SANA İNAT AŞK kitap kapağı

10. bölüm / 10

SANA İNAT AŞK

BİR DOSTUN CENAZESİ

Vaveyla Yazarı: Natavan Sadiqova

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: BİR DOSTUN CENAZESİ

CEM ADRİAN - KÜL

🏀🏀🏀

Kalbim, göğüs kafesimin içinde sanki binlerce keskin cam kırığına bölünmüş gibi, nefes aldıkça her bir köşemi acıtan derin bir sızıyla kasılıyordu. Hayatımın en büyük yıkımlarından birini, en güvendiğim, en masum sandığım yerden yemiştim. Gözyaşlarım, artık durduramayacağım bir sel gibi yanaklarımdan aşağı sızarken, zihnimde Ece'nin o gülen yüzü, bana sarılıp dertleştiğimiz anlar birer kabus gibi dönüp duruyordu. Meğer o yakınlık, o dostluk dediğimiz şey baştan sona bir yalandan ibaretmiş. Yanımda birinin olduğunu, bu dünyada tamamen yalnız olmadığımı, birinin beni gerçekten bir arkadaş, bir yoldaş olarak sevdiğini düşünmüştüm ama ne büyük, ne acı bir yanılgıdaymışım meğer. Beni sadece kullanmış; kendi hırslarına, Alaz'a duyduğu o hastalıklı ve karşılıksız ilgiye ulaşabilmek için beni bir basamak, bir hedef tahtası olarak görmüştü. İnsan, en güvendiği dağlara kar yağdığında üşümezmiş yalnızca, donarak yok olurmuş; ben o yok oluşun en tam ortasındaydım şu an.

İçimdeki o devasa boşluğun, o dipsiz ihanet çukurunun yarattığı üşümeyle kollarımı Alaz'a biraz daha, sanki bu evrende tutunabileceğim tek bir gerçek parça bile kalmamış gibi daha sıkı, daha çaresizce sardım. Göğsüm hıçkırıklarla sarsılıyor, teni benim gözyaşlarım ve nefesimle sırılsıklam oluyordu. O an dünyada bir tek ikimiz kalmış gibiydik; etrafımızdaki o karanlık sokak, az önce yaşanan o iğrenç kavga, Deniz'in bıraktığı o zehirli sözler ve okulun o acımasız koridorları silinip gitmişti. Sadece Alaz'ın kalbimin atışına eşlik eden o güçlü göğsü ve beni koruyan kolları vardı.

"Alaz..." diye fısıldadım, sesim acıdan, hayal kırıklığından ve yorgunluktan neredeyse duyulmayacak kadar zayıf ve titrek çıkarken. İçimdeki o hırsı, o öfkeyi ve en çok da o sevgiyi tek bir kelimenin içine sığdırmaya çalışıyordum.

Alaz, başımı okşayan elini saçlarımın arasında yavaşça gezdirip tenimi ısıtan o tok, güven dolu sesiyle, "Söyle, güzelim," dedi; kelimeleri doğrudan saçlarımın tepesine kondurduğu o derin, korumacı ve sahiplenici bir öpücükle mühürledi. O ses tonu, dünyadaki bütün fırtınaları dindirecek kadar kudretliydi. Gözlerimi sımsıkı yumup, içimdeki o en karanlık, yıllardır ruhumu kemiren o en derin korkuyu gün yüzüne çıkardım.

"Ben sevilecek biri değil miyim, Alaz? Söylesene... Hiç mi kimse beni çıkarsızca, sadece ben olduğum için sevmeyecek? Neden sürekli hayatımdaki herkes tarafından kullanılıyorum, neden her defasında en çok kırılan, arkasından bıçaklanan hep ben oluyorum? Acaba bende mi bir sorun var? Acaba ben sevilmeyi hak etmeyen biri miyim?" Alaz, bu kırık dökülen, isyankar ve kendimi suçlayan feryadım karşısında bir an duraksadı; kollarını etrafımda daha da demirden bir zırh gibi sıkılaştırırken, sesindeki o kararlı, inatçı ve öfkeli tonla konuştu.

