8. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKKIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN
Bölümler 10Şu an: KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
CANOZAN - AĞLAMA BEN AĞLARIM
🏀🏀🏀
Yaramı sarmak isteyen bir adam vardı hayatımda. Beni ne kadar kırsa da, dünyayı birbirimize dar etsek de, tartışmaların en şiddetli anında bile yolun sonunda dönüp hep benim yaramı sarmak istiyordu. Hem o saf çocukluk yıllarımızda, kokmuş sokaklarda dizlerimizi kanattığımız o masum günlerde, hem de şimdi büyüdükçe dertlerimizin, acılarımızın büyüdüğü bu karmaşık hayatta... Her zaman yanımdaydı. Belki birbirimizi doğrudan sevdiğimizi söylemediğimiz, aramızdaki o kalın gurur duvarlarının ardına saklandığımız zamanlarda bile her kötü anımda, her darbe alışımda o hep oradaydı. Canım ne zaman yansa, ne zaman içimdeki o karanlık odalar boğazımı sıksa ben ilk ona koşmuştum. Kendi ailemden, bana can veren o soğuk duvarlardan önce ona koşmuştum. Çoğu zaman benim acımı, içimde kopan o fırtınaları herkesten önce fark ettiği için, bizim o kavgalarımızda hep o alttan alıyordu; öfkesini yutup benim hıncımı göğsünde gömüyordu. Ve şimdi, bütün o öfkelerin ardından beni hâlâ kollarında taşıyordu.
Geniş omuzlarının üzerinde, sanki dünyadaki en değerli hazineyi taşırmış gibi sarsılmadan yürüyordu. Kaç dakikadır bu sokakları böyle geçtiğimizi bilmiyordum ama kollarının arasındaki o güvenli mesafede içimdeki sızı yavaş yavaş kabuk bağlamaya başlamıştı.
Dayanamayıp kafamı hafifçe omzuna doğru kaldırdım, gözlerim yüzünün sert hatlarında gezinirken, "Yorulmadın mı?" dedim, sesimdeki o titrek ve merhametli tınıyla. Kaç dakikadır beni taşıyordu. Fiziksel olarak yorulması gerekirdi, biliyordum. Aslında kendim yürüyebilirdim, dizlerimdeki acı dişimi sıkamayacağım kadar şiddetli değildi ama o izin vermiyordu ki yere basmama.
Alaz, attığı adımları bir an bile yavaşlatmadan, birdenbire kaşlarını çatıp yüzünü buruşturdu ve sert bir sesle, "Yorulmam imkansız, biliyor musun?" dedi.
Neden durduk yere sinirlenmişti ki şimdi? Az önce o kadar yumuşak, o kadar şefkat dolu bakan adam gitmiş, yerine yine o huysuz hali gelmişti. Merakla ve hafifçe kaşlarımı kaldırarak, "Neden imkansızmış o?" dedim, sesimdeki o titrekliği gizlemeye çalışarak.
Alaz, nefesini sesli bir şekilde dışarı üfledikten sonra, sanki dünyanın en büyük derdi omuzlarındaymış gibi hırsla yüzüme baktı. "Kızım sen evde doğru düzgün yemek yemiyor musun? Bir kediyi kucağıma alıp taşısaydım yemin ederim senden daha ağır olurdu! Tüy gibisin resmen, rüzgâr üflese uçup gideceksin!"
Şaşkınlıkla gözlerim kocaman açıldı. Sinirlendiği şey yorulması değil, benim bu kadar zayıf olmam mıydı yani?
Hemen kendimi savunmaya geçerek, "Yemek yiyorum ben, gayet de yiyorum!" dedim, sinirle sesimi biraz yükselterek. "Ayrıca zayıf olmanın nesi kötüymüş, herkes böyle olmak için can atıyor!"
Alaz, bu cevabım karşısında alayla güldü ama gözlerindeki o tehditkâr pırıltı hiç kaybolmadı. "Eve varalım da göreceğiz zayıflığı," dedi, sesindeki o kararlı tonu hissettirerek. "Sana günde yediğinin beş katını yedirmezsem ben de Alaz değilim, sabaha kadar o masadan kalkamayacaksın."
Kolları arasında hafifçe doğrulmaya çalışarak, "Ne yani, zorla mı yedirteceksin bana?" dedim, sesimdeki o isyankar tınıyla. Alaz, dudaklarındaki o tehlikeli, şeytani ama bir o kadar da iç eriten gülümsemesini serbest bırakarak başını biraz daha bana doğru eğdi; sesini fısıltıya benzer, kadife bir tona büründürdü.
