9. bölüm / 10
SANA İNAT AŞKBEN HEP SENİ SEÇTİM
Bölümler 10Şu an: BEN HEP SENİ SEÇTİM
- 1 ŞIMARIK1.585 kelime
- 2 İNAT MESAFESİ1.807 kelime
- 3 MASKESİZ3.910 kelime
- 4 KALBE DÜŞEN AYAZ1.126 kelime
- 5 YANAĞINA KONAN BAHAR2.355 kelime
- 6 SUSTURULAN KALP2.304 kelime
- 7 GÜLMEK SANA YAKIŞIYOR2.133 kelime
- 8 KIRILDIĞIM YERDEN SEVDİN2.429 kelime
- 9 BEN HEP SENİ SEÇTİM2.749 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 BİR DOSTUN CENAZESİ2.965 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
PİNHANİ - DÜNYADAN UZAK
🏀🏀🏀
Kafamın içi, az önce Alaz'ın o güven veren şefkatli
kollarında bulduğum o devasa ve sığınaksı huzurun hemen ardından, zihnimin kapılarını zorlayan binlerce, hatta milyonlarca karmaşık soruyla bir anda dolmuştu. Ben neden bu kadar fazla, neye uğradığımı şaşırmış bir halde Alaz'a çekiliyordum? Onun bana bakışındaki o koyu gölge, kurduğu her bir cümle, sarılışındaki o sahiplenici sıcaklık neden ruhumdaki bütün buzları bir anda eritiyor, kalbimi göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi böylesine şiddetle yerinden oynatıyordu? Tüm bunların, bu garip, nefes kesici ve bir o kadar da ürkütücü hissin gerçek anlamı neydi?
Kesinlikle iyi değildim; zihnim tamamen kontrolden çıkmış, birbirine dolanan iplikler gibi düğüm düğüm olmuştu. Muhtemelen birkaç güne final sınavlarım olacaktı, bütün bu yoğun stres, panik ve zihinsel yorgunluk kesinlikle o yüzdendi; başka hiçbir mantıklı açıklaması olamazdı, değil mi? Zaten şurasında birkaç gün kalmıştı, nihayet liseyi bitiriyordum ve bu cehennemden, bu evden ve en önemlisi her an aklımı başımdan alıp beni darmadağın eden o adamdan, Alaz'dan nihayet kurtulacaktım. Umarım üniversite için bambaşka bir şehre, buralardan çok ama çok uzaklara giderdim de bu zihnimdeki dayanılmaz karmaşıklık, kalbimin o isyankar atışları bir an önce son bulurdu.
Tam bu düşünceler zihnimde vahşi atlar gibi koştururken, komodinin üzerinden gelen o keskin bildirim sesiyle yerimden sıçradım. İçimdeki o yoğun fırtınayı bastırmak, Alaz'ın bıraktığı o ağır kokuyu ve yoğun hisleri zihnimden silip atmak ister gibi aceleyle uzanıp telefonumu elime aldım ve ekrana baktım. Mesaj Deniz'dendi.
"Evinin önündeyim, aşağıya iner misin?" yazıyordu ekranda. Kaşlarım istemsizce, biriken öfkeyle birlikte derin bir çizgi halinde çatıldı; bu saatte, bana hiçbir şey söylemeden, haber vermeden kapımıza dayanması nereden çıkmıştı şimdi? Derin ve tir tir titreyen bir nefes alıp, ellerim klavyede hızla, "Geliyorum hemen," diye yazarak gönderdim.
Üzerimi değiştirmeye, kendimi toparlamaya bile gerek duymadan, odamdan dışarı fırlayıp merdivenleri hızla indim. Zihnimdeki o Alaz'a dair bütün yoğun, baş döndürücü soruları kafamın en arkasına itmeye çalışarak antreye ulaştım. Neden haber vermeden evime kadar gelmişti ki bu adam? Annemin o zehirli dili ya da babamın o sert bakışları bu saatte onu kapıda görse, başımıza yeni bir bela açmaktan, evde yeni bir fırtına koparmaktan başka işe yaramazdı.
Evin o ağır ahşap dış kapısını aralayıp serin bahçeye adım attığımda, Deniz'in karanlığın içinde sabırsızca dikildiğini gördüm. Hızlı ve öfkeli adımlarla hemen yanına ulaştım; yüzümdeki o sert, taviz vermeyen ve sorgulayan ifadeyle, "Neden geldin?" dedim, sesimi olabildiğince tekdüze, buz gibi mesafeli tutmaya çalışarak. Bana haber vermeden, sormadan öylece kapımıza dayanması bardağı taşıran son damla olmuştu.
