3. bölüm / 12
SAKURAGİZLİ GEÇİT
Bölümler 12Şu an: GİZLİ GEÇİT
- 1 SAKURA MEVSİMİ2.317 kelime
- 2 KIRILAN SESSİZLİK2.459 kelime
- 3 GİZLİ GEÇİT2.471 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 İKİZİN GÖLGESİ2.292 kelime
- 5 60 SANİYE2.224 kelime
- 6 AKİK DAĞI1.960 kelime
- 7 BEŞİNCİ MÜHÜR2.074 kelime
- 8 UYANAN TAŞ2.064 kelime
- 9 KIRIK SÜTUNLAR2.757 kelime
- 10 KAYIP GECENİN KAYDI4.079 kelime
- 11 İHANET AŞAMASI3.724 kelime
- 12 KAZUKİ AKİYAMA'NIN GÖLGESİ2.991 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konağın girişinden yükselen ayak sesleri her geçen saniye daha da yaklaşıyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Masako korkuyla geçidin girişine baktı.
"Çabuk!"
Ren, gizli koridorun derinliklerine doğru ilerledi.
"Aiko, peşimden gel!"
Aiko son bir kez arkasına baktı.
Konağın içinden insanların bağırışları duyuluyordu.
"Her odayı arayın!"
"Kimse kaçmasın!"
Kazuo'nun sakin sesi diğerlerinin arasından seçiliyordu.
"Canını yakmayın."
"Aiko'yu bana canlı getirin."
Bu sözleri duyan Aiko'nun kalbi daha da hızlı atmaya başladı.
Ren taş koridorda ilerlerken cebinden küçük bir el feneri çıkardı.
Işığı yaktığında nemli taş duvarlar ortaya çıktı.
Koridor oldukça dardı.
Yan yana ancak iki kişi yürüyebiliyordu.
Masako geçidin girişindeki demir kolu aşağı indirdi.
GÜMMM!
Ağır taş kapı yavaşça kapanmaya başladı.
Tam kapı kapanırken giriş koridorundan bir adamın sesi duyuldu.
"Buradalar!"
Ardından koşma sesleri...
Kapı tamamen kapandığında dışarıdaki sesler boğuklaştı.
Masako derin bir nefes verdi.
"Bir süre bizi bulamazlar."
Aiko hâlâ nefes nefeseydi.
"Bu geçidi kim yaptı?"
Ren yürümeyi bırakmadan cevap verdi.
"Fujimoto ailesi."
"Ne zaman?"
"Çok uzun yıllar önce."
Koridor hafifçe sağa kıvrıldı.
Duvarlarda eski Japon yazıları vardı.
Aiko el fenerinin ışığını yazılara tuttu.
Bazı harfler zamanla silinmişti.
Ama ortadaki büyük karakter hâlâ okunabiliyordu.
"Sadakat."
Birkaç adım sonra ikinci yazı ortaya çıktı.
"Sessizlik."
Ve üçüncü taş levhada tek kelime vardı.
"Bedel."
Aiko fısıldadı.
"Bunlar ne anlama geliyor?"
Masako ağır bir sesle cevap verdi.
"Bu ailenin kuralları."
Ren başını eğmeden konuştu.
"Kuralları çiğneyen herkes bedel ödedi."
Koridorun sonuna doğru ilerlerlerken soğuk hava daha da belirginleşti.
Aniden...
Ren durdu.
Elini havaya kaldırarak sessiz olmalarını işaret etti.
Aiko da durdu.
Koridor sessizdi.
Fakat birkaç saniye sonra...
Karşı taraftan gelen çok hafif bir ayak sesi duyuldu.
Tak...
Sonra bir tane daha...
Tak...
Ren feneri hemen söndürdü.
Koridor karanlığa gömüldü.
Aiko yalnızca kendi nefesini duyabiliyordu.
Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu.
Masako fısıldadı.
"İmkânsız..."
"Bu geçidin diğer çıkışını sadece üç kişi biliyordu."
Ren gözlerini karanlığa dikti.
"Sessiz olun."
Ayak sesleri birkaç metre ötede durdu.
Derin bir sessizlik oldu.
Ardından karanlığın içinden tanıdık olmayan bir erkek sesi duyuldu.
"...Ren."
"Geç kaldın."
Aiko, sesin geldiği yöne bakarken karanlığın içinde yavaşça bir el feneri yandı.
Işık doğrudan onların üzerine çevrildi.
Ve ilk kez...
Geçidin diğer ucunda bekleyen genç bir adamın yüzü görünmeye başladı.