"Ben onun yolunu bulurum, güzelim." Yine... İçimdeki o buzları eriten o kelimeyle, o bakışla vurmuştu beni. Yine aklından kurnazca ne geçiyordu bu adamın? Ama bildiğim tek bir şey varsa; o böyle güldüğü sürece, ben o tuzaklara düşmeye razıydım.
Evin ferforje bahçe kapısından içeri girip geniş mermer yola adım attığımız an, Alaz beni taşıdığı güvenli kollarından bir saniye bile olsun indirmemişti. Cebinden çıkardığı anahtarla ağır ahşap dış kapıyı açıp içeriye süzüldük; antrenin loş ve tanıdık havası bizi karşıladığında, o hâlâ beni kucağında tutmaya devam ediyordu. Önce kendi ayakkabılarını ustaca bir hamleyle çıkarıp bir kenara bıraktı, ardından beni yere, mermer zemine ayaklarımın üzerine nazikçe indirdi. Ama daha ben dengemi bulamadan hemen eğilip benim spor ayakkabılarımın bağcıklarıyla ve ipleriyle uğraşarak onları da ayaklarımdan çıkardı. Ve hemen ardından, soluklanmama bile izin vermeden yeniden belimden ve bacaklarımın altından kavrayıp beni kucağına almıştı bile.
Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissederek kollarının arasında kıpırdandım ve, "Kendim yürüyebilirdim aslında, o kadar da sakat değilim," dedim sesimdeki o hafif titreyen utangaçlıkla.
Alaz, başını hafifçe sallayıp kesin bir dille, "Yürüyemezsin, canın yanar," dedi; sesinde öyle derin, öyle sahiplenici bir endişe vardı ki sanki dizimdeki basit bir sıyrıktan ibaret değil de çok büyük, hayati bir yara varmış gibi davranıyordu. Alt tarafı birkaç küçük sıyrıktı işte, yürürken canımı o kadar da acıtmazdı ama o, beni bir an olsun yere indirmeye kıyamıyordu; beni bırakmaya niyetli görünmüyordu.
Salona doğru yürüyüp geniş, yumuşak deri koltuğun üzerine beni dikkatle oturttu; hemen ardından, "Buradan sakın kıpırdama," der gibi bakıp yanımdan uzaklaştı. Birkaç saniye içinde elinde beyaz bir ilk yardım kutusuyla geri döndü.
Koltuktaki yerini alıp önüme diz çöktü; elleriyle dizlerimi nazikçe kavrayıp oradaki küçük yaraları temizlemeye başladı. Teni tenime değdikçe içimde tatlı bir sızı dalgalanırken, o her bir pamuk darbesinden sonra tenimin yanmasından korkuyormuş gibi sürekli üflüyordu. Canımın acımaması için gösterdiği o özenli çaba karşısında kalbim erirken, yüzümde istemsizce büyüyen kocaman bir gülümsemeyle onu izliyordum.
Alaz, yara bandını yapıştırmak için kafasını yavaşça kaldırıp bana baktığında, gözleri yüzümdeki o ışıldayan gülümsemeye kaydı. O an elleri durdu; koyu renkli gözlerinde adeta bir şeyler eridi ve yüzünde o sert, ego dolu adamdan eser bırakmayan, son derece masum ve küçük bir gülümseme yer edindi.
Başını biraz daha bana yaklaştırarak, sanki bunu sadece kendi kendine söylüyormuş gibi ama fısıltıyla, "Çok güzel gülüyorsun...." dedi. Duymamı istemez gibi kısık çıkmıştı sesi ama aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, o kelimeler kalbimin ta ortasına mühürlenmişti bile.
İçimdeki o tatlı heyecan dalgasıyla gözlerimi kırpıştırıp, "O zaman ben de hep gülümserim," dedim, gülümsememi yüzümden bir an olsun silmeden ama yanaklarımın alev alev yandığını hissederek hafifçe utanırken.
Benim bunu duyduğumu, onun o fısıltısını yakaladığımı anladığı an, bu kez onun da yanaklarında o hafif utanma kızıllığı belirdi. Gözlerini benden kaçırıp hızla toparlanmaya çalıştı ve utangaç, biraz da mahcup bir ses tonuyla, "Hep... hep gülümse," dedi.
Ardından hemen bakışlarını yeniden dizlerime çevirip işini bitirdi ve son yara bandını da dikkatle yapıştırdı. Başını kaldırıp derin bir solukla, "Canın yanmıyor, değil mi?" diye sordu, sesindeki o titrek ve korumacı tınıyla.
