SAKURA kitap kapağı

1. bölüm / 12

SAKURA

SAKURA MEVSİMİ

Vaveyla Yazarı: G. ELİF YAĞMUR

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: SAKURA MEVSİMİ

Kyoto...

İlkbaharın en güzel sabahlarından biri...

Gökyüzü, gece boyunca yağan yağmurun ardından bulutsuz ve berraktı. Şehrin dar taş sokaklarını çevreleyen sakura ağaçları, pembe yapraklarını rüzgâra bırakıyor; her esintiyle birlikte yüzlerce çiçek sessizce yere süzülüyordu.

Tren istasyona yavaşça girerken cam kenarında oturan genç kız, gözlerini dışarıdan ayırmıyordu.

Aiko Fujimoto.

Tam on yıl sonra yeniden bu şehre dönüyordu.

On yıl önce buradan ayrıldığında henüz dokuz yaşındaydı. O günden sonra Kyoto onun için sadece eski bir anı, yarım kalmış çocukluk hatıraları ve cevapsız sorulardan ibaret olmuştu.

Şimdi ise cebindeki siyah zarf onu yeniden buraya getirmişti.

Zarfın üzerinde yalnızca üç kelime yazıyordu.

"Eve dön, Aiko."

Gönderen belirtilmemişti.

Ancak yazıyı tanımıştı.

Bu, büyükannesi Yumi Fujimoto'nun el yazısıydı.

Fakat bunun imkânsız olması gerekiyordu.

Çünkü büyükannesi üç gün önce hayatını kaybetmişti.

...

Trenin kapıları açıldı.

Aiko ağır adımlarla perona indi.

İstasyonda hafif bir uğultu vardı. Turistler fotoğraf çekiyor, insanlar aceleyle yürüyordu. Ama bütün bu sesler Aiko'nun kulağına çok uzaktan geliyormuş gibiydi.

Elindeki küçük valizi sıkıca kavradı.

Tam çıkış kapısına yönelmişti ki omzuna biri çarptı.

"Affedersiniz!"

Genç adam hızla eğilerek yere düşen kitabı aldı.

İkisi aynı anda kitabı tutunca göz göze geldiler.

Simsiyah saçlar...

Keskin bakışlar...

Tanıdık ama yılların değiştirdiği bir yüz...

Adam da bir an duraksadı.

Sanki Aiko'yu tanımış gibiydi.

Fakat hiçbir şey söylemeden kitabı uzattı.

"Buyurun."

Aiko hafifçe başını eğdi.

"Teşekkür ederim."

Genç adam kalabalığın arasında kaybolup gitti.

Aiko ise içini kaplayan tuhaf hissi tarif edemiyordu.

Sanki onu daha önce görmüştü.

Ama nerede?

Hatırlayamıyordu.

İstasyondan çıktığında serin rüzgâr yüzüne çarptı.

Tam karşısında uzun yıllardır değişmeyen eski saat kulesi duruyordu.

Çocukken büyükannesiyle her gelişinde burada durmuş, sakura yapraklarını izlerdi.

Derin bir nefes aldı.

"Tekrar geldim..."

Ama bu dönüş, çocukluğundaki gibi huzurlu olmayacaktı.

Çünkü henüz bilmediği bir gerçek vardı.

Bu şehir, yıllardır saklanan sırlarını yavaş yavaş ona göstermeye hazırlanıyordu.

Ve o sırlar, yalnızca kendi hayatını değil, yıllar önce işlenmiş unutulmuş bir cinayeti de ortaya çıkaracaktı.

Aiko derin bir nefes aldı.

İstasyonun önünde dizilmiş taksilerden birine doğru yürümeye başladı. Valizinin tekerlekleri kaldırım taşlarının üzerinde hafifçe ses çıkarıyordu. Rüzgâr yeniden esince birkaç sakura yaprağı omuzlarına kondu.

Şoför, orta yaşlı, güler yüzlü bir adamdı.

"Hoş geldiniz. Nereye gideceğiz?"

Aiko valizini bagaja yerleştirirken kısa bir duraksama yaşadı.

"...Fujimoto Konağı."

Şoförün yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

Başını yavaşça kaldırıp dikiz aynasından Aiko'ya baktı.