"Bir daha bunu söylediğini duyarsam, yemin ederim seninle konuşmam, Bade! Sakın, bir daha o güzel aklına böyle zehirli düşünceler getirme. Seninle ilgili en ufak bir sorun yok; sorun, bu dünyanın ne kadar çürümüş, ne kadar bencil insanlarla dolu olması. Bir daha bunun olmasına asla izin vermeyeceğim, yemin ederim söz veriyorum sana. Kimsenin bir daha o güzel kalbini kırmasına, sana zarar vermesine ya da seni kullanmasına göz yummayacağım. Bitti o günler, bundan sonra karşısında beni bulacaklar."

Kalbimdeki o azgın fırtınanın ortasında, gözlerimi yavaşça kaldırıp onun o karanlık, ama şu an sadece bana merhametle, sonsuz bir şefkatle bakan gözlerine baktım. "Söz mü?" dedim, sesimdeki o çocuksu güvensizlikle. Hayatım boyunca o kadar çok boş söz vermişlerdi ki bana, en güvendiklerim bile sırtımdan vurmuştu; ama ona inanmak istiyordum, buna mecburdum.

Alaz, sanki benim çektiğim her bir damla acıyı kendi omuzlarında taşıyormuş, her bir hıçkırığı kendi göğsünde hissediyormuş gibi derin ve hüzünlü bir soluk alarak, "Söz, güzelim," dedi. Gözlerindeki o yoğun acıyı, bana olan inancını ve sevgisini o kadar net görebiliyordum ki; sanki benim canım yanıyor diye, onun canı benden katbekat daha fazla yanıyormuş gibi hissediyordum. O an anladım ki, dünyada herkes beni satsa, herkes sırt çevirse bile bu adam benim arkamda dev gibi duracaktı.

İçimdeki o buzları eriten bu sarsılmaz şefkatle, dudaklarımda hafif bir tebessümle geçmişe doğru uzandı sesim. "Biz seninle çocukluktan bu yana hep tartışıyoruz, biliyor musun?" dedim, düşünceli ve biraz da mahcup bir tonda. "Yani... ben hep seni sinir ediyordum, hep seninle uğraşıyordum, sana kök söktürüyordum. Okulda, mahallede, sokakta... Nerede karşılaşsak kavga ediyorduk."

Duraksadım; yutkunuşum boğazımı acıttı ama o soruyu sormaya, içimdeki o kurdu susturmaya mecbur hissediyordum kendimi: "Söylesene... benden hiç nefret ettin mi o zamanlar, Alaz?" dedim titrek bir sesle. Çevremdeki herkes benden bir şekilde nefret ederken ya da beni çıkarları için kullanırken, benden biri daha, en güvendiğim o adam bile nefret etsin istemiyordum. Çünkü onun nefreti, bu dünyada kalbimin son defa durmasına sebep olurdu. Alaz, bu sorum karşısında kaşlarını hafifçe çatıp güldü; ama öyle alayla, küçümseyerek değil, içtenlikle, bütün o karanlığı dağıtan sıcacık bir gülümsemeyle. Parmaklarıyla çenemden nazikçe tutup yüzümü kendine biraz daha yaklaştırdı, gözlerimin içine bakarak konuştu.

"Sen nefret edilecek biri değilsin, Bade. Hiç olmadın, olamazsın da. Beni deli gibi sinir etsen de, öfkeden çılgına çevirsen de ben bir defa olsun senden nefret etmedim; edemedim ki... Çocukluğumuzdan beri ne zaman karşıma çıkıp o inatçı burnunu havaya diksen, içimde sana karşı öfkeden çok bambaşka bir şey büyüktü, ama o kesinlikle nefret değildi." Gözlerini gözlerimin ta içine dikip, yüzündeki o tatlı tebessümü büyüterek devam etti.

