7. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKGÜLMEK SANA YAKIŞIYOR
Bölümler 10Şu an: GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BLOK3 & POİZİ - ÇOK GÜZEL GÜLÜYORSUN
🏀🏀🏀
Gözlerimden boşalan o hınzır ve acı dolu yaşlar yanaklarımı yakarak süzülürken, odamın kapısını arkamdan nasıl çarptığımı, o kalabalık okul koridorundan eve nasıl geldiğimi, arabanın arka koltuğunda yol boyunca nasıl nefes aldığımı bile hatırlamıyordum; zihnim sanki tamamen sigorta attırmış, geriye sadece göğsümün ortasında patlayan o devasa boşluk kalmıştı.
Dizlerim taşıyamaz olmuştu beni; kapının hemen önünde, sert parkenin üzerine öylece çöküp kaldım. Alınan her soluk boğazıma saplanan keskin bir cam kırığı gibi canımı yakıyordu. Bana inanmamıştı. Hayatımda ilk defa biri için duvarlarımı bu kadar indirmiş, ilk defa birinin yanında maskesiz, korkusuzca nefes alabilmişken, o beni en zayıf yerimden, en gurursuz olduğum ithamla vurmuştu.
Yapmadığım bir şeyin, benim bile anlam veremediğim bir dedikodunun günahını neden yine ben çekmek zorundaydım ki? Neden bu hayatta ne zaman biraz mutlu olmaya kalksam, ne zaman yüzümde sahte olmayan bir gülümseme belirse, evren bunun bedelini bana misliyle ödetmek için ellerini ovuşturuyordu?
Bıkmıştım. Annemin o bitmek bilmeyen zehirli nefretinden, evdeki o boğucu zindandan, her adımda suçlu ilan edilmekten bıkmıştım. Ve en çok da kendime kızıyordum; dün gece o sokak lambasının altında, bana bakarken gözlerindeki o yumuşaklığı gördüğüm an aptal gibi umut bağladığım için kendimden nefret ediyordum. Birinin yanında ilk defa gerçekten nefes almaya başlamışken, o nefes şimdi boğazıma düğümlenmiş, beni içeriden dışarıya doğru boğuyordu.
Ne kadar didişsek, ne kadar birbirimizin sinir uçlarına dokunsak da... Gerçek şuydu ki ben Alaz'ı, o bildik çocukluk arkadaşımı, o hırçın halinin altındaki adamı çok seviyordum. Belki de bu yüzden bu kadar derin, bu yüzden bu kadar can yakıcı bir şekilde paramparça olmuştum. Ama bu defa farklıydı. Dünkü bütün o atışmaları, o tatlı kavgaları ve hatta o tavuk pilav yediğimiz anı tek bir kalemde silip atmıştı.
Yanaklarımdaki yaşları hırslı bir hareketle kolumun ucuyla sildim; içimdeki o kırgınlık, yerini yavaş yavaş buz gibi, katı bir öfkeye bırakıyordu. Onu bir daha asla affetmeyecektim. Bugüne kadar bana yaptığı hiçbir saygısızlık, o ego dolu hareketleri umurumda bile olmamıştı ama bu... bu son noktaydı, bardağı taşıran son damlanın da ötesindeydi. Gözlerindeki o önyargıyı ve bana savurduğu o zehirli kelimeleri asla unutmayacaktım. Ne kadar pişman olursa olsun, benden özür dilemeye gelse bile, bu kapı ona sonuna kadar kapanmıştı.
İç sesim, o sinir bozucu ve haklı tonuyla yine zihnimin köşesinden kafasını uzatıp, "Yalan söyleme," diye fısıldadı acımasızca.
Gözyaşlarımın arasından dişlerimi sıkarak, "Yalan söylemiyorum!" diye çıkıştım odanın boşluğunda yankılanan fısıltımla. "Sen de kes sesini, duyulacaksın şimdi. Zaten hep senin yüzünden... Senin o aptal mantık süzgeçlerin yüzünden onu affettim ben."