"Fujimoto... Konağı mı?"

"Evet."

Adam motoru çalıştırırken belli belirsiz yutkundu.

"Uzun zamandır oraya giden olmuyor."

Aiko bunu duyunca şaşırdı.

"Neden?"

Şoför birkaç saniye sustu.

"Boş verin... Köyde insanlar çok konuşur. Her söylenene inanılmaz."

Taksi istasyondan ayrıldı.

Şehir merkezi geride kalırken dar sokaklar yerini eski ahşap evlere bıraktı. Yolun iki tarafındaki sakura ağaçları adeta pembe bir tünel oluşturuyordu.

Aiko başını cama yasladı.

Çocukken büyükannesiyle bu yoldan geçerken sürekli dışarıyı izlerdi.

Birden zihninde silik bir görüntü belirdi.

Geceydi.

Yağmur yağıyordu.

Bir kadın telaşla bağırıyordu.

"...Koş Aiko! Sakın arkana bakma!"

Aiko irkilerek doğruldu.

Nefesi hızlanmıştı.

"Eminim..." diye fısıldadı kendi kendine. "Sadece bir çocukluk anısı."

Şoför aynadan onu izliyordu.

"İyi misiniz?"

"Evet... Bir an başım döndü."

Araç dar bir virajı döndü.

Tam o sırada yolun kenarında siyah takım elbiseli yaşlı bir adam belirdi.

Elinde siyah bir baston vardı.

Taksi geçerken adam gözlerini hiç kırpmadan Aiko'ya baktı.

Aiko da istemsizce ona döndü.

Adam hafifçe başını eğdi.

Sanki onu bekliyormuş gibiydi.

"Onu tanıyor musunuz?" diye sordu Aiko.

Şoför direksiyonu biraz daha sıkı tuttu.

"Tanımıyorum."

Ses tonu hiç de öyle söylemiyordu.

"Az önce neden yavaşladınız?"

"..."

"Bir şey biliyorsunuz."

Şoför birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonunda alçak sesle konuştu.

"O adamı yıllardır aynı yerde görüyorum."

Aiko kaşlarını çattı.

"Yıllardır mı?"

"Evet."

"Her gün mü geliyor?"

"Hayır..."

Şoförün sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.

"Sadece... Fujimoto ailesinden biri köye döndüğünde ortaya çıkıyor."

Aiko'nın kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.

Tam o anda taksi son virajı döndü.

Demirden yapılmış, paslanmış dev bir kapı karşılarında yükseliyordu.

Kapının üzerinde tek bir arma vardı.

Fujimoto Ailesi.

Ve kapının hemen arkasında, rüzgârın savurduğu sakura yapraklarının arasında sanki birinin silueti hareket etti...

Aiko nefesini tuttu.

Kapının arkasındaki siluet, sakura yapraklarının arasında sadece birkaç saniye göründü. Rüzgârın savurduğu pembe yapraklar görüşünü kapatınca siluet de gözden kayboldu.

"Durun!"

Şoför frene bastı.

Aiko camdan dışarı uzanıp tekrar baktı.

Kimse yoktu.

"...Az önce orada biri vardı."

Şoför başını iki yana salladı.

"Belki bahçıvandır."

Aiko cevap vermedi.

İçindeki his bunun sıradan biri olmadığını söylüyordu.

Araç demir kapının önünde durdu.

Motor sustuğu anda etrafı derin bir sessizlik kapladı.

Şehirden gelen en ufak bir ses bile duyulmuyordu.

Yalnızca rüzgâr...

Ve sakura yapraklarının toprağa düşerken çıkardığı hafif hışırtı...

Aiko araçtan indi.

Karşısında çocukluğundan hatırladığı konak duruyordu.

Yıllar geçmişti.

Ahşap duvarların rengi solmuş, çatının bazı kiremitleri kırılmıştı. Bahçedeki taş fenerler yosun tutmuş, eskiden rengârenk olan çiçek tarhları yabani otlarla kaplanmıştı.

Yine de konak hâlâ görkemliydi.

Sanki yıllardır kimse yaşamasa bile dimdik ayakta kalmayı başarmıştı.