Deniz, tavrımı, üzerimdeki o gerginliği ve sesimdeki o buz gibi tonu anında fark etmiş olacak ki, çenesini hırsla kasıp bana ters, imtina dolu bir bakış fırlattı. "Canım istedi, geldim; gelemez miyim?" dedi, en az benim kadar sinirli ve meydan okuyan bir tonda. Bu rahatlığı, bana hiçbir açıklama borçlu olmadığını düşünen o bencil tavrı sabrımı iyice tüketmişti; gözlerimi kısarak, bir adım öne atıldım.
"Gelemezsin," dedim, sesimdeki öfkeyi saklama gereği duymadan, zehir gibi akıtarak. "Bana haber vermeden, izin almadan öylece kapıma gelemezsin, Deniz. Burası yol geçen halı değil!"
Deniz, bu ani ve sert çıkışım karşısında alayla, sinirli bir gülüş fırlattı ama bu gülüşün altında yatan o kıskanç, sahiplenici ve öfkeli tını kulak tırmalayacak kadar netti. Hızla öne atılıp aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak, "Neden gelemiyorum ya?" diye kükredi; ses tonu az önceki halinden çok daha sert, çok daha kışkırtıcı çıkıyordu. "Alaz dilediği gibi kapına gelebiliyor, hayatının tam ortasında sanki sahibiymiş gibi mafyacılık oynayabiliyor ama ben gelince mi batıyor gözüne? Alaz'a her şey serbest de, o her istediğinde buradayken ben gelince neden suçlu oluyorum? Alaz gelebiliyor da ben neden gelemiyorum, Bade? Söylesene!"
Kelimenin tam anlamıyla buz kesmiştim. Karşımda duran, gözlerinde hırs, kibir ve hastalıklı bir sahiplenmeden başka hiçbir şey barındırmayan bu adamın tavırları, içimdeki o sabır kasasını tek bir hamleyle paramparça etmişti. Göğsüm hızla inip kalkarken, gözlerimi bir saniye bile kırpmadan doğrudan o nefret dolu gözlerine diktim; içimdeki bütün o öfke, zehirli bir sarmaşık gibi bütün bedenimi sarmıştı.
"O gelebilir, evet," dedim, sesimdeki o zehirli ve keskin ton sokağın o soğuk sessizliğinde bir bıçak gibi yankılanırken. "Çünkü o benim çocukluk arkadaşım, ailelerimiz yıllardır birbirini tanıyor, biliyor! Sen benim neyimsin ha? Hiçbir şeyim! Sadece hayatıma izinsiz burnunu sokmaktan, her adımımı kısıtlamaktan başka bir şey yapmayan bir yabancısın sen, o kadar! O yüzden bir daha bana sormadan, haber vermeden öylece kapıma gelecek olursan senin için gerçekten hiç ama hiç iyi şeyler olmaz; bunu o kafana iyice sok!" Sözlerimi bitirdiğim gibi arkamı döndüm; bir saniye bile daha onun o iğrenç, tahammül edilmez yüzünü görmek istemezcesine evimize doğru bir adım attım ki, bileğime binen o ani, acımasız ve ezici baskıyla olduğum yerde mıhlanıp kaldım.
Deniz, öfkeden deliye dönmüş, kontrolden çıkmış bir halde kolumdan yakaladığı gibi beni sertçe kendine çevirdi ve gitmeme kesinlikle izin vermedi. "Seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun, değil mi Bade?" dedi; sesi dışarıdan fısıltı gibi çıksa da içinde barındırdığı o tehlikeli tını, o karanlık hırs tüylerimi ürpertiyordu. Kolumu parmaklarının arasında öyle bir mengene gibi sıkıyordu ki, kemiklerimin ezildiğini, taze derimin alev alev yandığını hissettim.
Canım yanıyordu; bileğimden yayılan o keskin acı nefesimi kesiyor, gözlerimin dolmasına, hınçla açılmasına neden oluyordu. "Canımı yakıyorsun, bırak!" dedim, sesimdeki o titrekliği ve çaresizliği gizleyemeyerek.
O ise yüzündeki o çarpık, acı dolu, zihnen dengesiz olduğunu bağıran o saplantılı gülümsemeyle kolumu biraz daha sıktı. "Yansın canın," dedi, gözlerinde adeta bir deli ateşi parlıyorken. "Benimki senin yüzünden yandığına göre, senin de o kalbin cayır cayır yansın! Sen benim olacaksın, duyuyor musun beni? Başkasının olmana asla izin vermem!"
