SANA İNAT AŞK kitap kapağı

4. bölüm / 10

SANA İNAT AŞK

KALBE DÜŞEN AYAZ

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: KALBE DÜŞEN AYAZ

CAN OZAN - ACITIR GİBİ SEVEREK

🏀🏀🏀

Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan o vahşi ve düzensiz vuruşlarla adeta kaburgalarımı çatlatacaktı; içimde yankılanan tek ses, o iki kelimenin yarattığı sarsıcı yankıydı. Seni düşünüyorum.

Nasıl olurdu? Günlerdir okul koridorlarında, bahçelerde, karşılıklı atıştığımız her an bana bakarken gözlerinden saçılan o saf öfkeyi, o bitmek bilmeyen nefreti nasıl unutabilirdim? Benden nefret ediyordu; bunu biliyordum, çünkü herkes benden nefret ederdi. Kendi evimde, beni dünyaya getiren kadının bile her gün yüzüme kusursuz bir kinle "Ölsen de kurtulsam" dediği bir dünyada, Alaz gibi kibirli, ego abidesi bir çocuğun beni düşünmesi akıl almaz bir yanılgıdan, zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyundan başka bir şey olamazdı. Annemin bile esirgediği o merhamet kırıntısını, hayatımın her anını savaş alanına çeviren bu adamdan beklemek aptallıktan da öte bir şeydi.

Titreyen ellerimi birbirine kenetleyip nefesimi kontrol etmeye çalışarak başımı kaldırdım, gözlerim dolmuştu ama akmasına asla izin vermeyecektim.

"Neden?" dedim, sesim soğuk ve rüzgârlı gece ayazında kırık bir cam gibi keskin bir tınıyla döküldü asfaltın üzerine. "Benden nefret etmiyor muydun sen? Hani her hareketim batıyordu sana? Hani okulda başını şişirdiğimi söyleyip duruyordun? Şimdi ne değişti de birdenbire beni düşündüğünü iddia ediyorsun Alaz? Benimle dalga mı geçiyorsun, aklımca oyun mu oynuyorsun benimle?"

Alaz, ayaklarımın dibine dökülen bu öfkeli ve isyankâr sorular karşısında bir an bile düşünmedi; yüzündeki o yumuşak ifade anında kabuk değiştirip eski, o mesafeli ve sert haline büründü ama gözlerindeki o derin karanlık yerli yerindeydi. Çene kasları gerildi, derin bir soluk alıp koyu renkli gözlerini doğrudan gözlerimin ta içine mıhladı ve o buz gibi, düz sesiyle hayatımın en büyük çelişkisini yüzüme çarptı.

"Hayatım boyunca hiç kimseden nefret etmediğim kadar senden ediyorum, Bade. Senin o her şeye karışan, bir saniye bile susmak bilmeyen hallerinden, her dakika başını belaya sokmandan nefret ediyorum. Ama sırf bu yüzden, aptal gibi açlıktan sokak ortasında bayılırsan, seninle kim uğraşacak? Yemek yemelisin ki, seninle daha çok kavga edebileyim, sana gününü gösterebileyim."

O kelimeler kulaklarımda uğuldayarak çınladığında, içimde bir yerlerde kurduğum o incecik, camdan köprü bir anda büyük bir gürültüyle paramparça oldu. Nefret... Evet, kelimesi kelimesine buydu işte. Beni düşünmesinin sebebi bir merhamet ya da gizli bir hayranlık değilmiş; o, benimle kavga etmeye, benimle uğraşmaya, hayatımı onarılamaz bir şekilde altüst etmeye öylesine bağımlıymış ki, açlıktan bayılmamı ya da yıkılmamı kendi elleriyle engelliyordu, çünkü o eğlenceyi kaybetmek istemiyordu.

İçimdeki o hırs, o gurur kırılması ve tarifsiz hayal kırıklığı dalga dalga boğazıma tırmanırken, yüzümde acı ama kendimden emin bir tebessüm belirdi. Gözlerimden süzülmek için inat eden o yaşları geri göndermek adına dişlerimi alt dudağıma öyle bir geçirdim ki, metalik tadı ağzımda hissettim.

"Anladım," dedim, az önceki o kırılgan kız çocuğu maskesini bir çırpıda söküp atarak, sesimi tamamen düz, hissiz ve buz gibi bir tona büründürerek. "Meğerse bütün derdin benimle uğraşma eğlenceni kaybetmemekmiş, değil mi? Ne kadar da düşüncelisin gerçekten! Hayatımda duyduğum en bencil, en iğrenç teselli cümlesi olabilir bu, tebrik ederim."

Alaz, verdiğim bu sert tepki karşısında şaşkınlıkla bir adım öne atılır gibi oldu, ellerini ceketinin ceplerinden çıkarıp havada bir an tereddütle bıraktı. "Bade, ben öyle demek istemedim, sarf ettiğim kelimeleri..." diye lafa girecek oldu ama kelimeleri ağzında tıkandı; çünkü ona bu fırsatı vermeye niyetim yoktu.

Hızla, tek bir saniye bile düşünmesine izin vermeden elimi onun sıcak avcunun arasından vahşi bir hamleyle çektim. Temasının üzerinden çekildiği o an cildimde bıraktığı o kavurucu boşluğu görmezden gelerek arkamı döndüm; tek kelime bile etmeden, ardımda hiçbir açıklama bırakmadan karanlık sokağın kaldırımında adımlarımı hızlandırarak yürümeye başladım.