Şoför bagajdan valizi indirirken sessizce konuştu.

"Size bir tavsiye verebilir miyim?"

Aiko ona döndü.

"Tabii."

"Gece olunca dışarı çıkmayın."

"Neden?"

Adam kısa bir an konağa baktı.

"Bu köyde geceleri bazı şeylerin peşinden gidilmez."

Aiko hafifçe gülümsedi.

"Hayalet hikâyeleri mi?"

Şoför de gülmeye çalıştı ama başaramadı.

"Keşke sadece hayalet hikâyesi olsaydı."

Cebinden küçük bozuk paraları çıkarıp uzatan Aiko'ya teşekkür etti.

Tam araca binecekken son kez arkasına döndü.

"Bir de..."

"Evet?"

"Kapının arkasında biri sesinizi duyarsa..."

Adam cümlesini yarıda bıraktı.

"...Boş verin."

Kapıyı kapatıp hızla uzaklaştı.

Taksi gözden kaybolana kadar Aiko olduğu yerde kaldı.

Artık tamamen yalnızdı.

Demir kapının paslı halkasını tuttu.

Metal buz gibi soğuktu.

Yavaşça itti.

Gıcııırr...

Kapı yıllardır açılmamış gibi ağır bir ses çıkararak aralandı.

Aiko valizini çekerek içeri girdi.

Tam birkaç adım atmıştı ki...

Tak!

Arkasındaki kapı kendiliğinden kapandı.

Aiko irkilerek döndü.

Rüzgâr durmuştu.

Kapıyı kapatacak kadar güçlü bir esinti yoktu.

Kalbi hızlanmaya başladı.

Tam yeniden kapıya yaklaşacakken...

Konağın ikinci katındaki pencerelerden birinde kısa bir hareket gördü.

Bembeyaz bir perde usulca aralandı.

Ve perdenin arkasından biri onu izliyordu.

Aiko gözlerini kırpmadan pencereye baktı.

Bir saniye...

İki saniye...

Üçüncü saniyede perde yeniden kapandı.

Penceredeki kişi kaybolmuştu.

Bahçede yine derin bir sessizlik hâkimdi.

Ama Aiko artık bu konağa yalnız gelmediğini hissediyordu.

Aiko, gözlerini ikinci kattaki pencereden ayırmadı.

Kalbi göğsüne sertçe vuruyordu.

"Kim var orada?"

Sesi bahçenin sessizliğinde yankılandı.

Cevap gelmedi.

Sadece rüzgâr yeniden esmeye başladı. Sakura yaprakları havalanıp taş döşeli yolu kapladı.

Aiko derin bir nefes aldı.

"Kendini korkutuyorsun..." diye düşündü.

Valizini yeniden tutup konağın giriş merdivenlerine yöneldi.

Eski ahşap basamaklar her adımında hafifçe gıcırdıyordu.

Kapının önüne geldiğinde yılların izini taşıyan pirinç tokmağı fark etti.

Ejderha şeklinde işlenmişti.

Çocukken bu tokmaktan hep korkardı.

Elini uzattı.

Tak... Tak... Tak...

Ses içeride yankılandı.

Kimse açmadı.

Tekrar vurdu.

Yine sessizlik...

Aiko kaşlarını çattı.

Cebinden büyükannesinin gönderdiği zarfı çıkardı.

Zarfın içinde yalnızca kısa bir not değil, küçük, eski bir anahtar da vardı.

Anahtarın ucunda solmuş kırmızı bir kurdele bağlıydı.

Anahtarı kapının kilidine yaklaştırdı.

"Belki de..."

Tık...

Anahtar tek seferde döndü.

Kapı kilitli değildi.

Aiko yavaşça kapıyı itti.

Gıcııırr...

Eski ahşap kapı ağır ağır açıldı.

İçeriden serin ve tozlu bir hava yayıldı.

Koridor loştu.

Pencereler kalın perdelerle kapalıydı.

Antika dolaplar, eski tablolar ve tavandan sarkan kristal avize yıllardır kimsenin dokunmadığını gösteriyordu.

Aiko dikkatlice içeri girdi.

Arkasındaki kapıyı kapattığında ev yeniden sessizliğe gömüldü.