Beni sevdiğini, bana aşık olduğunu iddia ediyordu ama daha kelimeleri ağzından çıkarken canımın yanmasına, tenimin acımasına göz yumuyor, hatta bundan sadist bir zevk alıyordu. Bu sevgi değildi; bu olsa olsa hastalıklı, bencil bir sahiplenme, ruhumu boğmaya çalışan demir parmaklıklı bir kafesti. İnsan, gerçekten sevdiği bir insanın canını yakmaya kıyamazdı; onun bu yaptığı, sevgiden fersah fersah uzaktı, saf bir esaret arzusuydu. Gözlerini öfkeyle üzerime dikip, dişlerinin arasından tıslayarak asıl zehrini kustu.
"Sen o itle sevgili misin, Bade? Söylesene, o herifle aranızda tam olarak ne var? Dün sokak ortasında seni kucağında taşıdığı, ellerini tuttular dedikleri o herif o mu?! Cevap ver bana!" O an içimdeki o son nefis kırıntısı da öfkeyle kül olup gitti. Alaz'a söylediği o çirkin hakaret, bardağı taşıran son damla olmaktan öte, ruhuma sıkılan bir kurşundu.
"Sen kime it diyorsun, şerefsiz?!" diye kükredim, sesimdeki o şiddetli öfkeyle bütün sokağı inletirken. "Asıl it olan sensin! Kendini ne zannediyorsun sen, hangi hakla bana hesap soruyorsun? Ayrıca bu seni hiç ilgilendirmez, sana ne! Sen benim hiçbir şeyimsin duydun mu? Hiçbir şeyim! Sen beni seviyor olabilirsin, kendi kafanda kurduğun o hastalıklı, saplantılı dünyada buna inanmış olabilirsin ama ben seni sevmiyorum! Sevmiyorum, anlıyor musun, senden nefret ediyorum!"
Yüzüne tükürür gibi söylediğim bu sert kelimeler karşısında Deniz'in gözleri şaşkınlıkla, inkârla ve daha büyük, kontrol edilemez bir öfkeyle açıldı ama artık umurumda bile değildi. İçimde ona karşı geçmişten kalan o en ufak acıma hissi bile buharlaşıp uçmuştu. Böyle ruh hastası, sınır tanımayan bir adamın etrafımda dolaşmasına, hayatıma bu kadar müdahale etmesine izin verdiğim için kendimden nefret ediyordum. Onu hayatımın ilk gününden itibaren, o okul kapısından içeri adım attığı andan beri kendimden fersah fersah uzak tutmalıydım; bu, hayatım boyunca yaptığım en büyük ve en aptalca hataydı.
Deniz'in dudaklarından sökülüp gelen o hastalıklı, her şeyi hak ediyormuş gibi bakan o kibirli ve saplantılı kelimeler zihnimi bulandırırken, yüzündeki o çarpık ifade midemi bulandırmaya yetmişti. Onun gözlerindeki o karanlık, sınır tanımayan deliliği ilk defa bu kadar net, bu kadar çıplak bir şekilde görüyordum ve bu, içimde buzdan bir elin kalbimi sıktığı hissini uyandırıyordu.
"Beni o kadar çok ilgilendirir ki, Bade," dedi; sesindeki o tırmalayıcı, sahiplenici tını kulak zarlarımı zorlayan bir çığlık gibi zihnimde yankılanıyordu. "Senin beni sevip sevmemen umurumda bile değil; ben seni seviyorsam, bu dünya için fazlasıyla yeterli. Sen bana zorunlusun artık, anlıyor musun? Benimsin sen... İster kendi rızanla, güzellikle, ister zorla; sonu hep aynı yere çıkacak, kaçışın yok!" Bu tehditkâr, gözü dönmüş bir zihnin ürünü olan korkunç sözler karşısında damarlarımda akan kanın donduğunu hissettim. İçimdeki o saf öfke, aniden yerini buz gibi bir dehşete bırakırken, dişlerimi sıkarak benden koparmaya çalıştığı kolumu daha da hırsla, bütün gücümle geriye çektim.