Ona bakıp başımı iki yana salladım ve, "Yanmıyor," dedim fısıltıyla, sesimdeki o tatlı huzurla. Ve gerçekten de yanmıyordu. Ne dizimdeki o küçük sıyrık acıyordu artık, ne de ruhumdaki o derin karanlık... Kalbim, onun bu şefkatli ellerinde, o sevgi dolu bakışlarında nihayet evini bulmuş gibi huzurla atıyordu. Artık hiçbir şey acıtamazdı canımı; çünkü fırtınalar dinmiş, yerini onun bana sunduğu o sıcak liman almıştı.
Lakin içimde, karanlık bir uçurumun kenarında tek bir adımla düşmeyi bekleyen o incecik, kırılgan ipin üzerinde asılı kalmış gibi duran o boğucu korku, göğüs kafesimi sıkı bir mengene gibi kavururken, ellerimi titreyen parmaklarımla birbirine sımsıkı kenetledim. İçimdeki o az önceki şefkat dolu huzurun, saniyeler bile geçmeden yerini deli gibi, göğüs duvarımı döven vahşi bir kalp atışına bıraktığını tüm benliğimle hissediyordum; çünkü bu dakikadan sonra soracağım sorunun vereceği cevap, aramızdaki o görünmez ama her an kopmaya hazır pamuk ipliğini ya tamamen yakıp kül edecekti ya da ebediyete kadar birbirimize demirden zincirlerle bağlayacaktı.
"Sana... bir şey soracağım," dedim sesim, kalbimin o düzensiz, yerinden fırlayacakmış gibi atan vahşi ritmine ayak uydurarak hafifçe, tel tel dökülerek titredi. Zihnimin en karanlık, en ücra köşesinde yankılanan o hain şüphe, sanki boğazımı sıkarak nefes almamı bile imkânsız hale getiriyordu.
Alaz, yara bandıyla yaptığı o küçük, özenli işlemini yeni bitirmişken, başını ağır hareketlerle kaldırdı ve o koyu renkli, içinde fırtınaların uyuduğu gözlerini doğrudan gözlerimin ta içine, kaçamayacağım bir merkezle mıhladı. O bakıştaki o derin, sonsuz ve sorgulanamaz şefkat içimdeki o buz tutmuş korkuyu biraz olsun hafifletip eritmeye yetse de, ruhumdaki o sarsıntıdan ötürü yine de gerilmeme, kasılmama engel olamıyordu.
"Sor, güzelim," dedi; sesi öylesine tok, kadife gibi yumuşak ve tamamen, istisnasız bir şekilde bana adanmış bir tondaydı ki, sanki dünyadaki bütün gürültü bu iki kelimenin altında ezilip yok olmuştu.
Yutkunuşum boğazımda düğümlendi; gözlerimi bir an bile kırpıştırmaya cesaret edemeden, o en can alıcı, en tehlikeli, beni içeriden kemiren o soruyu nihayet fısıldadım.
"Bana... bana gerçekten inanıyor musun, Alaz?"
Korkuyordum. Okulun o acımasız koridorlarında arkamdan çevrilen, kulaktan kulağa yayılan o iğrenç dedikoduyu benim yaymadığıma, o haksızlığın ve kirli önyargının kurbanı olmama rağmen onun gözünde suçlu duruma düşmediğime inanmasını her şeyden, hatta kendi gururumdan bile çok istiyordum.
Ona o an söylediklerimde, gözlerimdeki o yaşlarda en ufak bir yalan, en ufak bir rol aramamıştı, değil mi? Bu hayatta, herkesin ama herkesin beni suçladığı, annemin bile yüzüme bakarken en zehirli ithamları, en ağır hakaretleri hiç acımadan savurduğu bu acımasız dünyada, en son isteyeceğim şey onun da benden zerre kadar şüphe etmesiydi. Aramızda geçmişte ne kadar büyük kavgalar geçerse geçsin, ne kadar hırpalayıcı atışmalarımız olursa olsun o her zaman bana bir şekilde tutunmuştu; şimdi de, bu enkazın ortasında bana inansın istiyordum.
Sorumun o sessiz odanın duvarlarında yankılanmasıyla birlikte Alaz'ın gözlerindeki o yumuşak, eritici ifade bir anda kabuk değiştirdi; sanki ona güvenmediğimi, şüphe ettiğimi düşünmüş gibi geniş omuzları kasıldı ve kaşları hafifçe çatıldı. Ama bu çatılışta zerre kadar öfke yoktu; aksine, kalbinin derinden kırıldığını, ona olan inancımı sorgulamamın bile onu ne kadar yaraladığını açıkça belli eden o hüzünlü ve sitemkâr bir ifadeydi.