Benden nefret ettiği halde benimle ilgilenmesi, o acımasız gerçeği yüzüme vuruş biçimi artık canımı yakıyordu; hayır, sadece yakmıyordu, ruhumu ağır ağır kavuruyordu. Ama ona bunu belli etmeyecektim. Eğer o benimle uğraşmak için nefretini besliyorsa, ben de o nefretin altında ezilmek yerine o ateşte yürümeyi öğrenecektim. Arkamdan gelen o tanıdık adımların sesini duyuyordum ama başımı bir kez olsun çevirip arkama bakmadım; çünkü o karanlık sokakta yıkıldığımı görmesine izin vereceğim son kişi bile değildi o.

Arkamı dönüp o karanlık sokakta hızla uzaklaşmaya çalıştığım o salisede, bileğimi yakalayan o sert ve ani parmaklar adeta bedenimi zemine çiviledi. Kendimi kurtarmak için hamle bile edemeden, güçlü bir çekişle göğsüne çarptım; nefesim kesildi. Aradaki o güvenli mesafe bir anda yok olmuştu. Fazlasıyla, nefesini tenimde hissedebileceğim kadar yakındık.

Gözlerim öfkeyle parlayarak başımı yukarı kaldırdığımda, onun da koyu renkli gözlerinde o inatçı duvarların yıkıldığını, yerini derin bir pişmanlığa bıraktığını gördüm. Çene kasları gerilmişti, yüzündeki o her zamanki kibirli maske tamamen düşmüştü.

"Özür dilerim," dedi; sesi, az önceki o buz gibi ve iğneleyici tonundan eser kalmayacak kadar yumuşak, neredeyse yalvarır gibi döküldü dudaklarından. Gözlerimin içine bakarak içindeki o hatayı telafi etmeye çalışıyordu ama kalbimi paramparça ettikten sonra dökülen o özür damlaları kurak toprağa düşen yağmur gibiydi; artık neya yarardı ki?

Öfkem, gururumu koruma kalkanım olmuştu. "İstemez," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. "Benden uzak dur!"

Ondan kurtulmak, o boğucu yakınlığından kaçıp gitmek için kollarımı itip geriye doğru hamle yaptım ama o, bedenimi çelikten bir mengene gibi sarmalamış, bırakmaya niyetli olmadığını gösteren bir inatla beni kendine daha da çok çekti. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.

"Bırak ya!" dedim; sesimi istem dışı alçaltmak zorunda kalmıştım. Eğer sesimiz biraz daha yükselse, evden buraya kadar sızabilecek en ufak bir gürültü ailelerimizin dikkatini çekerdi ve o an, o kapının önünde karşılaşacağımız manzara ikimiz için de tam anlamıyla bir kıyamet olurdu. "Duyacaklar, bırak beni!"

Alaz, isyankâr çırpınışlarımı umursamayarak eğildi ve o koyu bakışlarını doğrudan gözlerimin ta içine mıhlayarak cümlesini tamamladı. "Nefret ettiğim her hareketinin aslında kendine ne kadar büyük bir zarar verdiğini gördüğüm içindi o söylediklerim." O an, içimdeki o kopmak üzere olan kıyamet yerini dipsiz bir sessizliğe bıraktı. Göğsümdeki o vahşi vuruşlarla atan kalp, sanki bir anlığına durdu; nefes almayı unuttum.

"Ne?" dedim, sesim ince bir fısıltıdan ibaretti. Alaz, yutkundu; o gururlu adamın gözlerindeki o savunmasız parıltıyı ilk kez bu kadar net görüyordum. Çabucak toparlanmaya çalışarak gözlerini benden kaçırdı, "Yanlış anlama sakın, farklı bir anlamda demiyorum," dedi hızla, hafifçe boğazını temizleyerek. "Çocukluğumuzdan beri yan yanayız ya... Alışkanlık işte, o yüzden."

Açıklama yaparken düştüğü o sevimli çelişki, içimdeki bütün o buzları eritmeye yetmişti. Dudaklarımda inatla saklamaya çalıştığım o gülümseme, aniden serbest kalarak yüzüme yayıldı. İçimdeki o hırslı kız çocuğu bir anda uçup gitmişti.

Yavaşça gevşeyen parmakları bileğimi serbest bıraktığında, geriye çekilmek yerine ellerimi yukarı kaldırdım ve parmaklarımı onun siyah saçlarının arasına, ensesinde şefkatle birleştirdim. Aramızdaki o mesafe tamamen yok olmuşken, yüzündeki o şaşkın ifadeye karşı gözlerimin içindeki o muzip parıltıyla yukarı baktım.

"Yemek yemeye gidebiliriz, ego abidesi," dedim, sesimdeki o yumuşak ve tatlı tınıyla gülümseyerek.
Hâlâ fazlasıyla yakındık; o kadar yakın ki, nefesi doğrudan dudaklarımın üzerine çarpıyordu. Ve fark ettim ki, o koyu renkli gözleri benim cümlelerimden ziyade, sürekli olarak aşağı kayıp dudaklarımın üzerinde oyalanıyor, ardından hızla gözlerime geri tırmanıyordu. Bu tehlikeli yakınlık zihnimi uyuştururken, elleri yavaşça, tereddütlü ama kararlı bir hareketle belimin çukurunda birleşti; parmakları tenimi ısıtarak sırtımı kendine doğru biraz daha yasladı.

Alaz, yüzündeki o dayanıksız sırıtışla başını hafifçe yana eğdi ve sesini, gecenin serinliğinde eritip kulaklarıma damlatan o kadife tonuna bürüdü.

"Gidelim, prenses."