İç sesim hemen kendini savunmaya geçmekte gecikmedi. "Ne alaka ya? Ben ne zaman dedim 'git o ego abidesine teslim ol' diye? Ben sadece onun ne amaçla öyle davrandığını, o kırık halinin arkasındaki nedenleri mantıklı bir şekilde açıkladım; sen ise içten içe zaten affetmeye meraklı olduğun için hemen koşa koşa gittin boynuna atladın!"
O an odanın içinde tek başıma olmama rağmen, iç sesimin bu haklılığı karşısında öylece kalakaldım. Aslında... Aslında biraz haklıydı. Ama yine de kabullenmek istemediğim o gerçeği bastırmak için hırsla başımı salladım. "Alakası bile yok! Hepsi senin suçun, sürekli onu haklı çıkardın, 'yazık, bak o da aslında seni düşünüyor' dedin, ben de bu yüzden yumuşayıp affettim!" İç sesim bu kez kısa bir sessizliğin ardından, sanki kafama mermi gibi saplanacak o tehlikeli soruyu sordu.
"Bade... Sen sakın o uyuza aşık olmayasın?"
Bu soru zihnimde yankılandığı an, göğsümün ortasına koca bir kaya oturmuş gibi nefesim kesildi. "Ne saçmalıyorsun sen be?!" diye bağırdım sesli bir şekilde, refleksle ellerimle kulaklarımı kapatarak. "O benim çocukluk arkadaşım, sadece bir ego abidesi! Neden ona aşık olayım ki? Hem ben... ben öyle biri değilim, o uyuza asla aşık olmam!"
Olmamalıydım, değil mi? Zaten olamazdım. Ama kelimelerim bile o kadar cılız, o kadar inandırıcılıktan uzaktı ki... Peki ya olsaydım? Doğrusu, ona aşık olsam ne fark ederdi ki? Sonuçta ne değişecekti? Ben sevilmeyecek bir kadındım. Annemin o buz gibi, zehir zemberek cümlelerle yüzüme vurduğu gibi; ben bu eve hüzünden başka hiçbir şey getirmeyen, varlığı bile bir yük olan, hiç kimse tarafından gerçekten sevilmeyen o hayalet kızdım. Belki de haklıydı. Belki de o küçük kardeşim alevlerin arasındayken ölmesi gereken, bu dünyada fazla yer kaplayan o sefil kızdan başkası değildim. Belki de gerçekten yaşamamalı, bu dünyadan silinip gitmeliydim.
Gözlerimden oluk oluk inen yaşlar çeneme ulaşıp yere damlarken, dizlerimi göğsüme daha da çok çektim ve hıçkırıklarımın arasında zar zor duyulan o nefret dolu cümleyi fısıldadım.
"Kendimden nefret ediyorum..." İşte asıl acı gerçeğin ta kendisi buduruydu. Ben, dışarıdaki insanlara karşı o kibirli, o asla yıkılmayan maskemi takarken, hayatım boyunca başkalarını idare etmeye, insanları anlamaya, en haksız anlarında bile onları affetmeye çalışırken... Hep kendime küsmüşüm. Hep kendimden vazgeçmişim.
Başkalarının yaralarını sarmak için kendi tenimi uyuşturmuş, el âlemin kalbi kırılmasın diye kendi ruhumu parça parça etmiştimm. Keşke... Keşke bir kez bile olsun kendi kalbimi onarabilseydim. Keşke hayatımın herhangi bir anında, o aynaya baktığımda gördüğüm o solgun ve kimsesiz kızın elinden tutup, içimdeki o karanlık odalarda hâlâ korkuyla büzüşmüş oturmakta olan o küçük kız çocuğunun yüzünü bir kez olsun gerçekten güldürebilseydim. Ama geç kalmıştım; o küçük kız, çoktan bu karanlık zindanda kimsesizliğe terk edilmişti.