Sessizlik öylesine yoğundu ki kendi nefes alışını bile duyabiliyordu.

Tam o sırada...

Tak...

Üst kattan hafif bir ses geldi.

Aiko olduğu yerde dondu.

Bir adım...

Sonra ikinci bir adım...

Sanki biri ahşap zeminde yavaşça yürüyordu.

Aiko tavana baktı.

Ses tam üstündeydi.

"...Kimse var mı?"

Yine cevap yoktu.

Merdivenlere doğru birkaç adım attı.

Tam ilk basamağa ayağını koyacakken...

Sağ taraftaki odanın kapısı kendi kendine birkaç santimetre aralandı.

İçerisi karanlıktı.

Kapının aralığından ince bir ışık huzmesi yere düşüyordu.

Aiko yutkundu.

Merdivene çıkmak yerine yavaşça o odaya yöneldi.

Kapıyı biraz daha araladı.

Eski bir çalışma odasıydı.

Duvarlar tavana kadar kitaplarla doluydu.

Pencerenin önünde büyük bir masa vardı.

Masanın üzerinde ince bir toz tabakası bulunuyordu.

Ama...

Tozun üzerinde tek bir iz vardı.

Sanki biri parmağıyla bir kelime yazmıştı.

Aiko masaya yaklaştı.

Tozu dikkatlice inceledi.

Orada sadece tek bir kelime yazıyordu.

"Geç kaldın."

Aiko'nun nefesi kesildi.

Yazı yepyeniydi.

Çünkü parmağın bıraktığı izin kenarlarında hâlâ ince toz parçacıkları hareket ediyordu.

Yani...

Bunu yazan kişi çok kısa bir süre önce bu odadaydı.

Aiko istemsizce bir adım geri çekildi.

Parmakları titriyordu.

Masanın üzerindeki yazıya dokunmaya cesaret edemedi.

"Geç... kaldın."

Kelimeleri fısıldar gibi tekrar etti.

Tozun üzerinde duran harfler son derece düzgündü. Sanki yazan kişi acele etmemiş, aksine özellikle okunmasını istemişti.

Aiko yavaşça elini uzattı.

İşaret parmağını yazının üzerine götürdüğü anda...

Gıcır...

Koridorun zemininden gelen ince bir ses duyuldu.

Aiko irkilerek başını kapıya çevirdi.

Birisi yürüyordu.

Ağır...

Yavaş...

Ve çok sakindi.

Ses çalışma odasının önünden geçip merdivenlere doğru ilerledi.

Tak...

Tak...

Tak...

Aiko nefesini tuttu.

Kapının kenarına kadar yaklaşıp yalnızca gözlerini dışarı uzattı.

Koridor bomboştu.

Kimse görünmüyordu.

Ama ayak sesleri devam ediyordu.

Sanki görünmeyen biri ahşap zeminde yürüyordu.

Derken sesler aniden kesildi.

Ev yeniden sessizliğe gömüldü.

Aiko birkaç saniye daha bekledi.

Sonra cesaretini toplayıp odadan çıktı.

Koridorun ortasına geldiğinde yere baktı.

Toz tabakasının üzerinde taze ayakkabı izleri vardı.

İzler merdivenlerden geliyor, tam çalışma odasının önünde son buluyordu.

Sonrası yoktu.

Ne geri dönüş izi...

Ne de başka bir yöne giden ayak izi...

Sanki o kişi orada bir anda kaybolmuştu.

Aiko dizlerinin üzerine çöktü.

Ayakkabı izlerini dikkatlice inceledi.

Numarası büyük değildi.

Muhtemelen bir erkekti.

İzlerin kenarları henüz bozulmamıştı.

Bu da onların çok kısa süre önce oluştuğunu gösteriyordu.

"Burada biri var..."

Tam ayağa kalkacakken gözü merdivenin altındaki eski ahşap komodine takıldı.

Çekmecelerden biri tam kapanmamıştı.

Sanki aceleyle itilmiş gibiydi.

Aiko yavaşça komodine yaklaştı.

Çekmeceyi tamamen açtı.

İçeride eski anahtarlar, birkaç fotoğraf ve kadife kaplı küçük bir kutu duruyordu.

Kutunun kapağını kaldırdı.

