - ÖNÜMÜZ YAZ
🏀🏀🏀
Kalp hiç bu kadar hızlı, hiç bu kadar göğüs kafesini vahşi bir balyoz gibi döven bir düzensizlikle atar mıydı? Atarmış. Yıllardır okul koridorlarında, bahçelerde, karşılaştığımız her an bana karşı o buz gibi, benden nefret eden o sert maskeyle gezen adamın şimdi parmaklarını parmaklarıma kenetlemiş olması, içimde adeta önüne geçilemez bir yangın başlatıyordu. Bütün bu saçmalıkların, bu ani ve ta derinden gelen heyecanların tek sebebi, bana hep nefret kusan o ego abidesinin şimdi birkaç adım daha yumuşak, daha korumacı davranması mıydı? Başka bir açıklaması olamazdı; kesinlikle gururum kırıldığı, ya da bu ruhsal çöküntünün ve evde yaşadığım onca yıkımın arasında bir tutam ilgiye aç kaldığım için böyle hissediyordum. Başka bir ihtimal zihnime bile sığmazdı, sığamazdı.
Sokak lambalarının sarımtırak, soluk ışığı altında saatlerdir yürüyorduk. Zihnimdeki o zehirli düşünceler, annemin evde yüzüme çarptığı o acımasız kelimeler yavaş yavaş zihnimi bulandırırken, bacaklarımdaki derman da hızla çekiliyordu. Sonunda atacak tek bir adımım bile kalmadığını hissederek adımlarımı zorla durdurdum, yüzümü acıyla buruşturup derin, titrek bir soluk aldım.
"Yoruldum!" dedim, sesimdeki bütün o isyankâr tonu ve sızlanmayı açıkça belli ederek durduğum yerde homurdanmaya başladım.
Alaz, attığı adımları kesip kafasını yavaşça bana doğru çevirdi; koyu renkli gözleri üzerimde gezinirken o her zamanki sakin, iç huzur veren tavrıyla, "Az kaldı güzelim, biraz daha bekle," dedi. Sesindeki o düşünceli, neredeyse okşayıcı tını beni bir an için şaşkına çevirse de hızla kendimi topladım.
Az kalmadığına adım gibi emindim; çünkü geçtiğimiz bu sakin arka sokaklarda doğru düzgün oturup yemek yiyebileceğimiz tek bir restoran ya da kafe bile yoktu, etraf sadece karanlık binalarla çevriliydi.
"Alaz, gerçekten ama gerçekten çok yoruldum. Bak, abartmıyorum, bayılacağım şimdi burada ortalıkta!" dedim, ayak parmaklarımın sızısını bastırmaya çalışarak kollarımı göğsümde kavuşturup iyice sızlandım. "Beni bu saatte buralarda süründürdüğün yetmiyormuş gibi bir de dalga geçiyorsun!"
Tek kelime bile etmeden, ne bir itiraz ne de bir homurdanmayla olduğu yerde durdu. Önce arkasına dönüp bana baktı, sonra gözlerindeki o kararlı parıltıyı fark etmeme bile izin vermeden tek bir seri hamleyle dizlerini kırıp eğildi ve belimden kavradığı gibi beni hiç hesapsız, sanki bir tüy tanesiymiş gibi kucağına alıverdi. O an neye uğradığımı şaşırdım; nefesim boğazımda düğümlendi, ellerim refleks olarak geniş omuzlarına sıkıca tutundu.
"Ne yapıyorsun ya?! Herkes bize bakıyor, indir beni hemen!" diye soludum sinirle, ama evlerin pencerelerinden ya da caddeden geçebilecek herhangi birinin dikkatini çekmemek için sesimi olabildiğince kısık tutmaya çalışıyordum. Yanaklarımın alev alev yandığını, utançtan boynuma kadar kızardığımı hissediyordum; fazlasıyla utanıyordum! Ama o, etraftaki bakışları ya da benim bu çaresiz çırpınışlarımı tamamen umursamadan, hiçbir şey yokmuş gibi yürümeye devam ediyordu.
"Alaz, rica ediyorum utanıyorum, indir beni lütfen!" diye fısıldadım, sesimdeki o yalvaran tınıyı gizleyemeyerek kulağına doğru eğilirken. "Yemin ederim ayaklarımın üstüne basabilirim, yeter ki bırak beni!"