"Ayrıca... seninle her tartışmamızda, o sinirden parıldayan, alev alev yanan gözlerinle bana diklenişinde acayip tatlı, kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel bir şey oluyorsun sen, biliyor musun? O kadar inatçı, o kadar dik başlısın ki, insan sana kızmaya bile kıyamıyor. O yüzden senden nefret etmem, fiziksel ve ruhsal olarak imkânsız gibi bir şey. Sen benim bu hayattaki en büyük imtihanım ama aynı zamanda en güzel yanımsın, Bade."

Onun bu beklenmedik, yürek ısıtan ve bütün o karanlık düşüncelerimi söküp atan itirafı karşısında, içimdeki o zehirli bulutlar bir anda dağılıverdi; yüzümde istemsizce küçük, ama gerçeğinden süzülen sıcacık bir gülümseme oluştu. Yeniden kollarının arasına sığınıp başımı o geniş göğsüne yasladım. Kalbimin atışları yavaşlıyor, yerini huzurlu bir ritme bırakıyordu.

"Hep seni sinir edeyim o zaman ben de," dedim, biraz olsun neşem yerine gelmiş gibi şımarık ve çocuksu bir sesle. İçimdeki o ağır yük hafiflemişti sanki.
Alaz, göğsünden gelen o derin, erkeksi gülüşle sarsılırken, "Et bakalım, başımın tatlı belası," dedi eğlenen ama içinde büyük bir sahiplenme barındıran bir tonda. "Zaten başka türlü duramazsın ki sen; ruhunda var milleti delirtmek. Ama unutma ki her şey karşılıklı; sen beni sinir edeceksin, ben de seni deli edeceğim, hesaplaşacağız."

Gözlerimi kapatıp huzurla nefesini içime çekerken, "Zaten karşılıklı olmasa bu kavgaların, bu atışmaların hiç ama hiç eğlencesi olmuyor ki," dedim ben de gülerek; içimdeki o büyük yara, onun kollarında yavaş yavaş kabuk bağlamaya başlıyordu. Birkaç dakika boyunca o sessiz sokakta, birbirimize sarılı halde öylece kaldık. Ne Deniz'in tehditleri kalmıştı geriye ne de Ece'nin o arkadan vuruşunun acısı... Alaz'ın yanındayken dünyanın geri kalanı sanki mute alınmıştı. Yavaşça benden biraz ayrıldı, ellerini yanaklarıma koyup parmak başlarıyla son gözyaşlarımı da sildi.

"Hadi," dedi, sesindeki o yumuşak ama emir içeren tonla. "Eve geçelim artık. Yarın okul var, bitiriyoruz şu liseyi nihayet. Sonra da bu şehirden, bu insanlardan uzaklaşmanın yollarına bakarız beraber." Birlikte bahçe kapısından içeri girip eve yönelirken, elimi tuttu. Parmaklarımız birbirine kenetlenmişti; ne bir eksik ne bir fazla, tam olması gerektiği gibi. İçimde hâlâ çözülmesi gereken sırlar, yüzleşmem gereken insanlar vardı belki ama şu an tek bildiğim şey, Alaz'ın yanında güvende olduğumdu. Ve bu, benim için her şeyden çok daha fazlasıydı.

"Gir hadi içeriye, güzelim," dedi; sesindeki o yumuşak, itiraz kabul etmeyen ama içimi sımsıcak saran korumacı ton, ruhumun en derinlerine, o zamana kadar üşüyen bütün köşelerine kadar işledi. Gözlerindeki o yoğun ve şefkatli pırıltı, gecenin karanlığını ve günün bütün o çirkinliğini silip süpürecek kadar güçlüydü.

Ona hafifçe tebessüm ederek, gözlerimin içindeki o yorgun ama tatlı parıltıyla birlikte, "Anlaşıldı, ego abidesi," dedim; içimdeki o çocuksu neşe yeniden, en küllerinden doğar gibi filizlenirken. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki aslında; teşekkür etmek istiyordum, sarılmak istiyordum, bütün bu yaşananların bir kabus olmasını dileyip sadece onun o güvenli kollarında kalmak istiyordum. Ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti, onun yerine bu sevimli takıntıyı seçmiştim.