Ayaklarımı göğsüme biraz daha, canımı yakacak kadar sert bir şekilde çekip kollarımı dizlerimin etrafına sıkıca doladım; başımı da aralarına gömerek kendime sarıldım. Bundan sonra bana benden başkası sarılmasın, kimse dokunmasın istiyordum. Çünkü dışarıdan gelen her şefkat maskesi, her sahte yakınlık en sonunda ruhuma devasa yaralar açmaktan başka bir işe yaramıyordu. İnsanlar çok fazla zarar veriyordu; en çok da sevdiklerimi sandıklarım, canımı en çok onlar yakıyordu.
Ama hayır, bu defa burada bitmeyecektim. O suçlamayı, o iğrenç iftirayı sırtımda öylece taşıyacak değildim. Alaz'a gidip gerçekleri suratına çarparak söyleyecektim; ne o dedikoduyu ben yaymıştım ne de onun o aşağılayıcı sözlerini hak ediyordum. Böylesine ağır bir suçu, yapmadığım bir hatanın o kamburunu kendi gururuma yük edip susamazdım.
Gözyaşlarımı ellerimin tersiyle acımasızca, tenimi tahriş edercesine sildim; içimdeki o kırgınlık buz gibi bir kararlılığa evrilirken yavaşça ayağa kalktım. Üzerimdeki o rahat pijamalardan kurtulup üzerime simsiyah bir şort ve yine siyah, tenimi açıkta bırakan sade bir crop geçirdim. Zırhımı kuşanmış gibiydim; dışarıdan ne kadar karanlık görünüyorsam, içimdeki o öfke de o kadar alev alev yanıyordu.
Odamdan çıkıp merdivenleri hızla indim, antrede durmaya bile tenezzül etmeden kapıyı açıp kendimi serin bahçeye attım. Adımlarımı tempolu bir koşuya çevirip bizim sitenin yollarını aşarak doğrudan Alaz'ın evine doğru yürümeye başladım. Tam önümde, sadece birkaç metre ilerimde siyah ceketli o tanıdık silueti görünce içimdeki o hırsla hızımı artırıp arkasından koştum.
"Alaz!" diye seslendim, sesimdeki o titrek ama net tonu bastırmaya çalışarak. Duymadı. Ya gerçekten kulaklarını dünyaya kapatmıştı ya da beni duymak istemiyordu. Pes etmeyerek daha da hızlandım, aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı.
"Ego abidesi!" dedim bu defa, bütün gücümle seslenerek. Oysaki aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı, dönüp yüzüme bakması an meselesiydi. Ona ulaşmama, o hesabı sormama çok az kalmışken, aceleden ve gözlerimdeki yaş perdesinden önümü görememenin kurbanı oldum; ayağım kaldırımın kenarındaki sivri bir taşa takıldı. Dengemi aniden kaybedip sert betonun üzerine, doğrudan dizlerimin üstüne ağır bir darbeyle kapaklandım.
Yere çöktüğüm gibi nefesim kesildi; titreyen ellerimi dizlerime götürüp yavaşça baktığımda, ince tenimin sıyrıldığını, iki dizimden de kanın sızmaya başladığını gördüm. Gözlerim anında yeniden doldu. Neden hep böyle oluyordu? Hayatta ne zaman adımlarımı hızlandırsam, ne zaman biri için koşmaya kalksam hep böyle mi yere kapaklanıyordum ben? Hep böyle mi kendi kendimi gereksiz yere hırpalayıp, sonra en acı şekilde tökezliyordum? Dizlerimin acısı canımı yakıyordu ama içimdeki o boşluk hissi, tenimin sızısından çok daha fazla acıtıyordu canımı.
Dizlerimin sızısıyla o sert betonun üzerinde öylece kalakalmışken, önümde aniden yankılanan hızlı ve telaşlı adımların sesiyle başımı yavaşça kaldırdım. Birinin önümde yere çömelip endişeyle soluklandığını gördüğümde, gözlerim kanayan dizlerimden ayrılıp karşımdaki adama takıldı; Alaz'dı. Sabahtandır arkasından can havliyle bağırırken beni duymamazlıktan gelen, yok sayan o adam, şimdi mi beni fark etmek, şimdi mi durmak istemişti? Eğer az önce o lanet taşa takılıp yere yığılmasaydım, arkasından ne kadar seslenirsem sesleneyim yine görünmeyecek miydim gerçekten? Varlığımın, nefesimin onun gözünde bu kadar anlamsız, bu kadar kolay göz ardı edilebilir olması içimdeki o kırgınlığı körükleyerek göğsümün ortasında devasa bir yangına dönüştürdü.