"Sen ancak rüyanda görürsün onu, seni psikopat herif!" diye haykırdım, sesimdeki bütün gücü, bütün nefreti ortaya koyarak. "Sen bir daha asla, hayatımın hiçbir saniyesinde benim yanıma yaklaşamayacaksın! Bırak kolumu, canımı yakıyorsun!" Onun o demir pençesinden kurtulmak için bütün bedenimle geriye doğru yükleniyor, bileğimi kurtarmak için çırpınıyordum ama o, bu çabalarımı zerre umursamayarak daha da sertleşiyor, tenimi ezerek bana karşı koyuyordu. Bileğimden kopacakmış gibi yayılan o keskin, zonklayan acı nefesimi keserken, o bir an bile duraksamadı.
"Bırakmam, yürü... Gel benimle," dedi; ve daha ne olduğunu anlayamadan, beni gövdesinin arkasından sokağın karanlığına, loş köşeye doğru çekiştirerek acımasızca sürüklemeye başladı. Ayaklarım mermer zeminde ve sert taşlarda kayıyor, dengemi korumakta zorlanırken dizlerimdeki o henüz taze olan sıyrıklar yeniden sızlamaya başlıyordu. "Bırak! Gitmek istemiyorum seninle, bırak!" diye yalvarır gibi ama öfkeyle haykırdım, panikle çırpınarak.
O ise pişkin, her şeyi elinde tuttuğuna inanan o iğrenç sırıtışla, "İsteyip istemediğini sormadım sana!" dedi, sesini ferman okur gibi, sokaktaki herkes duyabilirmişçesine yükselterek. İçimi kaplayan o dehşet dalgası, artık kontrol edemeyeceğim, zihnimi tamamen ele geçiren bir boyuta ulaşmıştı. Alaz'ın o gün okulda ve daha önce söylediği her şeyde ne kadar haklı olduğunu, Deniz'in bana her an, her saniye fiziksel ve ruhsal olarak zarar verebilecek tehlikeli bir bela olduğunu çok geç de olsa anlamıştım. Ben sadece Alaz'a olan o sinsi inat yüzünden, annemin evdeki o baskılarına ve kendi aptallığıma karşı bir kalkan olsun diye bu adamı etrafımda tutmuş, onunla görüşmeye devam etmiştim. Ne kadar büyük, ne kadar affedilmez bir hata yaptığımı, şimdi bu sokak ortasında kollarım ezilirken çok daha acı bir şekilde yüzüme vuruluyordu; şimdi ise kendi ellerimle hazırladığım bu tuzağın cezasını en ağır şekilde çekiyordum. Deniz beni karanlığa doğru zorla çekiştirmeye devam ederken, sesimi sokağın inleyeceği, camları titretecek kadar yüksek bir tona ulaştırıp bütün gücümle çığlık attım.
"Yardım edin! Lütfen biri yardım etsin!" Deniz, çaresizce sağa sola savrulan çırpınışlarımdan ve haykırışlarımdan rahatsız olmak bir yana, yüzündeki o sapkın eğlenceyle daha da keyiflendi. Gözlerini üzerime dikip alayla güldü.
"Bağır, güzelim... Daha fazla bağırsana bakalım, bu saatte, bu karanlıkta kim gelip seni kurtaracak, kim yardım edecek sana?"
İçimdeki o bütün direnç kırılmış, sesim korkudan ve çaresizlikten tamamen çatlamıştı. "Yardım edin..." diye fısıldadım bir kez daha, gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakarken. Lütfen, ne olur biri yardım etsin artık; bu kabustan uyanmak istiyordum.
Tam o an, Deniz'in bileğimi mengene gibi sıkan parmaklarının üzerine binen başka bir eli hissettim. O el, öylesine net ve karşı konulmaz bir hırsla Deniz'in elini bileğimden söküp attı ki, saniyesinde o demir pençeden kurtulmuştum. Biri beni bu cehennemden çekip almıştı. Nefes nefese başımı hızla yana çevirdiğimde, sokak lambasının o sarı ve soluk ışığı altında o silueti gördüm; Alaz'dı.
Yüz hatları gerilmiş, çene kasları öfkeden seğiriyordu; hayatımda hiç görmediğim kadar, korkunç bir öfkenin esiri olmuştu. Gözlerindeki o koyu renkli ateş, karşısındakini canlı canlı yakabilecek kadar şiddetliydi. Beni bir hamlede Deniz'in elinden kurtarıp anında kendi arkasına aldı; korumacı bir duvar gibi dikildi önüme. Deniz daha ne olduğunu anlayamadan, Alaz bir elini onun ceketinin yakasına geçirip zehirli bir yılan hırsıyla çekti ve doğrudan yüzünün ortasına sert bir kafa attı. Kemiklerin çarpışma sesi sokağın sessizliğinde yankılanırken, Deniz neye uğradığını şaşırarak geriye doğru savruldu ve mermer zemine ağır bir çuval gibi yığılıp kaldı.