El fenerinin ışığı doğrudan Aiko'nun gözlerine vurdu.
İçgüdüsel olarak elini kaldırıp gözlerini kapattı.
Işık birkaç saniye sonra aşağı indi.
Artık karşılarındaki kişiyi görebiliyorlardı.
Yirmili yaşlarının ortalarında, uzun boylu bir gençti. Siyah saçları dağınıktı, koyu gri bir ceket giymişti. Sol kaşının üzerinde ince, eski bir yara izi vardı.
Genç adamın bakışları doğrudan Ren'e çevrildi.
"Uzun zaman oldu."
Ren'in yüz ifadesi değişmedi.
"Burada ne yapıyorsun?"
Adam acı bir tebessüm etti.
"Sana yardım etmeye geldim."
Masako hemen araya girdi.
"Yalan söylüyor."
Genç adam gözlerini Masako'ya çevirdi.
"Hâlâ herkesten şüpheleniyorsun."
"Bunun için çok sebebim var."
Aiko ikisine bakıp sessizliği bozdu.
"Biriniz bana ne olduğunu anlatabilir mi?"
Genç adam ilk kez Aiko'ya baktı.
Bakışlarında şaşkınlık vardı.
"Demek gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorsun."
Aiko başını iki yana salladı.
"Neyi hatırlamam gerekiyor?"
Adam birkaç saniye sustu.
Sonra cebinden küçük, katlanmış bir fotoğraf çıkardı.
"Önce bunu gör."
Fotoğrafı Aiko'ya uzattı.
Ren sert bir sesle konuştu.
"Hayır."
Aiko ikisine sırayla baktı.
"Neden?"
Ren birkaç adım öne çıktı.
"Çünkü o fotoğrafı görmeni istemiyorlar."
"Kim istemiyor?"
"Cevabını bildiğini sanan herkes."
Aiko yine de fotoğrafı aldı.
Fotoğraf eskimişti.
Üç çocuk sakura ağacının altında oturuyordu.
Ortada küçük Aiko...
Sağında Ren...
Solunda ise bir erkek çocuk...
Bu kez yüzü çok daha net görünüyordu.
Aiko dikkatle baktı.
Çocuğun gözleri...
Tam karşısında duran genç adamın gözleriyle aynıydı.
Aiko başını kaldırdı.
"Bu..."
Genç adam hafifçe gülümsedi.
"Evet."
"Ben."
"Benim adım Kaito."
Aiko şaşkınlıkla nefes aldı.
"Demek çocukluğumuzda gerçekten üç kişiydik..."
Kaito başını salladı.
"Sadece üç arkadaş değildik."
"Aynı yemini paylaşan üç kişiydik."
Aiko'nun kafası daha da karıştı.
"Nasıl bir yemin?"
Tam Kaito konuşmaya başlayacakken...
Koridorun geldikleri tarafından metal bir gürültü yükseldi.
GÜÜMM!
Masako korkuyla arkasına döndü.
"Taş kapıyı bulmuşlar."
Ren hemen el fenerini söndürdü.
Koridor yeniden karanlığa gömüldü.
Ardından ikinci darbe geldi.
GÜÜMM!
Tozlar tavandan dökülmeye başladı.
Kaito ceketinin iç cebinden eski bir anahtar çıkardı.
"Konuşacak vaktimiz yok."
"Diğer çıkışı kullanmalıyız."
Ren anahtara baktı.
"Bu anahtar sende nasıl olabilir?"
Kaito'nun yüzündeki ifade ciddileşti.
"Çünkü bunu bana..."
Sözünü tamamlayamadı.
Koridorun arkasından bir ses duyuldu.
Çat!
Taş kapı kırılmaya başlamıştı.
Ve Kazuo'nun sesi, taş duvarların arasından boğuk şekilde yankılandı.
"Aiko..."
"Nereye kaçarsan kaç..."
"...sonunda seni bulacağım."
Kazuo'nun sesi taş duvarlarda yankılanıp yavaşça kayboldu.
Koridorda birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Sonra...
GÜÜMM!
Bir darbe daha geldi.
Taş kapının arkasından küçük taş parçaları kopup koridorun zeminine düştü.
Masako telaşla fısıldadı.
"En fazla birkaç dakika dayanır."
Ren hemen Kaito'ya döndü.
"Çıkış nerede?"
Kaito elindeki anahtarı kaldırdı.
"Koridorun sonunda."
"Bu anahtar olmadan açılmaz."
Dört kişi hızla yürümeye başladı.
Koridor giderek daralıyor, tavan alçalıyordu.