Alaz, bu hitabım karşısında sesli ve içten bir şekilde gülerek başını iki yana salladı; geniş omuzları bu gülüşle hafifçe sarsılırken, o koyu renkli gözlerindeki neşe gecenin en güzel manzarası gibiydi. "İyi geceler, ego abidesi," dedim bu kez, sesimdeki o hafif titreyen ama içinde sonsuz bir huzur barındıran fısıltıyla. Alaz, dudaklarındaki o çarpıcı ve kalbimi yerinden oynatan gülümsemeyle bir adım daha yaklaşıp başımı hafifçe okşadı ve, "İyi geceler, prenses," diye karşılık verdi.

O kelime, o hitap biçimi dudaklarından döküldüğü an içimde binlerce kelebek kanat çırpmaya başladı sanki. Arkamı dönüp evin o ağır ahşap kapısını araladım ve içeriye süzüldüm. Arkamdan kapıyı dikkatle, ses çıkarmamaya özen göstererek kapatıp antrenin o loş ve tanıdık havasında ayakkabılarımı çıkardım. Hiç vakit kaybetmeden merdivenlere yöneldim; adımlarım sanki yerden kesilmiş gibi hızlı ama sessizdi. Odamın kapısını açıp içeri girdiğim an, üzerimdeki o günün bütün tozunu, o iğrenç dedikoduların ağırlığını ve Deniz'in bıraktığı o pis hissi atmak ister gibi derin, uzun bir nefes aldım.

Üzerimi değiştirmeden önce, ayaklarım sanki kendi iradesi varmış gibi doğrudan odamın karanlık camına yöneldi. Perdeyi parmaklarımın ucuyla hafifçe aralayıp dışarıya, sokağın o sarı sokak lambasının aydınlattığı noktaya baktım. Alaz, elleri kumaş pantolonunun cebinde, o geniş, kendinden emin ve mağrur adımlarla kendi evine doğru yürüyordu. Onu karanlığın içinde kaybolana, tamamen gözden uzağa gitene kadar izlemek istiyordum; varlığının bıraktığı o sıcaklık henüz tenimden, kokusu odamdan silinmemişti çünkü. Ona bakarken içimde büyüyen o duygunun adını koymaya korkuyordum ama her saniye biraz daha derine kök saldığını hissediyordum.

Tam o sırada, odanın sessizliğini ve gecenin o huzurlu akışını bozan o keskin mesaj sesiyle yerimden hafifçe irkildim. Masanın üzerindeki telefonumu hızla elime alıp ekrana baktım. Ekranın o mavi ışığı yüzümü aydınlatırken, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı bile. Alaz'dandı.

"Pencereden hemen uzaklaş ve uyu, güzelim. Gözüm üstünde," yazıyordu ekranda. Şaşkınlıkla etrafa, odamın karanlığına ve ardından tekrar sokağa baktım; o karanlıkta, bu mesafeden beni nasıl fark etmişti aklım almıyordu. Sanki her anımı izliyor, her nefesimden haberdar oluyordu. Yüzümde istemsizce yayılan o masum, aptalca ama bir o kadar da tatlı gülümsemeyle parmaklarımı hızla klavyede gezdirdim.

"Sen beni nereden gördün ki? Karanlıkta kaldım üstelik, odamın Işığı bile yanmıyor," diye yazdım şaşkın ve masum bir çocuk gibi. Birkaç saniye içinde ekranım yeniden, sabırsız bir bildirimin ışığıyla aydınlandı.

"Ben görürüm, Bade. Seni görmem için ışığa ya da karanlığa ihtiyacım yok; ben seni gözüm kapalı bile bulurum. Uyu hadi, inat etme." Kalbim bu kısa, ama içinde barındırdığı o devasa anlamla dolup taşıyan cümlüyle bile deli gibi çarparken, son kez ekrana bakarak, "İyi geceler, Alaz," yazıp gönderdim. Hızla karşılığını verdi.

