6. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKSUSTURULAN KALP
Bölümler 10Şu an: SUSTURULAN KALP
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
PİNHANİ - BENİ SEN İNANDIR
🏀🏀🏀
Sokak lambalarının sarımtırak ve soluk ışığı altında, mahallenin o sessiz, huzurlu ve yaprak hışırtılı yollarından yavaş yavaş bizim sitenin devasa giriş kapısına doğru yürüyorduk. Alaz'ın parmakları parmaklarıma hâlâ sımsıkı kenetlenmişti; o gün okul bahçesinde üzerime yürüyen, o demir gibi sert ve kavgacı adamdan eser kalmamıştı sanki. Ellerimiz birbirine adeta mühürlenmişti, tenim tenine yaslandıkça içimdeki o fırtınalı deniz duruluyor, dalgalar yavaş yavaş kıyıya vuran bir melodi gibi sessizleşiyordu.
İçimden bir ses, bu yürüyüşün hiç bitmemesini, bu sokağın sonunun asla gelmemesini diliyordu. Onunla hep böyle, o bitmek bilmeyen kavgalar, sert tartışmalar ve kırıcı sözler olmadan, sadece yan yana yürüyerek, birbirimizin nefesini hissederek zaman geçirmek ne kadar da güzel olurdu. O bana inanılmaz derecede iyi geliyordu; ruhumun o en karanlık, annemin o zehirli ve keskin sözleriyle her gün biraz daha yara alan, kanayan köşelerine adeta şifalı bir merhem gibi sürülüyordu. Kalbim, onun yanındayken ilk defa bu kadar rahat, bu kadar huzurlu atıyordu. İçimde, o eve adım atana kadar beni boğan o korku dalgasından eser kalmamıştı. Biliyordum ki başıma ne gelirse gelsin, o yanımdaydı ve ne pahasına olursa olsun beni korumak için dünyayı karşısına almaktan çekinmezdi. O bana resmen nefes aldırıyordu. Aslında garip ve bir o kadar da tatlı olan şuydu ki; onunla atışırken, birbirimize laf sokarken bile içten içe mutlu oluyordum. Çünkü o didişmeler bile bizim aramızdaki o görünmez bağı, o kopmaz halatı ilmek ilmek dokuyordu.
Nihayet sitenin o görkemli ferforje kapısının önüne, bizim evin hemen merdivenlerinin dibine vardığımızda adımlarımız kendiliğinden kesildi. Alaz durdu, yüzünü tamamen bana dönüp o koyu renkli, içinde bütün bir geceyi ve fırtınaları barındıran gözlerini gözlerimin ta içine dikti.
"Bizimkiler çoktan eve geçmişlerdir" dedi yumuşak, kollayıcı bir ses tonuyla; parmakları hâlâ elimi bırakmamakta direniyordu. "O yüzden bu saatten sonra içeriye girmeyeyim. Biraz sen de dinlenmiş olursun"
Kalbim onun bu inceliği, durumu kavrayıp beni düşünmesi karşısında bir kez daha erirken, yüzüme yayılan o tatlı tebessümle başımı hak verircesine salladım. "Nasıl istersen öyle olsun," dedim anlayışla.
Ama ellerimiz... Sanki birbirimize tutunmaktan başka bir şey bilmezmiş gibi hâlâ birbirinden ayrılmıyordu; avuç içlerimiz birbirine sıcak, kopmak bilmeyen bir aidiyetle yaslanmıştı.
Alaz, derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi ve, "Yarın okulda görüşürüz o zaman," dedi.
O cümle kulaklarıma dolduğu an, içimde minik, sızlayan bir boşluk belirdi; gitmesini, ellerimizin birbirinden kopmasını hiç ama hiç istemiyordum. Ama mantığım, babalarımızın içeride olduğunu ve bu durumun fazla uzamasının hem benim hem de onun için riskli olabileceğini acı bir şekilde hatırlatıyordu.
"Görüşürüz," dedim, sesimdeki o hafif burukluğu ve hüzünlü tınıyı gizlemeye çalışarak gülümsemeye devam ederken. Ve nihayet, o an gelip çatmıştı; parmakları yavaş yavaş parmaklarımın arasından kayıp gitti. Tenimdeki o sıcaklık aniden çekildiğinde, etrafı saran gece ayazı birden tenime iğneler gibi batmaya başladı.
Alaz, ellerini siyah deri ceketinin ceplerine sokup hafifçe geri çekilirken, "Eve gir hadi, daha fazla geç kalma," dedi emir kipi ama içinde bin bir ton şefkat barındıran o tok sesiyle.