Duvarlardaki eski yazılar da değişmişti.
Bu kez tek tek kelimeler değil, uzun bir cümle kazınmıştı.
Aiko el fenerinin ışığını duvara tuttu.
"Kiraz çiçekleri döküldüğünde, yemin unutulursa kan yeniden toprağa karışır."
Aiko istemsizce cümleyi sesli okudu.
"Bu... ne demek?"
Masako başını eğdi.
"Yıllardır cevabını aradığımız soru bu."
Ren yürümeye devam ederken sessizce ekledi:
"Ve bu yüzden insanlar öldü."
Aiko tam başka bir şey soracakken...
Koridor aniden ikiye ayrıldı.
Biri sağa...
Diğeri sola gidiyordu.
Kaito hiç durmadan sağ taraftaki koridora yöneldi.
Ren kolundan tuttu.
"Dur."
Kaito arkasına döndü.
"Neden?"
"Bu yol eskiden kapalıydı."
Kaito'nun yüzü gerildi.
"Artık değil."
İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar.
Aiko aralarındaki gerginliği hissedebiliyordu.
"Birbirinize güvenmiyor musunuz?"
Ren cevap vermedi.
Kaito ise acı acı gülümsedi.
"Eskiden güvenirdik."
Tam o anda...
GÜÜÜMM!
Arkalarındaki taş kapı büyük bir gürültüyle çatladı.
Koridorun derinliklerinden ayak sesleri yükselmeye başladı.
Kazuo'nun adamları geçide girmişti.
Ren kararını verdi.
"Sağdan gidiyoruz."
Dördü birlikte koşmaya başladı.
Koridor hafifçe aşağı doğru eğiliyordu.
Yaklaşık elli metre ilerledikten sonra karşılarına yuvarlak, bronz bir kapı çıktı.
Kapının ortasında kiraz çiçeği şeklinde büyük bir kilit vardı.
Kaito cebindeki anahtarı çıkardı.
Anahtarı kilide yerleştirdi.
Ama...
Anahtar dönmedi.
Kaito şaşkınlıkla tekrar denedi.
Yine olmadı.
"İmkânsız..."
Ren kapıya yaklaştı.
Kilidi dikkatle inceledi.
Sonra gözleri yavaşça Aiko'nun boynuna takıldı.
Kiraz çiçeği kolyesi...
Yumi'nin kaydındaki sözler bir anda aklına geldi.
"O kolye yalnızca bir hatıra değil... Bir anahtar."
Ren derin bir nefes aldı.
"Aiko..."
"Kolyeni çıkar."
Aiko şaşkınlıkla kolyesine dokundu.
"Ne?"
"Bu kapı..."
"...sen olmadan açılmayacak."
Koridorun içi tamamen sessizleşti.
Yalnızca arkalarından gelen ayak sesleri duyuluyordu.
Tak... Tak... Tak...
Kazuo'nun adamları giderek yaklaşıyordu.
Aiko yavaşça kolyesini tuttu.
İnce gümüş zincirin ucundaki kiraz çiçeği, el fenerinin ışığında hafifçe parladı.
"Babaanne..."
diye fısıldadı.
"Gerçekten bunun için mi sakladın beni?"
Ren, bronz kapının önünde diz çöktü.
Kapının ortasındaki kiraz çiçeği kabartmasını dikkatlice inceledi.
"Bak."
Aiko yanına eğildi.
Kabartmanın tam ortasında, çiçeğin merkezini oluşturan küçük bir oyuk vardı.
Şekli...
Kolyesinin ucuyla tamamen aynıydı.
Aiko derin bir nefes aldı.
Titreyen elleriyle zinciri boynundan çıkardı.
Çocukluğundan beri ilk kez kolyesini çıkarıyordu.
Kolye avucundayken içini garip bir boşluk kapladı.
Sanki yıllardır taşıdığı bir parçayı geride bırakıyordu.
Ren yavaşça konuştu.
"Kolyeyi oyuğa yerleştir."
Aiko başını salladı.
Kolye tam yerine oturdu.
Çıt...
İnce bir metal sesi duyuldu.
Ama kapı açılmadı.
Kaito şaşkınlıkla öne eğildi.
"Neden olmadı?"
Ren tekrar kilide baktı.
Sonra kaşlarını çattı.
"Bu tek başına anahtar değil."
Aiko'nun kalbi hızlandı.
"Ne demek?"
Ren kendi cebinden, büyükannesinin kendisine verdiği anahtarı çıkardı.
Kaito da elindeki anahtarı kaldırdı.