O ise tek bir kasını bile oynatmadan, o alaycı ama bir o kadar da rahat tavrıyla yüzüme bakarak, "Kızım, senin de bir dediğin diğerini tutmuyor ki," dedi umursamaz, dalga geçer gibi bir ses tonuyla. "Bir diyorsun çok yorgunum, adım atamıyorum, bayılacağım; bir diyorsun indir beni. Hangisine inanmamı bekliyorsun acaba?"
"Salak mısın sen ya?!" dedim, sinirden gülmeden edemeyerek ama aynı zamanda göğsüne hafifçe vurarak. "Yorgunum dedim, tamam! Ama bu beni kucaklayıp taşıman için bir davetiye değildi, mal mal hareketler yapma, indir şuraya!"
"Yalvarsana hadi indirmem için," dedi, sesindeki o çocuksu ve gıcık eğlence tonuyla; belli ki benim bu halimden zevk alıyor, yine o bildik uyuz, sinir bozucu haline geri dönüyordu.
İçimdeki o inatçı gurur duvarı anında ayağa kalktı. "Sana yalvaracağıma ölürüm daha iyi!" diye tısladım sinirle, dişlerimin arasından.
Hemen ardından, sokaktan geçebilecek herhangi birinin bizi bu şekilde görmesini engellemek adına utançla kafamı hızla onun boynuna gömdüm; yüzümü geniş omzunun ve ceketinin yaka kısmına öyle bir sakladım ki, tek bir nefesim bile tenine çarpıyordu. Biri beni bu halde görmemeliydi; hele ki mahalleden biri ya da okuldakilerden biri asla! En azından bu ego abidesinin kollarında, bu gülünç vaziyette yakalanmak ruhsal dengem için son darbe olurdu. Ama kafamı gömdüğüm an, aramızdaki o son mesafe de tamamen buharlaşmıştı; teni tenime değiyor, boynundan yayılan o temiz, odunsu ve erkeksi koku doğrudan burnuma doluyordu. Fazlasıyla, tehlikeli bir yakınlık olmuştu ve bu durum kalbimin altüst olmasına yetiyordu.
Utancımı bir öfke dalgasına dönüştürerek sesimi hafifçe alçalttım ve, "Beni indirdiğin gibi seni pişman edeceğim, yemin ederim ayağını kaydıracağım!" dedim, tehditkâr ama titrek bir sesle.
Alaz, attığı adımları bir saniye bile yavaşlatmadan, göğsünden gelen o hafif titreşimle güldü. "Pişman olmayacağıma o kadar eminim ki, güzelim," dedi, sesindeki o rahatlık sinirlerimi daha da zıplatıyordu.
"Göreceğiz bakalım pişman oluyor musun, olmuyor musun" dedim, sinirden ne yapacağımı bilemeyerek elimi yumruk yapıp sırtına hafifçe ama hırsla vurdum. O ise bu cılız darbeyi umursamayarak başını biraz daha eğdi ve kulağımın hizasında yankılanan o tok, kendinden emin sesiyle karşılık verdi.
"Görelim bakalım."
Adımlarını nihayet yavaşlatıp o küçük, kalabalık sokağın köşesinde durduğunda, utançla boynuna gömdüğüm kafamı ağır hareketlerle kaldırdım ve etrafa merakla ve şaşkınlıkla şöyle bir göz attım. Bulunduğumuz sokak, lüks malikânelerin veya o gösterişli, sessiz caddelerin mahallesinden fersah fersah uzak, etrafı sarı sokak lambalarıyla aydınlatılmış, havaya yayılan o mis gibi tereyağı ve haşlanmış tavuk kokusuyla midemi anında gurultularla inleten seyyar bir tavuk pilavcının önüydü. Gözlerimi sonuna kadar açıp kırpıştırarak gördüğüm bu gerçek dışı manzara karşısında adeta donakaldım; beynim bu durumu saniyelerce işleyemedi.
"Gözlerim şu an kesinlikle yanlış görüyor, değil mi?" dedim, sesimdeki o derin şaşkınlığı, hayal kırıklığını ve inanmazlığı gizlemeye gerek bile duymayarak. "Şu an kesinlikle korkunç bir kabus görüyorum; biri, lütfen beni hemen şimdi çimdikleye bilir mi bu saçmalıktan uyanayım!"
Alaz, beni kollarının arasında tutmaya devam ederken o her zamanki gıcık, umursamaz tavrıyla başını hafifçe yana eğdi ve, "Rüyada falan değilsin, gayet uyanıksın, güzelim," dedi o düz ve rahat ses tonuyla.