Ben ise hemen binanın merdivenlerine yönelmek yerine olduğum yerde kaldım, ellerimi göğsümde kavuşturup ona bakarak, "Evin önündeyim zaten, sen git ben girerim," diye itiraz ettim, hafifçe kaşlarımı çatarak.
O ise başını iki yana sallayıp tek bir adım bile atmadı. "Olmaz öyle şey, hadi gir içeriye," dedi, o inatçı tavrını yeniden takınarak.
Çok iyi biliyordum ki ben içeri girip kapıyı kapatana kadar o buradan bir yere ayrılmayacaktı; o inatçılığı karşısında yenileceğimi kabullenerek hafifçe iç çektim ve gülümsedim.
"Ben gideyim o zaman, uzatmayalım," dedim.
Yavaş adımlarla binanın mermer merdivenlerini tırmanıp o ağır ahşap dış kapının önüne geldim. Çantamdan anahtarımı çıkarıp kapıyı araladım ve içeriye tek bir adım atmadan önce arkama, sokağa doğru son bir kez baktım.
Oradaydı; elleri ceketinin cebinde, karanlığın içinde hâlâ dimdik dikilmiş, benim güvenle ve sağ salim içeri girdiğimden emin olana kadar kıpırdanmadan bekliyordu. İçimdeki o sızı yerini devasa bir sıcaklığa bırakırken, sesimi sokağın o sessizliğinde yankılanacak kadar ama sadece onun duyabileceği net bir tonla yükselttim.
"Eve varınca mutlaka mesaj at!" Alaz, karanlığın ve loş lambanın altında başını onaylarca yavaşça salladı. Ben de arkama bir kez daha bakmadan, kalbimde onun bıraktığı o eşsiz hafiflikle kapıyı aralayıp içeriye adım attım ve kapıyı sessizce kapattım.
Ağır adımlarla merdivenleri tırmanıp odama ulaştım; kapıyı aralayıp içeri girdiğim gibi arkamdan kilitleme zahmetine bile katlanmadan doğrudan dolabıma yöneldim. Üzerimdeki o günün bütün kâbusunu, o tozlu ve kirli kıyafetleri öfkeyle üzerimden sıyırıp atarak yumuşak, pamuklu pijamalarımı geçirdim üstüme. Yatağımın o serin ve tanıdık yorganının altına kendimi bıraktığım an, içimdeki o yorgunluk dalgası bütün bedenimi teslim aldı. Tam gözlerimi kapatıp o huzurlu sessizliğe teslim olacağım sırada, komodinin üzerindeki telefonumun o keskin titreşimi odayı doldurdu. Hızla uzanıp telefonu elime aldım; kilidi açtığımda bildirimin Alaz'dan geldiğini gördüm.
"Evdeyim, merak etme," yazmıştı ilk mesajında. Dudaklarımda istemsizce yayılan o tatlı tebessümle mesajını okurken, hemen ardından ikinci bir bildirim daha düştü ekrana.
"İyi geceler, prenses." Kalbim göğsümde neşeyle çırpınırken, parmaklarım hızla klavyede hareket etti. Hiç vakit kaybetmeden cevabımı yazdım.
"İyi geceler, ego abidesi." Telefonu sessize alıp yastığın altına koyduktan sonra gözlerimi kapattım; ilk defa, bu evin duvarları arasında uykuya dalarken içimde zerre kadar korku yoktu. Zihnimin en güzel köşesine onun o son bakışını kazıyarak derin bir uykuya bıraktım kendimi.
Sabahın o serin ve huzurlu sessizliği, odamın camından süzülen hafif güneş ışığıyla dağılırken, kapımın aralığından kulağıma çalınan o tanıdık sesle irkildim.
"Bade, uyan kızım, hadi geç kalacaksın," diyen babamın o yumuşak ve kollayıcı sesi evin içinde yankılandı.
Yorganı başıma kadar çekip rahatımı bozmamaya çalışarak, "Beş dakika daha lütfen babacım," diye sızlandım, uykunun o tatlı kollarından kopmak istemeyen çocuksu bir ses tonuyla.
Babam, odama kadar adımlayıp yatağımın kenarına ilişti; saçlarımı şefkatle okşayarak, "Olmaz güzelim, hadi uyan bakalım, okulun var," dedi sevecen bir sesle.