Gözyaşlarım, artık durduramayacağımı bildiğim coşkun bir nehir gibi yanaklarımdan aşağı süzülmeye devam ederken, sesimdeki o titrek ama buz gibi netliği korumaya çalışarak yüzüne diktim bakışlarımı.
"Senden nefret ediyorum," dedim, kelimeler boğazımdan sökülürcesine, canımı acıtarak çıkarken.
"Ben hayatım boyunca kendimden, kendi yansımamdan başka hiç kimseden nefret etmemiştim ama senin sayende ilk kez birinden, bir insandan nefret etmeyi öğreniyorum. Bana bu zehirli duyguyu tattırdığın, hayatıma girip zaten dökülen yapraklarımı tamamen kestiğin için çok teşekkür ederim."
Alaz, sanki yüzüne ani bir tokat yemiş gibi geriye doğru irkildi; dudakları aralandı, koyu renkli gözlerindeki o sert, ulaşılmaz maske bir anlığına çatladı ve yerini derin bir suçluluğa bıraktı. "Bade..." dedi, sesindeki o ani yumuşama, o pişmanlık dalgası havada asılı kaldı.
Ama ona bu fırsatı vermeyecektim; onun o acımayan ama şimdi merhamet fısıldayan sesine sığınmayacaktım bir daha. Hızla elimi kaldırıp havada "dur" der gibi bir hareketle onun cümlelerini yarıda kestim; içimdeki o gurur kırıntılarını son damlasına kadar savunmaya karar vermiştim çünkü başka çarem kalmamıştı.
"Merak etme, sen de rahat ol," dedim, hınçla, acı bir gülümsemeyle dudaklarımı kıvırarak ama sesimin titremesine bir türlü engel olamayarak. "Ben senin gibi biriyle adımın anılmasını bile istemem. Senin gibi kaba, önyargılı ve bencil biriyle adımı yan yana koyup da kendimi düşürecek kadar aciz değilim. O saçma sapan, ucuz dedikoduyu yayacak kadar alçalmadım ben!"
O beni hiçbir şey yerine koyup, gururumu iki parmağının arasında ezerek yüzüme o çirkin, onur kırıcı ithamları savurduysa, ben de aynısını yapabilirdim. Benim canım böylesine acıyıp ruhum lime lime olduysa, onun da içi yansın istiyordum. Bugüne kadar hep başkalarını düşündüğüm, hep o kırsın da ben alttan alayım diye kendimi paraladığım yeterdi; bundan sonra kendimden başka hiç kimseyi, ama hiç kimseyi düşünmeyecektim. Gözlerinin içine, içinde tuttuğum bütün o çocuksu heveslerin mezar taşına bakar gibi bakarak, o an içimdeki en derin yarayı açan son cümleyi zehir gibi akıttım dudaklarımdan.
"Keşke hiç tanışmasaydık."
Gözlerimden akan yaşların o yakıcı sıcaklığı tenimde süzülmeye devam ederken, ne olduğunu anlayamadan kollarını belime doladığı gibi beni ansızın kendine çekti ve göğsüne bastırdı. O sert, her daim duvarlarla örülü adam gitmiş, yerine sanki beni bu dünyadaki tüm fırtınalardan korumak ister gibi kollarıyla etrafıma demirden bir kalis çizen başka biri gelmişti.
"Özür dilerim," dedi; sesi, o her zamanki kibirli ve buz gibi tonundan fersah fersah uzak, öylesine yumuşak, öylesine pişmanlık dolu bir fısıltı gibi döküldü ki kulaklarıma. Hayatımda ilk defa benden, o ego abidesi adamdan bir özür geliyordu. Lakin şimdi bu özrü dilemesinin ne anlamı vardı? Kalbim bir kez kırılmıştı; o cam kırıkları ruhumun her köşesine batarken, geç gelen bir özür hiçbir şeyi tamir edemezdi. Onu itmeye, o güvenli ama artık bana dar gelen kollarından kurtulmaya çalıştım ama o, buna asla izin vermedi; aksine bedenimi kendine daha da sıkı bir şekilde sardı.