"İyi geceler, prensesim. Sabaha kadar huzurla uyu."
Telefonumu sessize alıp komodinin ahşap yüzeyine bıraktım; üzerimdeki o yorucu, günün bütün stresini sırtıma yükleyen kıyafetlerden kurtulup üzerime yumuşak, pamuklu ve mis kokulu pijamalarımı geçirdim. Yatağıma adımlayıp yorganın altına kıvrıldığım an, başımı o yumuşak yastığa koyar koymaz uzun zamandır hissetmediğim kadar ağır ama bir o kadar da huzurlu bir uyku dalgası çöktü üzerime. Gözlerim kapanırken zihnimde yankılanan tek şey onun sesi, kokusu ve bana sarılışındaki o demir gibi güvenli sığınaktı; ve ben hayatımda ilk defa, yarının ne getireceğinden, kimin ne diyeceğinden korkmadan, sadece onun varlığına sığınarak derin ve deliksiz bir uykuya teslim oldum.

Sabah güneşin o parlak, göz alıcı ışıkları pencerenin kenarından süzülüp yüzüme vururken, her zamankinden çok daha farklı, içimde adeta rengarenk çiçeklerin açtığı bir huzurla uyandım. Dün gece yaşanan o korkunç olaylar, Ece'nin o arkadan bıçaklayan ihaneti ve Deniz'in o hastalıklı tehditleri zihnimin bir köşesinde duruyordu elbette ama artık canımı o kadar acıtmıyordu. Çünkü biliyordum ki, ne zaman düşersem düşeyim, arkamı döndüğümde orada beni tutmak için bekleyen bir Alaz vardı.

Üzerimdeki pijamalardan sıyrılıp hızlıca okul üniformamı giydim; aynanın karşısına geçip saçlarımı tararken yüzümde istemsizce o aptal ama mutlu tebessüm duruyordu. Çantamı omzuma atıp merdivenlerden aşağı indim. Annemin mutfaktan gelen sesini duyduğumda adımlarımı biraz yavaşlattım; onunla yüzleşmek, dünkü yaşananlardan sonra yüzüne bakmak zor gelebilirdi ama bugün umurumda bile değildi. Hızlıca kahvaltımı geçiştirip evden çıktım.

Bahçe kapısını açtığım an, sokağın köşesinde yaslandığı siyah arabasıyla beni bekleyen o silueti gördüm. Alaz, üzerindeki siyah gömleği ve her zamanki o karizmatik duruşuyla öylece duruyordu. Beni gördüğü an yüzünde o sadece bana özel olan o hafif tebessüm belirdi; ellerini ceplerinden çıkarıp bana doğru birkaç adım attı.

"Günaydın, baş belası," dedi, sesindeki o tok ve pürüzsüz tını sabahsı uykumu tamamen dağıtmaya yetmişti. Yüzümdeki gülümsemeyi büyüterek adımlarımı hızlandırdım ve tam önünde durdum. "Günaydın, ego abidesi," dedim, başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine bakarak.

Alaz, parmaklarıyla çenemden tutup yüzümü inceledi; dünkü o solgun, ağlamaktan kızarmış halimden eser kalmamıştı. "İyi uyudun mu?" diye sordu, sesinde hâlâ o korumacı hassasiyet vardı.

"Hayatımda ilk defa bu kadar rahat ve huzurlu uyudum," dedim dürüstçe, gözlerimi ondan bir saniye bile kaçırmadan. Alaz'ın yüzündeki o memnun ifade her şeyi ele veriyordu. Kapımı açıp arabaya binmemi sağladıktan sonra o da sürücü koltuğuna geçti ve motoru çalıştırdı. Okula doğru yol alırken aramızda o rahat, konforlu sessizlik hakimdi; ama bu kez içinde gerginlik değil, birbirimizi kelimesiz anladığımız o büyüleyici uyum vardı.

Okulun bahçesine girdiğimizde, her zamanki o kalabalık ve uğultulu koridorlar bizi karşıladı. Arabadan indiğimiz an bütün gözlerin üzerimize çevrildiğini hissettim; dünkü o dedikoduların sahipleri, Ece'nin o ihanet dolu bakışları etrafta bir yerlerde pusuya yatmış bizi izliyordu muhtemelen. Ama artık korkmuyordum.