Gözlerimi ağır hareketlerle aralayıp başımı yastıktan kaldırdım ve karşımda duran babamın o sıcak, dünyalara bedel gülümsemesine baktım. İçimdeki bütün o dünkü kabusların gölgesi, onun bu sabahki koruyucu varlığıyla bir anda silinip gitmişti.
Babam bunu fark etmiş gibi memnuniyetle başını sallayıp, "Aferin benim kızıma, bak nasıl da söz dinliyor," dedi gururlu bir babacan tavırla.
Yüzüme anında en tatlı, en samimi gülümsemem yerleşti. Yataktan çevik bir hareketle ayağa kalkıp babama doğru adımladım ve yanağının üzerine minicik, sulu bir öpücük kondurdum. "Günaydın babacım," dedim neşeyle.
"Günaydın güzel kızım," dedi babam da sevgiyle gülümseyerek. "Hadi üzerini değiştir, aşağıya in de birlikte kahvaltı edelim, bekliyorum seni."
"Tamam babam, hemen geliyorum," diyerek onayladım onu. Babam odadan yavaş adımlarla çıkıp kapıyı aralık bırakırken, ben de vakit kaybetmeden banyonun yolunu tuttum.
Ilık ve ferahlatıcı suyun altında geçirdiğim yarım saatin ardından, tenimdeki dünkü günün bütün ağırlığını ve yorgunluğunu tamamen akıtıp banyodan çıktım. Dolabımın önünde durup o gıcık lise formalarımı üzerime geçirdim; saçlarımı hızlıca tarayıp aynadaki solgun ama dün geceye kıyasla kat kat canlı görünen yüzüme küçük bir bakış attım. Yatağın üzerine bıraktığım telefonumu elime alıp ekranı açtığım gibi, dün geceden beri içimde inatla beslediğim o heyecanla hemen klavyeye dokundum.
"Günaydın, ego abidesi," yazıp gönderdim.
Sanki telefonu elinde bekliyormuş gibi, mesajı ilettiğim an neredeyse saniyesinde ekran aydınlandı ve bildirim düştü.
"Günaydın, prenses," yazmıştı. Bu kısa cevabı okurken dudaklarımda istemsizce büyüyen o sersem gülümsemeyi durduramadım; kalbim göğsümde yine o tanıdık, tatlı çırpınışına başlamıştı bile. Telefonu ekranını kapatıp komodinin üzerine bırakarak odadan çıktım ve merdivenlerden aşağıya doğru seke seke indim.
Ancak holün mermerlerine adım attığım an, mutfaktan gelen o keskin ve uğursuz sesleri, annemin o buz gibi varlığını hissetmemle birlikte içimdeki bütün o neşe balonu bir anda sönüverdi. Onunla aynı masaya oturmak, o zehirli bakışlarını üzerimde hissetmek şu an ruhsal sağlığım için yapabileceğim en büyük intihar olurdu.
Salona ya da mutfağa yönelmek yerine hemen antrede duran ayakkabılarımı giymeye başladım; o sırada sesimi biraz yükselterek, "Baba, ben galiba biraz geç kalmışım, kahvaltıya kalamayacağım, okulda yerim bir şeyler!" diye seslendim.
Babamın şaşkın sesi mutfaktan yükselmeden önce ben çoktan kapıya ulaşmıştım. Hızla içeri girip babamın oturduğu yerden kalkmasına bile izin vermeden yanına koştum, yanağına aceleyle ama çok sevecen bir öpücük kondurup, "Görüşürüz baba!" diyerek arkama bile bakmadan dış kapıyı açıp kendimi sokağın o ferah sabah havasına attım.
Sabahın henüz tüm berraklığını üzerimizden atamadığı, hafif serin ve gri tonlu hırsını gökyüzünden silmeye çalışan soluk bir gün ışığının altında evin kapısından dışarı adım attım. Geniş sokakta rüzgarın kaldırıma savurduğu sonbahar yaprakları hafifçe hışırdıyordu. Görüş açımın tam orta yerinde duran, siyah boyası sabah nemiyle parlayan o tanıdık makam aracının önünde durdum. Şoför koltuğunda oturan, yüzü yılların ve yolların yorgun çizgileriyle donanmış Hasan abi, direksiyonu tutan nasırlı elleriyle hafifçe selam verir gibi başını salladı.