Hızla kıpırdanmaya, kollarının arasından bir an önce kurtulmak için çırpınmaya başladım; o da baktı ki poyraz gibi esmeye devam ediyorum, nihayet beni belimden dikkatle kavrayıp yere, ayaklarımın üstüne indirdi. Toprağa basar basmaz hemen ellerimi göğsünün üzerine koyup adamakıllı sarsmaya başladım.
"Çimdikle beni hemen diyorum sana! Bu iğrenç kabustan uyanmak istiyorum, çabuk yap şunu!" diye çıkıştım sinirle, yüzümü buruşturarak.
Alaz, kaşlarını çatıp ellerini siyah deri ceketinin ceplerine tıkıştırarak hafifçe geri çekildi ve, "Sen hangi kabustan bahsediyorsun Allah aşkına ya? Ne saçmalıyorsun yine sabahtandır başımın etini yiyerek?" dedi, sesindeki o hafif bıkkınlıkla bana dik dik bakarak.
"Sabahtandır beni kilometrelerce yol yürütmenin, o kadar eziyet çektirmenin, ayaklarıma kara sular indirmenin sebebi, sokak ortasında seyyardan tavuk pilav yiyelim diye miydi yani?!" dedim, ellerimi iki yana açarak isyan bayrağını en tepeye dikip. "Benim hayatım resmen bir komediden ibaret galiba! Kesinlikle kabus bu; eğer şu an gerçekten uyanıksak ve bu berbat gerçekse, yemin ederim senin kabusun olacağım Alaz, hayatı sana zindan edeceğim, sabahlara kadar uyutmayacağım seni!"
O ise pişkin pişkin yüzüme bakıp omuzlarını silkti ve, "Sana da yaranılmıyor ki, ne yapsam bir kulp buluyorsun," diye söylendi homurdanarak. Ardından arkasını dönerek, "Hem beğenmediysen, yemek istemiyorsan evine geri dönebilirsin yürüyerek, tutan mı var seni?" deyip beni dımdızlak ortada bırakarak tezgahın önüne doğru yürümeye başladı.
Beni orada öylece, sokak lambasının sarı ışığı altında tek başıma bırakıp gitmesine anlık bir şokla bakakaldım. Etrafta ne bir taksi ne de başka bir ulaşım aracı vardı; bu yabancı ve karanlık sokaklarda tek başıma kaybolmaktansa o ego abidesinin peşinden gitmek zorundaydım. Zaten başka hiçbir çarem olmadığını bilmenin o verdiği acizlikle hızla arkasından koşarak yanına ulaştım, soluk soluğa kalmış bir halde hemen koluna girip etrafa endişeyle bir kez daha baktım.
Alaz, benim bu ani hamleme şaşırmış gibi bir an duraksadı ama hiçbir şey söylemeyerek tezgahın ardındaki yaşlı adama döndü. "Amca, bize şöyle bol tavuklu, bol karabiberli iki tabak pilav verir misin?" dedi tok ve net bir sesle.
Pilavcı amca yüzündeki sıcak, babacan bir gülümsemeyle başını salladı. "Tabii ki evladım, siz geçin şöyle kenardaki masaya oturun, hemen hazırlıyorum taze taze," dedi sevecen bir tonla.
Alaz'ın koluna sıkıca tutunmaya devam ederek, amcanın gösterdiği o küçük, sallanan plastik masaya doğru sessizce yürüyüp yerimize oturduk; içerideki o fırtınanın ardından bu sokak lambasının altındaki bu tuhaf an, sanki her şeyi unutturmak ister gibi üzerimize ağır ama tatlı bir sessizlik gibi çöktü.
Masaya bıraktığımız o sessizliğin arkasından, amcanın getirdiği plastik tabakların masaya bırakılmasıyla birlikte tavuğun ve karabiberin o keskin kokusu burnuma doldu. Midem bu kokuyu alır almaz sanki bütün gün hiçbir şey yememiş gibi; ki gerçekten de yememiştim daha da yüksek bir sesle guruldadı. Ama inat, ruhumu sarmıştı bir kere; kollarımı göğsümde hırsla kavuşturup kafamı başka bir yöne çevirdim.
"Ben kesinlikle yemeyeceğim bunu," dedim, sesimdeki o çocuksu ve inatçı tonu belli ederek. "Zaten midem bulanıyor, sokak ortasında tavuk pilav yiyecek kadar düşmedim henüz."
Alaz, karşımda gayet rahat bir şekilde oturmuş, plastik kaşığı eline alırken tekdüze bir sesle, "Kendin bilirsin," dedi. "Zorlayacak halim yok ya, açlıktan bayılırsan bu kez kucağımda taşımam ama haberin olsun."