Tek bir kelime bile edip kendini savunmama izin vermeden, birdenbire kollarını belime doladığı gibi beni hiç düşünmeden kendine çekti. O kadar ani, o kadar güçlü ve karşı konulmaz bir hamleydi ki bu, nefeslerimiz anında birbirine karıştı; aramızda adeta nefes alacak tek bir milimlik, en ufak bir mesafe bile kalmamıştı. Göğsü göğsüme yaslanırken, kalbinin benimkiyle birebir aynı hızda, delicesine ve korkuyla attığını tenimin derinliklerinde net bir şekilde hissedebiliyordum.
Alaz, yavaşça ve sanki benden gelebilecek herhangi bir kaçış hamlesini engellemek ister gibi öne doğru eğildi; alnını alnıma yasladı. Sıcak teni tenime değdiği an, gözlerim istemsizce o ağır yükten kurtulmuş gibi huzurla, derin bir teslimiyetle kapandı.
"Bugüne kadar sana inanmadığım, senin sözlerinden şüphe duyduğum ya da sana güvensizlik beslediğim tek bir an oldu mu, Bade?" dedi; sesindeki o derin serzeniş, o sarsılmaz ve hayranlık uyandıran inanç doğrudan ruhumun en hassas yerine işlerken. Gözlerimi yavaşça aralayıp onun o karanlık, içinde sadece ama sadece benim yansımamın barındığı o devasa gözlerine baktım; sesimdeki o kırık ve titrek fısıltıyla, "Olmadı," dedim.
"Olmayacak da," dedi Alaz; bu kez kelimeleri sadece sıradan bir cümle kurmak için söylemiyor, sanki her bir harfi kalbimin üzerine bir mühür gibi kazıyordu. Biraz daha yaklaştı bana; aramızdaki o son kalan nefeslik mesafe de tamamen buharlaşıp uçtu. Artık dudaklarımız birbirine neredeyse değecek kadar yakındı; onun o sıcak, düzensiz nefesini kendi dudaklarımın üzerinde, tenimin her miliminde hissedebiliyordum.
"Ben bu hayatta kimseden medet ummadım, hiç kimseye zerre kadar güvenmedim, Bade," diye fısıldadı; her bir kelimesi kalbimi yerinden oynatıyor, içimdeki bütün o enkazı şefkatle sarıp sarmalıyordu. "Ama sen... Sen benim için bu dünyadaki herkesten, her şeyden farklısın, çok özelsin. Senin ağzından çıkan her lafa, tek bir kelifene bile gözüm kapalı inanırım ben. Başkaları ne derse desin, arkamızdan hangi kirli yalanı uydururlarsa uydursunlar, benim için bu evrende tek bir mutlak gerçek var; o da sensin."
Alaz'ın o derinliklerinde fırtınalar koparan ama dışarıya sadece sarsılmaz bir inançla bakan koyu renkli gözleri, üzerimdeki bütün o savunma zırhlarını tek bir hamleyle paramparça etmişti. Söylediği o ağır, kalbimin en hassas köşesine dokunan cümlelerin ardından aramızdaki o nefes kesen mesafe yavaşça açıldı. Ben ondan utançla, yanaklarımın alev alev yandığını hissederek başımı öne eğip uzaklaşmaya çalışırken, içimdeki o ani paniği örtbas etmek için ellerimi önümde bağlayıp konuyu sertçe değiştirmeye çalıştım.
"O zaman lafını düzelt!" dedim; sesimdeki o sahte hiddet, aslında içeride nasıl darmadağın olduğumu gizlemeye yetmiyordu. Alaz, kaşlarını hafifçe yukarı kaldırıp, gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadan, sanki oyunun kurallarını kendi belirliyormuş gibi o sakin ve tok sesiyle sordu.
"Hangi lafımı, güzelim?" Olabildiğince dik durmaya çalışarak, içinde hâlâ okul koridorunun o acımasız yankısını taşıyan o cümleyle yüzleştirdim onu.
"Benim sevilecek biri olmadığımı söylemiştin," dedim; sesimdeki o çocuksu kırgınlık, öfkemden çok daha ağır basıyordu. "Hadi, şimdi o lafını geri al ve düzelt!" Alaz'ın o yüzündeki oyuncu maske, benim bu sitemkar sözlerimle birlikte anında silindi; yerine kelimelerin kifayetsiz kalacağı kadar derin bir ciddiyet ve sonsuz bir merhamet oturdu. Bir adımda aramızdaki mesafeyi kapatıp parmaklarıyla çenemden nazikçe kavradı, başımı yavaşça yukarı kaldırdı ve doğrudan, ruhumun en derinlerine bakan o gözleriyle fısıldadı.