"İyi dersler," dedim Alaz'a doğru bakarak; sesimde dünden kalan o huzurun tonu vardı ama kalbimin en derin köşesinde, birazdan yaşayacağım fırtınanın bilinciyle hafif bir titreme hakimdi. Koridorun o kalabalık ve uğultulu ortasında adımlarımı durdurmuştum.

Alaz, o koyu renkli gözlerinde sadece bana ait olan o sıcak, eritici pırıltıyla parlayarak bana baktı. Elini uzatıp parmak uçlarıyla saçımın ucunu nazikçe okşarken, "İyi dersler, güzelim," diye karşılık verdi. O an, dünyadaki bütün sesler kesilmiş gibiydi; sadece onun nefesi, sadece bana yöneltilmiş o korumacı bakışı vardı. Ama bu rüya gibi anın çok uzun sürmeyeceğini biliyordum. Zihnimin bir köşesinde, aylardır göğsümde taşıdığım o ağır şüphe ve dünkü acı gerçeğin ağırlığı beni boğuyordu. Alaz yanımdan ayrılıp kendi sınıfına doğru yürüyüp gözden kaybolduğunda, içimdeki o derin nefesi bırakıp dönüm noktama doğru bir adım attım.

Bugün, o hesabı sorma günüydü. Yıllardır kardeşim dediğim, sırrımı, hüznümü, en masum sevinçlerimi paylaştığım o insanın maskesini yüzünden çekip alma zamanıydı. Kalabalığın içinde Ece'yi gördüğüm an, ayaklarım sanki kendi iradesiyle değil, içimdeki o sönmeyen öfkenin çekim قوهsiyle ona doğru sürüklendi. Tam karşısına dikildim. Ece, her zamanki gibi yüzüne o sahte, yapmacık gülümsemesini takınmaya çalıştı ama gözlerinin derinindeki o ele veren panik, her şeyi açıkça bağıriyordu.

"Kuzum... Sabah sabah okula Alaz'la birlikte geldin, hayırdır, ne işiniz vardı birlikte?" diye sordu; yüzü aniden bozulmuş, sesindeki o baldan tatlı tını yerini buz gibi bir gerginliğe bırakmıştı. Alaz'la yan yana gelmemiz, onun arabasından inip buraya birlikte adım atmış olmam onu içten içe delirtmişti, değil mi? Bütün o dostluk tiyatrosu, o an o küçük mimiğinde darmadağın olmuştu.

Ona bir saniye bile acımayan, ne sesimde ne de bakışlarımda en ufak bir titreme barındırmayan tekdüze bir sesle, "Bundan sonra ne yaptığım, kiminle olduğum seni ilgilendirmez, Ece," dedim.
Ece, her zaman üstten bakan o şaşkın ve suç bastıran haliyle, "Nasıl?" diye sordu; ses tonu hafifçe titremiş, gözleri kocaman açılmıştı.

Gözlerimi bir an olsun onun o kaçamak bakışlarından ayırmadan, zehir gibi acı ama bir o kadar da net olan o kelimeleri teker teker bıraktım ortaya: "Her şeyi biliyorum, Ece. Oyun bitti."

Yüzü bir anda kireç gibi beyazladı; dudakları aralandı ama boğazından hiçbir ses dökülmedi. Kendini savunmaya, o pişkince inkâr etme evresine geçmeye çalışarak, "Neyi... neyi biliyorsun ki? Ne saçmalıyorsun yine?" dedi, sesindeki o korku dolu tınıyı saklayamayarak.

"Hakkımızda çıkan o çirkin, o onur kırıcı dedikoduyu senin yaydığını biliyorum," dedim, sesimdeki o sarsılmaz ve ağır netlikle. "Alaz'la aramızı bozmak, beni ondan tamamen koparıp yalnızlaştırmak için o yalanları o koridorlarda dilden dile dolaştırdığını biliyorum. Alaz'a duyduğun o hastalıklı, o karşılıksız ve kör aşk yüzünden bana yanaştığını, başından beri beni asla bir arkadaş olarak değil, sadece ona ulaşabilmek için kullandığın bir basamak, bir araç olarak gördüğünü de çok iyi biliyorum, Ece!"