Gözlerimi kocaman açıp sinirle ona baktım. "Sen gerçekten inanılmaz sinir bozucu bir insansın!" dedim dişlerimin arasından hırsla tıslayarak. "İnsan hiç değilse bir kez ısrar eder, hani 'hadi ye biraz' falan der! Sabahtandır ağzıma tek bir lokma girmediğini bildiğin halde yine beni zerre kadar umursamıyorsun!"
Yüzündeki o sinir bozucu, alaycı sırıtış daha da genişledi; kafasını hafifçe yana eğip koyu renkli gözlerini üzerime dikti ve, "Sen de öylesin, güzelim," dedi dalga geçer gibi bir ses tonuyla.
Kalbim yine o tuhaf, isyankâr darbeyi indirirken, yüzüme anında sahte bir öfke maskesi yerleştirdim. "Bana bir daha o kelimeyi, yani 'güzelim' falan deme!" dedim, sesimi olabildiğince sert çıkarmaya çalışarak. Aslında normalde hayatım boyunca duyduğum en klişe, en tahammül edemediğim kelimeydi o; kim söylerse söylesin tüylerimi diken diken ederdi. Ama konu Alaz olduğunda... Garip bir şekilde o kelime dudaklarından döküldüğünde içimdeki tüm buzlar eriyor, hoşuma gidiyordu. Tabii ki bunu ona asla belli etmeyecektim; beni fazlasıyla gıcık etmişti ve süründürmem gerekiyordu.
O ise hiç bozuntuya vermeden, kaşığıyla tabaktakileri karıştırırken gayet sakin bir sesle, "İyi, tamam," dedi. "Hayatım boyunca bir daha ağzıma bile almam, söylemem."
Ne?
Beynimden vurulmuşa döndüm. Bir daha söylemeyecek miydi sahiden? O kelimenin o şekilde, o tok ve kadife sesle kulaklarımda çınlamasını bir an olsun istemediğimi sanmıştım ama şimdi aniden "söylemem" demesi içimde kocaman bir boşluk yaratmıştı. Ben... Ben tam aksine, bunu her saniye duymak istiyordum galiba!
Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırarak, istemsizce öne doğru eğildim ve, "Bir daha söylemeyecek misin yani?" dedim, sesimdeki o ani yumuşamayı ve merakı gizleyemeyerek.
Alaz, elindeki kaşığı havada tutup kafasını kaldırdı; gözlerindeki o şeytani pırıltıyı, zihnimi okuduğunu belli eden o kurnaz bakışı anında yakaladım. Dudaklarında tehlikeli bir kıvrım belirdi. "Söylememi mi istiyorsun yoksa?" dedi, sesindeki o imalı tınıyla iyice üstüme oynayarak.
Yanaklarımın yeniden alev alev yandığını hissedip hemen arkama yaslandım, gözlerimi kaçırıp etraftaki derme çatma binaları incelemeye başladım. "Ne alakası var be! Ne diye isteyeyim ki?" dedim, en umursamaz ses tonumu takınarak.
"Öylesine sordum sadece, dilin kemiği yok ya hani, laf olsun diye sorulur öyle." İçimden ise çığlık çığlığa bağırdım; Evet, istiyorum! Hep söylemesini istiyorum! Ama bunu söyleseydim, bu ego abidesi benimle sabaha kadar dalga geçer, gururumu ayağımın altına alırdı. O yüzden ne pahasına olursa olsun susmalı, bu savaşı kaybetmemeliydim.
Alaz, kaşığını masanın kenarına ağır hareketlerle bırakıp sandalyesinden yavaşça ayağa kalktı. Ne yapacağını anlamaya çalışan meraklı bakışlarımın altında, oturduğu sandalyeyi tek hamlede kaldırarak masanın etrafında dolandı ve benim sandalyemin hemen yanına, aramızda adeta milim bile mesafe bırakmayacak kadar yakın bir konuma yerleştirdi. Gözlerim onun koyu renkli, içinde bin bir türlü oyunbaz pırıltı barındıran gözleriyle buluştuğunda, tenine değen nefesini bile hissedecek kadar dibimde oturuyordu artık.
Tek bir kelime dahi etmeden, önümde duran o plastik tavuk pilav tabağını ellerinin arasına aldı; kaşığı tepeleme doldurduktan sonra, o pirinç tanelerinin tüten buharını narin bir üfleyişle serinleterek yavaşça bana doğru yaklaştırdı. Yüzünde, o bildik kibirli ve alaycı maskesinden tamamen arınmış, sadece bana özel gibi duran o saf, son derece yumuşak ve küçük bir gülümseme yer alıyordu.