İçinde tek bir eşya vardı.

Gümüş renkli, kiraz çiçeği işlemeli ince bir saç tokası.

Aiko onu eline aldığı anda başının içinde keskin bir görüntü belirdi.

Bir kız çocuğu...

Sakura yapraklarının altında gülüyordu.

Saçında tam da bu toka vardı.

Yanında ise yüzü seçilemeyen genç bir kadın diz çökmüş, gülümseyerek tokayı düzeltiyordu.

"Çok yakıştı sana, Aiko."

Aiko'nun gözleri büyüdü.

Bu ses...

Büyükannesinin sesiydi.

Görüntü bir anda dağıldı.

Tokayı avucunda sımsıkı tuttu.

"Babaanne..."

Tam o sırada, çalışma odasının içinden ince bir çıtırtı sesi geldi.

Aiko hızla arkasını döndü.

Masanın üzerinde az önce kapalı duran eski bir zarf, şimdi odanın tam ortasında duruyordu.

Az önce orada değildi.

Buna emindi.

Zarfın üzerinde yalnızca üç kelime yazıyordu.

"Tek başına açma."

Aiko, zarfın yanına doğru yavaşça bir adım attı...

Aiko'nun eli havada kaldı.

"Tek başına açma."

Bu üç kelime, odanın içindeki sessizliği daha da ağırlaştırmıştı.

Az önce masanın üzerinde böyle bir zarf yoktu.

Buna emindi.

Kalbi hızla atarken odanın kapısına, sonra pencereye baktı.

Kimse görünmüyordu.

Pencereler içeriden kilitliydi.

Perdeler yıllardır açılmamış gibi toz içindeydi.

"Bu... nasıl mümkün olabilir?"

Yavaşça masaya yaklaştı.

Zarf eskiydi.

Kenarları sararmış, mührü ise kırmızı balmumuyla kapatılmıştı.

Balmumunun üzerine kiraz çiçeği şeklinde küçük bir mühür basılmıştı.

Aiko parmak uçlarıyla zarfı kaldırdı.

Beklediğinden ağırdı.

İçinde tek bir mektuptan fazlası vardı.

Tam mührü kıracakken...

Büyükannesinin notu aklına geldi.

"Ay ışığında tapınağa git."

Sonra zarfın üzerindeki yazıya tekrar baktı.

"Tek başına açma."

İki mesaj birbirini tamamlıyor gibiydi.

Aiko derin bir nefes aldı.

"Hayır..."

"Kim yazdıysa bir nedeni vardır."

Zarfı dikkatlice çantasına koydu.

Tam o sırada...

Koridorun sonundan gelen hafif bir gıcırtı duyuldu.

Bu kez ses çok daha yakındı.

Aiko yavaşça odadan çıktı.

Koridora adım attığı anda, karşı duvardaki büyük aile fotoğrafı dikkatini çekti.

Çerçeve eskimişti.

Fotoğraf siyah beyazdı.

Yaklaşınca tek tek yüzleri seçmeye başladı.

Ortada büyükannesi Yumi genç hâliyle duruyordu.

Yanında Aiko'nun hiç tanımadığı insanlar vardı.

En sağ köşede ise yaklaşık yirmi yaşlarında bir genç adam bulunuyordu.

Yüzü...

Birine çok benziyordu.

Aiko birkaç saniye boyunca fotoğrafa baktı.

Sonra fısıldadı.

"İstasyondaki çocuk..."

Gördüğü genç adamın yüz hatları, istasyonda kitabını yerden kaldıran gence neredeyse birebir benziyordu.

Aynı gözler...

Aynı ifade...

Ama bu imkânsızdı.

Fotoğraf en az otuz yıllıktı.

Tam o anda...

Tak!

Koridorun sonundaki kapılardan biri sertçe kapandı.

Aiko irkilerek başını çevirdi.

Koridor yine boştu.

Fakat bu kez yerde yeni bir şey vardı.

Kapının önünde küçük, siyah bir zarf duruyordu.

Az önce orada yoktu.

Aiko yavaş adımlarla yaklaştı.

Zarfın üzerinde beyaz mürekkeple tek bir cümle yazılmıştı.