"Günaydın Hasan abi," dedim, sesim serin sabaha karışarak kaybolurken içimdeki o monoton okul gününün getirdiği bıkkınlığı gizlemeye çalışarak. Hasan abi, direksiyonu çevirirken yüzüne yayılan o baba şefkatiyle yumuşacık bir tebessüm yerleştirdi dudaklarına, "Günaydın kızım," diye karşılık verdi kalın, güven veren tınısıyla.
Hemen ardından metalik kapının kulpunu kavrayıp çektiğimde yayılan o tok klik sesi havada yankılandı; deri kokulu, dış dünyanın gürültüsünü ve soğuğunu tamamen kesen sığınak gibi arabanın arka koltuğuna sessizce kaydım. Kapıyı arkamdan kapattığım an dışarıdaki tüm sesler boğuk birer mırıltıya dönüştü. Hasan abi zaman kaybetmeden vites kolunu kavradı, motorun homurdanan derinden gelen sesi caddenin asfaltına yayıldı ve hızla yola koyulduk. Camdan dışarı akıp giden binalar, soluk yüzlü insanlar ve birbirini kovalayan trafik lambaları silik birer çizgiye dönüşürken, tekerleklerin ıslak yolla çıkardığı o monoton hışırtı içerideki sessizliği doldurdu.
Dakikalar sonra, şehrin kalabalığından sıyrılıp yüksek demir parmaklıklarıyla etrafındakilerden soyutlanmış okulun önüne geldiğimizde, araba sarsılarak durdu. Emniyet kemerini çözüp kapıyı iterek açtığımda yüzüme çarpan serin dış hava ciğerlerimi doldurdu. Ayaklarımı sert beton zemine bastım, kapıyı arkamdan örttüm.
Bahçenin ferah havasını arkamda bırakıp okulun o gürültülü ve hareketli girişine yöneldim. Tam merdivenlere yöneliyordum ki, kalabalığın arasında gözlerime inanamayacak şekilde bana doğru bakan o tanıdık silueti gördüm.
Ece, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini sonuna kadar açmış ve en yakın arkadaşını sorgulamaya hazine bir dedektif gibi dikilmişti karşımda. Onu görür görmez yüzümde kocaman bir gülümseme belirmişti ama o, bu neşeli hâlimi zerre takmayacak kadar büyük bir şokun içindeydi sanki. Adımlarımı hızlandırıp hemen yanına ulaştım.
"Günaydın kuzum," diyerek söze girecektim ki, Ece beni kolumdan tutup hemen köşedeki sakin bir kolonun dibine çekti. Yüzündeki o şaşkın ve bir o kadar da meraklı ifadelerle süzdü beni baştan aşağı.
"Bade," dedi, sesi hafifçe titreyen ama içinde bin bir tane soru barındıran bir tonla. "Sen dün okuldan sonra eve nasıl gittin, neler oldu Allah aşkına anlat bana her şeyi!"
Kaşlarım istemsizce çatıldı; başımı hafifçe yana eğip ona bakarken, "Nasıl yani, ne oldu ki?" dedim, zihnimde dünkü o fırtınalı olayları hızla tartarak. "Babamlar geldi, hallettik işte kapandı konu, neyini merak ediyorsun bu kadar?" Ece, sanki dünyanın en büyük sırrını açığa çıkarıyormuş gibi ellerini iki yana açtı ve o cümle döküldü dudaklarından.
"Kızım sen ne diyorsun ya? Alaz... Alaz sana mı aşık, deli misin nesin, bana neden anlatmadın bunları?!" O an, bütün okulun gürültüsü, kulaklarımda çınlayan o hareketli sesler birden bire kesildi aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Şaşkınlıktan gözlerim neredeyse yuvalarından fırlayacaktı, öylece kalakalmıştım. Karşımda duran arkadaşımın yüzüne bakarken, kanımın şakaklarıma doğru hızla hücum ettiğini hissettim.
"Ne alakası var be?!" diye çıkıştım, aniden yükselen sesimi bastırmaya çalışarak ama içimdeki o büyük panikle etrafa göz atmaktan da geri kalmayarak. "Hangi akla hizmet böyle saçma bir şey uyduruyorsun sen Allah aşkına? Sesini biraz alçalt, duyacaklar şimdi milleti başımıza toplayacaksın!"
Ece ise hiç oralı olmayıp daha da hırslandı ve gözlerini kıstı. "Kızım ben uydurmadım ki! Yemin ederim ben uydurmadım, şu an bütün okul bunu konuşuyor, herkes çalkalanıyor!"