"Ye hadi, güzelim," dedi; o kelime dudaklarından öyle doğal, öyle sahiplenici bir tonla döküldü ki, az önce "bir daha söyleme" diye tutturduğum bütün o iddialar rüzgâra kapılıp gitti.
Benim de yüzümde, içimdeki o buz kütlelerini eriten, durduramayacağımı bildiğim küçük ama dünyalara bedel bir gülümseme yer edinmişti bile. Yeniden bana o kelimeyle seslenmişti ve şu an, sokak lambasının o sarı ve loş ışığı altında bana kendi elleriyle yemek yediriyordu. Zihnimin en karanlık köşesinde yankılanan o acımasız gerçekler bir an için silindi; hayatım boyunca ne evimde ne de dışarıda beni bu şekilde düşünen, bir an olsun önemsediğini hissettiren hiç kimse olmamıştı. Bu ilgi, bu korumacılık bana o kadar yabancı ama o kadar eşsiz geliyordu ki, kalbimin bu sıcaklıkla eridiğini hissettim.
Ağzımı yavaşça aralayıp kaşıktaki pilavdan bir lokma aldım; baharatların o mükemmel uyumu damaklarımda dağılırken gözlerim istemsizce parladı. "Tadı... gerçekten çok güzelmiş," dedim, sanki dünyânın en büyük keşfini yapmış gibi çocuksu bir edayla başımı hafifçe yana eğerek.
Alaz, yanağımdaki o masum neşeyi büyük bir hayranlıkla izlerken kaşığı tekrar tabağa daldırdı ve, "Seni kötü bir yere götürmem ben, biliyorsun," dedi yüzündeki o sıcak gülümsemesini derinleştirerek.
"Peki, sana bir sorum var," dedim, ellerimi masanın kenarına koyup heyecanla ona dönerken; bana hâlâ pilav yedirirken bile çenem durmuyor, merak ettiğim o detayı sormak için sabırsızlanıyordum. "Neden doğru düzgün bir restorana falan gitmedik de buraya geldik?" dedim düşünceli, hafifçe kaşlarımı çatarak. "Yani, burası kötü olduğundan değil ama... Ne bileyim, şaşırdım."
Alaz, kaşığı ağzıma yaklaştırdığı sırada duraksadı; koyu renkli gözleri gözlerimin ta içine çivilenirken yüzünde o tehlikeli, bir o kadar da kalbimi yerinden oynatan o mahcup ama net sırıtış belirdi. "Çünkü o lüks restoranlarda fazla insan olurdu, kalabalık olurdu," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. "Ben baş başa olmamızı, kimsenin aramıza girmemesini istedim."
Onun bu dürüst ve doğrudan itirafı karşısında gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırarak yüzüne baktım. Yalnız kalmamızı mı istemişti? Beniminle vakit geçirmek için özellikle mi burayı seçmişti?
O ise sanki az önce söylediği cümlenin ne kadar büyük bir tesir yarattığını çok iyi biliyormuş gibi, tabağı biraz daha bana doğru uzatıp kaşlarını hafifçe kaldırarak, "Ne o, kötü mü yapmışım?" dedi; o da benim gibi çocuksu bir saflığa bürünerek gülüyordu.
"Hayır," dedim, içimdeki o bütün engelleri bir kenara bırakarak yüzümdeki en samimi gülümsemeyle ona bakarken. "Çok ama çok iyi yapmışsın."
Yavaşça yerimden kımırdanıp sandalyemde ona biraz daha yaklaştım; ellerimi omzuna koyarak hafifçe uzandım ve tıpkı onun bana gösterdiği bu şefkate karşılık verir gibi, sıcak yanağının üzerine minicik, pamuk gibi bir öpücük kondurdum.
"Teşekkür ederim," dedim, sesimdeki o kırılgan ama bir o kadar da huzurlu tınıyla gözlerinin içine bakarak. "Her şey için... İyi ki varsın."
Alaz, bu ani ve yumuşak hamlem karşısında bir saniyeliğine nefesini tuttu; ardından elindeki o plastik tabağı masaya dikkatlice bırakıp kollarını belime doladığı gibi beni kendine çekti ve o sokak lambasının altında, gece ayazına inat sıkıca sarıldık. Göğsünün o güven veren sıcaklığına sığınırken, dünyadaki bütün gürültü bir anda susmuştu.