"Ren'e güvenme."

Aiko'nun nefesi kesildi.

Ren...

İstasyonda karşılaştığı gencin adı buydu.

Çocukluğundan silik de olsa hatırladığı tek isim...

Tam zarfı almak için eğildiği sırada, konağın üst katından bir erkek sesi duyuldu.

Oldukça alçak ama netti.

"...Sonunda geldin."

Aiko bir anda doğruldu.

Gözlerini merdivenlere çevirdi.

Üst katın karanlığında, korkuluğun arkasında uzun boylu bir siluet hareketsiz duruyordu.

Yüzü gölgelerin içinde seçilmiyordu.

Ama onun da Aiko'ya baktığı kesindi.

Aiko'nun nefesi boğazında düğümlendi.

Merdivenlerin başındaki siluet kıpırdamıyordu.

Loş ışık yüzünü tamamen gölgede bırakmıştı.

Aiko, istemsizce siyah zarfı avucunun içine aldı.

"...Kimsiniz?" diye seslendi.

Siluetten cevap gelmedi.

Yalnızca birkaç saniye boyunca ona bakmaya devam etti.

Ev yeniden sessizliğe gömüldü.

Aiko cesaretini toplayıp merdivenlere doğru bir adım attı.

Tam ilk basamağa ayağını koyduğu anda...

Siluet yavaşça arkasını döndü.

Üst kattaki koridora doğru yürümeye başladı.

Ahşap zeminden gelen ayak sesleri bu kez çok netti.

Tak...

Tak...

Tak...

"Bekleyin!"

Aiko ikinci basamağa çıktı.

Sonra üçüncüye...

Ayak sesleri hızlandı.

Siluet koridorun sonundaki karanlığa karıştı.

Aiko da peşinden koşmaya başladı.

Merdivenlerin sonuna ulaştığında nefes nefeseydi.

Koridor bomboştu.

Sağda üç kapı...

Solda iki kapı...

En sonda ise uzun bir pencere...

Ama az önce gördüğü kişi ortada yoktu.

"Bu mümkün değil..."

Koridorun sonuna kadar yürüdü.

İlk kapıyı açtı.

Eski bir misafir odasıydı.

Yıllardır kullanılmamış gibiydi.

İkinci kapıyı açtı.

Boştu.

Üçüncü kapı ise içeriden kilitlenmişti.

Kapı kolunu çevirdi.

Açılmadı.

Tam o sırada...

İçeriden hafif bir öksürük sesi duyuldu.

Aiko donup kaldı.

Birisi içerideydi.

"Merhaba?"

Cevap yoktu.

Kapıya biraz daha yaklaştı.

"Ben... Aiko."

Sessizlik...

Sonra içeriden yaşlı bir kadın sesi geldi.

"...Yumi misin?"

Aiko'nun gözleri büyüdü.

"Hayır... Ben torunuyum."

Kapının arkasındaki kişi uzun süre konuşmadı.

Sanki duyduklarını anlamaya çalışıyordu.

Ardından kilidin çevrilme sesi geldi.

Çıt...

Kapı yavaşça aralandı.

İçeriden yaşlı bir kadın çıktı.

Bembeyaz saçları omuzlarına kadar uzanıyordu.

Kimono giymişti.

Yüzündeki derin çizgiler yılların izini taşıyordu.

Kadın, Aiko'yu baştan aşağı süzdü.

Sonra gözleri doldu.

"...Demek sonunda geldin."

Aiko şaşkınlıkla kadına baktı.

"Siz... kimsiniz?"

Kadın cevap vermedi.

Sadece titreyen eliyle Aiko'nun boynuna dokundu.

Boynundaki kiraz çiçeği şeklindeki küçük kolyeyi görünce yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

Fısıldayarak tek bir cümle söyledi.

"Onlar... seni de seçmiş."

Aiko daha ne demek istediğini soramadan...

Konağın alt katından büyük bir cam kırılma sesi yükseldi.

ŞAAAK!

İkisi de irkilerek birbirlerine baktılar.

Yaşlı kadının yüzündeki korku ilk kez bu kadar belirgindi.

"Geç kaldılar..." diye fısıldadı.

"...Hayır..."

"...Seni buldular."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.