"Ne? Bütün okul mu?" Dedim, sesimdeki o dehşet ve şaşkınlık dalgası okul koridorunda yankılanırken. İnanamıyordum; zihnim dün gece sokak lambasının altında geçen o huzurlu anları, bana tavuk pilav yedirişini, sarılışını tarırken bir anda bu dedikoduyla sarsılmıştı. Bu imkansızdı! Biz sadece... sadece o anlık o karanlıkta birbirimize sığınmıştık. Eğer Alaz bu saçmalığı duyarsa, dünyayı başımıza yıkardı; çünkü o, o kibirli ve kimseye boyun eğmeyen yapısıyla bu tarz maskaralıklara asla katlanamazdı.
Ece, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerindeki o amansız muhabir ışığıyla üzerime gelmeye devam ediyordu. "Kızım daha ne olsun? Dün gece mahalledeki o pilavcının orada seni kucağında taşıdığını, sokak ortasında el ele tutuştuğunuzu görenler olmuş. Biri çıkıp 'Alaz'ın sevgilisi var' diye yaymış, ortalık yıkılıyor! Siz sevgili misiniz, yoksa benden sakladığın devasa bir sırrın mı var?"
"Sevgili falan değiliz, saçmalama!" diye soludum, ellerimi inkar edercesine iki yana sallayarak. "Öyle bir şey yok, yemin ederim yanlış anlamışlar, biz sadece-" Daha cümlem dilimin ucundayken, kelimeler boğazımda düğümlendi.
Ansızın, sırtımdaki o sert dokunuşla kolumdan tutulduğum gibi etrafımda döndürüldüm. Kimin kime çarptığını, ne olduğunu anlayamadan kendimi o koyu renkli, öfkeden simsiyah kesilmiş bakışların tam merkezinde buldum. Alaz'dı. Karşımda, çene kasları gerilmiş, gözlerinden adeta ateş saçan bir öfkeyle dikiliyordu. Tenindeki o dünkü sıcaklıktan, o yumuşak adamdan eser kalmamıştı; karşımda tamamen yabancı, buz gibi bir yabani duruyordu.
Okulun kalabalık koridoru bir anda çıt çıkmayacak kadar sessizleşmişti; herkes bize bakıyordu. Alaz, dişlerinin arasından sızan o buz gibi, zehir zemberek sesle doğrudan yüzüme çarptı. "Sen mi yaydın bu dedikoduyu?"
Şoktan nefesim kesildi; kalbim göğsümde adeta bir çekiç gibi çarpmaya başladı. "Ben... ben ne yayması? Ben yapmadım, yemin ederim haberim bile yok!" dedim, sesimdeki o titreklığı ve haksızlığa uğramış olmanın verdiği paniği gizleyemeyerek. Gözlerinden akan o öfke, beni delik deşik ediyordu; benden şüpheleniyordu. Hayatımda en son isteyeceğim şey bile olamazdı bu.
Alaz, acımasız bir alayla güldü ama bu gülüşte neşe değil, saf bir nefret vardı. "Yalan söylemeyi kes," dedi, her kelimesi ruhuma saplanan zehirli birer ok gibiydi. "Bilerek dün gece benim vicdanımla oynadın, değil mi? Sırf o sokak ortasında bana mecbur kaldığını göstermek, okulda popülerliğini artırmak ya da adımı benimle birlikte anarak havaya girmek için bu ucuz yalanı sen ortaya attın!"
"Alaz, hayır! Yemin ederim ben böyle bir şey yapmadım, beni dinle!" diye hırsla öne atıldım, gözlerim dolmuştu ama o, elini havaya kaldırıp ona bir adım daha yaklaşmamı engelleyecek şekilde geri çekildi. Yüzündeki o küçümsenmeyecek ifadeyle beni baştan aşağı süzdü ve o cümle, hayatım boyunca duyduğum en acımasız tokat gibi yüzümde patladı.
"Ama şunu kafana sok ki, ben senin gibi şımarık, her adımda başa bela olan, ilgi manyağı birine asla aşık olmam. Sen... sen sevilecek biri bile değilsin." Söylediği o son kelime, içimdeki her şeyi, dünden beri kurduğum o incecik köprüleri, o masum umutları tek bir hamleyle paramparça etti. Gözyaşlarım isyankar bir şekilde göz pınarlarımdan süzülmeye başlarken, o arkasına bile bakmadan, kalabalığı yara yara hızla koridorun çıkışına doğru yürüyüp gitti. Ortada öylece, binlerce meraklı gözün ve utancın orta yerinde yapayalnız kalakalmıştım.