"Hayatımda gördüğüm, görebileceğim en çok sevilmeyi hak eden tek insan sensin, prenses." O an, göğsümün ortasında kilitli kalan nefesim boğazımda düğümlendi; kalbim, bu denli yoğun bir şefkati kaldıramayacak kadar hızlı ve düzensiz atmaya başladı. Gözlerimdeki o istemsiz şaşkınlığı ve utancı fark ettiğinde, bu kez onun dudaklarında o tatlı, her şeyi affettiren küçük bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe yana eğip, ima dolu bir sesle, "O zaman sen de lafını düzelt," dedi.
Anlamamazlıktan gelmek ister gibi kaşlarımı çattım ama neyi kastettiğini o kadar iyi biliyordum ki..."Neyi?" diye mırıldandım sesimi alçaltarak.
"Az önce sitenin orada, bütün o kalabalığın ortasında bana ne söylediğini hatırlasana bir," dedi; sesi bu kez sorgulayan değil, benden o itirafı duymak için sabırsızlanan bir tondaydı. Gözlerimi ondan kaçırarak yere baktım; kısa bir sessizliğin ardından, o anki hınçla ve gözyaşlarıyla kurduğum o cümleyi itiraf etmek ister gibi yumuşak bir sesle, "Senden nefret etmiyorum," dedim ve istemsizce tebessüm ettim. Zaten ondan ben hiçbir zaman, gerçekten nefret edemezdim ki... Kalbim bunu bilerek atmıştı bunca yıl.
Benim bu dürüst ve teslimiyetçi itirafımla birlikte onun da yüzünde o rahatlamış, içi eriyen küçük ama derin bir gülümseme yayıldı. Ama bu huzur saniyeler içinde yerini, gözlerindeki o ansızın beliren koyu bir gölgeye bıraktı. Alaz, başını iki yana sallayıp, sesindeki bütün o neşeyi aniden silerek titrek bir solukla konuştu.
"Bade... ben onu demiyorum," dedi. Sesinde, hayatımda ilk defa duyduğum kadar ham ve korumacı bir acı vardı. Gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan, sanki içimdeki o yıllardır kanayan yaraları tek tek sayıyormuş gibi baktı yüzüme. "Benden nefret edebilirsin," dedi; her kelimesi ruhuma saplanan zehirli ama gerçeğin ta kendisi olan oklar gibiydi. "Bu hayatta herkesin hatasını yüzüne vurup herkesten, bütün dünyadan nefret edebilirsin... Ama ne olur, kendinden etme."
O an, göz pınarlarımda tutmaya çalıştığım o baraj kapakları birdenbire yıkıldı; gözyaşlarım artık engellenemez bir nehir gibi yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı. Biri... Hayatımda ilk defa biri, bana kendimden nefret etmememi söylüyordu. Annemin o zehirli sözlerini, evdeki o buz gibi duvarların bana fısıldadığı o çirkin hükümleri, hatta aynaya her baktığımda bizzat kendimin ruhuma layık gördüğü o nefreti, ilk kez bir başkası söküp atmaya çalışıyordu. Ben küçüklüğümden beri, o karanlık yangın gününden, o kabustan beri en çok kendimden nefret etmiştim; varlığımı bir suç, bir hata olarak taşımıştım omuzlarımda.
"Kendine bu haksızlığı yapma artık, ne olur," dedi Alaz, sesi giderek kısılırken ama içindeki o devasa merhamet odanın havasını tamamen doldururken. "O küçük kızdan nefret etme artık, Bade." Onun o cümlesi, zihnimin en karanlık, en soğuk odasında yıllardır yapayalnız büzüşmüş ağlayan o küçük kızın elinden tuttuğu an oldu; artık kendimi tutamayarak hüngür hüngür, göğsüm sarsıla sarsıla, bütün acımı dışarı kusan hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
"Onun o küçük omuzlarına bu kadar büyük yük verme," dediğinde ise dünyadaki bütün savunmalarım yerle bir olmuştu.
Alaz, daha fazla dayanamayarak kollarını belime doladı ve beni ansızın göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı. Başımı o geniş ve güven veren omuzuna yaslayıp saçlarımı şefkatle, sanki kırılgan bir camı tutar gibi okşarken, kulağımın hemen yanında, adeta canımın acısını kendi teninde hissediyormuş gibi fısıldıyordu.
"Lütfen nefret etme... Benim prensesimin, o güzel kalbinin daha fazla canını yakma ne olur. Buna ne sen izin ver, ne de ben..."