"Bırak!" dedim, sesim yaşadığım hıncın ve hayal kırıklığının etkisiyle titrerken. Alaz, başını biraz eğip o sakin, içimi eriten o düşünceli sesiyle, "Seni ne zaman bıraksam düşüyorsun; bak, az önce yine bıraktım ve düştün, bir daha asla bırakmam," dedi.
Şimdi mi aklına gelmişti bırakmamak? İnsanları suçlarken, en ağır hakaretleri sıralarken bırakmayı biliyordu ama! "Senin yüzünden düştüm ben!" diye çıkıştım sinirle, göğsüne zayıf bir darbe indirerek.
"O yüzden," dedi, kollarını biraz daha sıkılaştırırken, "bundan sonra seni bir an bile yalnız bırakamam." Daha sonra, kelimelerin o ağırlığını hafifletmek ister gibi benden biraz ayrıldı; ellerini yavaşça yüzüme çıkardı. Ne titreyen ellerimden ne de yüzümdeki o perişan halimden bir an olsun tiksinmeden, baş parmağıyla yanaklarımdaki gözyaşlarımı büyük bir şefkatle sildi. Gözlerini gözlerimin ta içine dikip, sanki kendi canı yanıyormuş gibi titreyen bir sesle, "Hani sen ağlamazdın?" diye sordu.
Gözlerim yeniden dolarken, sesimdeki o kırgınlığı gizleyemeden, "Canım yanıyor," dedim fısıltıyla. Sadece dizlerim değil; ruhum, gururum, en çok da kalbim acıyordu. Alaz, o an sanki dünyadaki bütün zırhlarını tamamen yere indirmiş gibi, içimdeki o buzları eriten o devasa cümleyi fısıldadı.
"Canına kurban olurum senin." Bu beklenmedik, yürek yakan itiraf karşısında dudaklarımda istemsizce küçük, acı ama tatlı bir gülümseme yer ediniverdi. Biraz daha yaklaştı bana; yüz hatları o kadar yumuşamıştı ki, sanki dünyada bir tek ikimiz varmışız gibi bakıyordu.
"Hep gül," dedi, parmakları hâlâ yanağımda dolanırken. "Sana gülmek o kadar çok yakışıyor ki, benim güzel, inatçı başımın belası." Ona kırgın olmam gerekiyordu, az önce bana söylediklerini unutmumam lazımdı ama kalbim o kadar zayıftı ki, onun bu tek bir cümlesine bile boyun eğmeye hazırdı.
"Başının belasıyım gerçekten," dedim çocuksu bir hüzünle omuzlarımı düşürerek. "Ama merak etme, belki bir gün bu beladan tamamen kurtulursun..."
Sözümü bitirmeme izin vermedi; koyu renkli gözleri öfkeyle değil, korkuyla irileşti. "Bir daha öyle bir şey söyleme," dedi, sesi aniden sertleşerek ama hemen ardından tekrar yumuşayarak. "Bu beladan kurtulmaktansa ölmeyi seçerim daha iyi. İyi ki seni tanımışım, Bade. İyi ki başımın bu tatlı, bu asi belası oldun." O an, bütün o dargınlıklar, o acı dolu suçlamalar rüzgara kapılıp uçtu gitti. Yavaşça eğilip dizlerimin durumuna baktı; kanayan yerleri görünce yüzü kasıldı ve hiç izin istemeden, tek bir hamleyle beni kucağına alıp yerden kaldırdı.
"Gidelim de evde yaranı sarayım," dedi, adımlarını eve doğru yöneltirken. Oysa o bilmiyordu ki; asıl yaram dizimde değil, göğsümün tam ortasındaydı. Ama onun bu şefkatli kolları arasında, kalbimdeki o derin yarayı sarmaya çoktan başlamıştı bile.