Alaz, saniyeler içinde yerde can çekişen adama bakmayı kesip aniden arkasını döndü ve gözleri doğrudan kolumla buluştu. Deniz'in parmaklarının bastığı o narin tenim saniyeler içinde kıpkırmızı kesilmiş, hatta morarmaya yüz tutmuştu. Gözlerindeki o öfke dalgası bir anlığına yerini derin bir sızıya bıraktı; elleri titreyerek koluma uzandı ama incitmekten korkar gibi dokundu. "İyi misin, güzelim?" dedi, sesindeki o öfkeli ton aniden yumuşamış, yerini sadece bana adanmış derin bir endişeye ve şefkate bırakmıştı.
İçimdeki o bütün korku barajı yıkıldı; ellerimi onun göğsüne yaslayıp kollarımı boynuna dolayarak sımsıkı sarıldım. "İyi ki geldin..." dedim, hıçkırıklarımın arasında boğulan titrek sesimle. Çok fazla korkmuştum, ilk defa birinin varlığına bu kadar çok ihtiyaç duyuyordum. Alaz, kollarını belime sarıp beni gövdesine mühürler gibi sımsıkı sardı; öteki eli saçlarımın arasında gezinirken, kulağımın hemen yanında o güven veren tok sesiyle fısıldadı.
"Korkma, geçti güzelim... Buradayım işte, kimse sana bir daha asla dokunamaz, kimse bir şey yapamaz sana." O güvenli göğsünde soluklanırken, elleri belimde kalmaya devam ederken yavaşça başını kaldırdı ve hâlâ yerde kendine gelmeye çalışan Deniz'e çevirdi bakışlarını. Sesindeki o buz gibi, ölümcül netlik geceyi ikiye böldü.
"Bir daha... Seni bu kızın yanında, mahallesinde ya da gözümün görebileceği herhangi bir yerde görürsem, yemin ederim seni bu sokaktan canlı çıkarmam, öldürürüm seni!" Bir adım atıp yerde yatan adamın üzerine doğru eğildi; sesini biraz daha alçalttı ama her kelimesini birer mermi gibi zihnine kazıdı.
"Uzak duracaksın. Bundan sonra onun adını bile anmayacaksın. Gözünün ucuyla bile bakmayacaksın, duyuyor musun beni? Bir daha bu hatayı yaparsan, nefes almanı bile yasaklarım." Deniz, yüzüne yediği o sert darbenin etkisiyle sarsılarak, üstündeki tozu siler gibi ağır hareketlerle yerden kalktı. Dudağının kenarından sızan küçük kan damlasını baş parmağıyla silerken, gözlerindeki o hırslı ve kin dolu ifade bir an olsun sönmemişti. Başını kaldırıp doğrudan bana baktı; sesindeki o zehirli fısıltı sokak lambasının sarı ışığında yankılandı.
"Demek öyle, Bade..." dedi, acı bir tebessümle sırıtarak. "Beni değil, arkasından ağladığın, seni hırpalayan o adamı seçiyorsun. Benim yerime onu seçiyorsun, öyle mi?" Alaz, bu kez kendini tutamayarak ileriye doğru bir adım attı; gözlerindeki o tehlikeli ateş yeniden alevlenirken sesini öyle bir yükseltti ki, sokak adeta inledi.
"Lan, sana o leş sesini kesip buradan defolup gideceksin diyorum! Hâlâ konuşuyor musun?"
Gözlerim, Deniz'in o yüzündeki sapkın ve her şeyi mahvetmeye yemin etmiş ifadesinden ayrılamıyordu. İçimdeki o huzur, aniden tepeme binen kara bulutlarla yerle bir olurken, titreyen ellerimi birbirine kenetledim. Alaz'ın arkasından başımı çıkarıp, bütün o korkuyu bir kenara iterek doğrudan Deniz'e baktım ve net, ama bir o kadar da sarsak bir sesle fısıldadım.
"Ben çocukluğumdan bugüne kadar zaten Alaz'ı seçtim... Sen hiç var olmamıştın ki." Deniz, bu sözlerim karşısında bir an sarsılır gibi oldu ama hemen ardından yüzüne o, içimi ürperten, her şeyi ateşe verecek olan o iğrenç sırıtış yeniden yaylandı. Başını iki yana sallayıp alayla güldü.