Yüzümde acı, ama bir o kadar da alaylı ve kırgın bir tebessüm yayıldı. "Senin gibi kıskanç, fesat, sevgiden ve dostluktan bihaber biriyle arkadaşlık ettiğim için kendimden o kadar çok nefret ediyorum ki, biliyor musun? Sürekli etrafımda dolanmandan, her fırsatta Alaz'ı sormandan, onunla ilgili en ufak detayları benden koparmaya çalışmandan aslında çok önceden bir şeyler anlamalıydım... Ama seni dostum bellemiştim, sana kıyamamıştım; bunu senin gibi birine asla yakıştıramamıştım. Sana olan inancım yüzünden kör olmuşum."

Gözlerim dolmuştu ama o yaşların akmasına izin vermedim; gururumu o çirkin insana ezdirmeyecektim. "Benim bu hayatta hayatıma aldığım tek bir dostum vardı, o da sendin, Ece. Bütün dünyayı karşımıza alabileceğimi sandığım tek insan sendin. Ama sen bunu yüzüme gözüme bulaştırdın, bana bu ihaneti reva gördüğüne bin pişman ettin. Keşke... keşke senin gibi biriyle yollarımız hiç kesişmeseydi, hiç tanışmasaydım seninle," dedim; sesimdeki o titreyen öfke içimdeki bütün o yangını ele veriyordu. "Beni kullanırken, arkamdan iş çevirirken çok eğlendin mi? Benim o saf halime bakıp, sana her sarıldığımda arkamdan kıs kıs güldün mü, söylesene? Hiç mi vicdanın sızlamadı?"

Ece, maskesinin artık tamamen düştüğünü, o oynadığı masum kız rolünün hiçbir işe yaramadığını anladığı an, birdenbire o dostluk tiyatrosunu bir kenara fırlattı. Gözlerindeki o sahte sevecenlik tamamen yok oldu; yerine yıllardır içinde beslediği o zehirli kin, o derin nefret ve kıskançlık kusarak döküldü dışarı. Yüzü gerildi, alayla ve o kadar acımasızca güldü ki midem bulandı.

"Çok eğlendim, biliyor musun?" dedi, tekdüze ama kulak tırmalayan zehirli bir sesle. "Senin o aptal, her şeye inanan saf hallerini, her sevgi dilenişini izlerken her seferinde içimden büyük bir keyif aldım. Senin gibi biri sevgiyi hak etmiyor ki, Bade! Seni kim, neden gerçekten sevsin ki? Seninle kim arkadaş olmak isterdi ki zaten? Kızım sen, dışarıdan şımarık biri gibi davranan ama aslında içeride yapayalnız, kimsesiz, zavallı birisin. Seni bu hayatta kimse istemez, kimse gerçekten sevmez!"

Kalbime saplanan en keskin bıçak gibiydi kelimeleri ama artık beni yıkamazdı; çünkü arkamda Alaz vardı, çünkü ben kendi gerçeğimi bulmuştum. Ece, zehrini son damlasına kadar kustuktan sonra, yüzündeki o çirkin ve kibirli gülümsemeyle başını havaya kaldırdı ve, "Bundan sonra yalnız olmaya alış, çünkü hayatın boyunca tatlı tek bir duygu bile bulamayacaksın, hep bu yalnızlığın ve değersizliğin içinde boğulacaksın," diyerek arkasını döndü ve hızla uzaklaşıp gitti.

Onun arkasından bakarken içimde bir devrin kapandığını hissettim; evet, canım yanmıştı, evet dünkü enkazın üzerine yeni bir yara eklenmişti ama artık özgürdüm. O sahte yükten, o yılan dosttan tamamen kurtulmuştum. Derin bir nefes alıp başımı dikleştirdim ve kendi sınıfıma doğru yürümeye başladım; biliyordum ki, ne olursa olsun, dışarısı ne kadar karanlık olursa olsun, akşam beni bekleyen o sıcak kollar ve koruyucu bir adam vardı.