"Öyle mi?" dedi, sesini hafifçe alçaltarak ama her kelimesini bir zehir gibi zihnime akıtarak. "Sen her zaman onun seni seçmesini istersin ama hayatın boyunca kimsesiz kalmaya mahkûmsun, farkında mısın? Sen sevdiklerinle mutlu olacaksın, peki ya kaybeden hep ben olacağım, öyle mi? Madem ben kaybediyorum, madem seninle olamıyorum... O zaman senin de canını yakayım, senin de o dünyanı başına yıkayım!"
Olduğum yerde kalakaldım; nefesim boğazımda düğümlendi. "Ne saçmalıyorsun sen?" dedim, sesimdeki o titreyen korkuyu saklayamayarak.
Deniz, sanki birazdan söyleyeceği şeyin bende yaratacağı yıkımı önceden tatmak ister gibi duraksadı ve o zehirli bombayı bıraktı.
"Sence o okulda hakkınızda çıkan, bütün o koridorlarda dilden dile dolaşan o sevgili olma dedikodusunu kim yaydı zannediyorsun? Kimin parmağı vardı o işte, hiç düşündün mü?" Kanımın çekildiğini, ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissettim. Alaz aniden gerildi; kollarını korumacı bir refleksle etrafıma daha sıkı doladı ama gözleri Deniz'e kilitlenmişti. Yavaşça Alaz'ın o güven veren göğsünden ayrıldım, gözlerim dolmuş bir halde doğrudan Deniz'e baktım. Nefesim daralırken, kelimeler boğazımdan sökülürcesine çıktı.
"Kim yaydı?" dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık ve titrekti. "Kim yaptı bunu?" Deniz, bu yıkımı izlemekten zevk alır gibi keyifle gülümsedi.
"O çok güvendiğin, sırlarını paylaştığın o yakın arkadaşın... Ece," dedi, acımasızca. "O senin gerçek arkadaşın bile değil lan, hiç olmadı. Başından beri sana sadece Alaz'a ulaşabilmek için, onu elde edebilmek için yanaştı. O dedikoduyu bizzat kendisi yayarak hem senin adını lekeledi hem de seni ondan uzaklaştırıp aranıza duvar örecekti. Ama zavallı Bade, sen hâlâ dostluk masallarıyla uyumaya devam et!" Kulaklarım uğulduyordu. Ece... Her şeyimi paylaştığım, acılı tatlılı günümde yanımda olan, kardeşim dediğim o kız... Bana ihanet mi etmişti? Beni hiç mi arkadaşı olarak görmemişti? Bütün o sarılmalar, o dertleşmeler, o gözyaşları yalan mıydı yani? İçimde bir yerlerin koptuğunu, ruhumun en derin köklerinden söküldüğünü hissettim. Bu hayatta herkes mi beni sırtımdan bıçaklamak zorundaydı? Deniz, söylediklerinin yarattığı yıkımı yüzümde görünce tatmin olmuş bir şekilde başını salladı.
"Görüyor musun?" dedi, kahkahaya benzer alaycı bir sesle arkasını dönmeye başlarken. "Seni gerçekten seven kimse yok, farkında mısın? Herkesin seninle ilgili bir çıkarı var, herkes seni kendi menfaati için seviyor ya da kullanıyor. Sevgi diye bir şey yok, Bade!" Arkasını döndü ve karanlığın içine doğru, ardında kocaman bir enkaz bırakarak yavaşça uzaklaştı. Olduğum yerde taş kesilmiş gibi kalakalmışken, Ece'nin o tatlı gülen yüzü zihnimde bir kabus gibi çakılıp kaldı. Gözyaşlarım artık durduramayacağım bir sel gibi yanaklarımdan aşağı boşalıyordu. Dünyanın etrafımda döndüğünü, nefes alamadığımı hissettiğim o saniyede, Alaz'ın kolları yeniden etrafımı sardı. Beni kendine çekti, başımı kendi geniş, sıcak göğsüne yaslayıp o kırık ve titreyen bedenimi sımsıkı sarmaladı. Elleri saçlarımda nazikçe gezinirken, kulağımın hemen yanında o tok, dünyadaki bütün yalanları silecek kadar güçlü ve net sesiyle fısıldadı.
"Dinleme onu, güzelim... Sakın kulak asma o şerefsizin söylediklerine," dedi, öperek başımı göğsüne bastırırken. "Seni seviyorum, Bade... Yemin ederim ki çıkarsız, hesapsız, bu dünyadaki her şeyden çok seviyorum seni. Kim ne derse desin, ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