Üç anahtar...
Üçü de birbirini tamamlıyor gibiydi.
Masako derin bir nefes aldı.
"Yumi..."
"...her bir parçayı farklı kişilere emanet etmiş."
Ren önce kendi anahtarını kilidin sağ tarafındaki ince yuvaya yerleştirdi.
Çıt.
Kaito diğer anahtarı sol taraftaki yuvaya yerleştirdi.
Çıt.
En son Aiko'nun kolyesi ortada duruyordu.
Üç parça aynı anda kilide oturmuştu.
Koridor titremeye başladı.
Guuummm...
Bronz kapının içinden eski dişlilerin dönme sesi yükseldi.
Arkalarındaki koridordan bağırışlar geliyordu.
"Buraya geldiler!"
"Çabuk!"
Ren arkasına baktı.
El fenerinin ışığında iki gölge görünmeye başlamıştı.
Kazuo'nun adamları koridorun sonuna ulaşmıştı.
Tam o anda...
GICIRRR...
Bronz kapı ağır ağır açıldı.
İçeriden temiz ve serin bir hava yayıldı.
Ama bu bir oda değildi.
Kapının ardında geniş, kubbeli bir salon uzanıyordu.
Salonun tam ortasında, siyah taşlardan yapılmış yuvarlak bir platform vardı.
Platformun üzerinde ise camdan bir kutu duruyordu.
Kutunun içinde tek bir eşya vardı.
Eski, kırmızı kurdeleyle bağlanmış bir mektup.
Aiko'nın gözleri mektuba kilitlendi.
Fısıltıyla konuştu.
"...İkinci mektup."
Ren bir adım öne çıktı.
Yumi'nin kaydındaki sözler zihninde yankılandı.
"İkinci mektubu arama... Bırak, ikinci mektup seni bulsun."
Tam o sırada salonun derinliklerinden yaşlı bir kadın sesi duyuldu.
"Hayır..."
Dört kişi aynı anda irkilip sesin geldiği yöne döndü.
Salonun karanlık köşesinde tekerlekli sandalyede oturan yaşlı bir kadın onları izliyordu.
Yüzü gölgeler arasındaydı.
Ama dudaklarından çıkan ilk cümle, hepsini oldukları yere mıhladı.
"O kutuya dokunursanız... ilk cinayet tekrar eder."
Yaşlı kadının sesi kubbeli salonda yankılandı.
"...O kutuya dokunursanız... ilk cinayet tekrar eder."
Dört kişi de oldukları yerde kaldı.
Aiko yavaşça yaşlı kadına baktı.
Kadın tekerlekli sandalyesinde dimdik oturuyordu. Gümüş rengi saçları omuzlarına dökülüyor, yüzündeki derin çizgiler uzun yılların yorgunluğunu taşıyordu.
Fakat gözleri...
Hâlâ son derece canlıydı.
Ren onu görünce şaşkınlığını gizleyemedi.
"...Hanako Hanım?"
Kadın başını hafifçe salladı.
"Demek sonunda geldiniz."
Masako derin bir nefes aldı.
"Senin hâlâ burada olduğunu bilmiyordum."
Hanako acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Kimse bilmiyordu."
Aiko yavaşça öne çıktı.
"Affedersiniz..."
"Ben sizi tanımıyorum."
Hanako'nun bakışları Aiko'nun yüzünde durdu.
Sonra gözleri doldu.
"Elbette tanımıyorsun."
"Seni en son gördüğümde altı yaşındaydın."
Aiko şaşkınlıkla Ren'e baktı.
Ren de aynı derecede şaşkındı.
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Hanako cevap vermeden salonun ortasındaki cam kutuyu işaret etti.
"Önce ondan uzak durun."
"İkinci mektup sizi beklemiyor."
"O..."
"...bir tuzak."
Tam o sırada...
Koridorun girişinden koşma sesleri geldi.
Kazuo'nun adamları bronz kapıya ulaşmıştı.
Bir adam bağırdı.
"Buradalar!"
Ren hızla bronz kapının yanına geçti.
Kapının iç tarafındaki ağır demir kolu gördü.
Hiç düşünmeden aşağı indirdi.
GÜÜMM!
Bronz kapı yeniden kapanmaya başladı.
Dışarıdaki adamlardan biri kapıya yetişmeye çalıştı.
Parmaklarını araya soktu.
Kapı bir an duraksadı.
Ren bütün gücüyle kola asıldı.
Masako da yardım etti.
Adam acıyla bağırarak elini çekmek zorunda kaldı.
GICIRRR!
Kapı tamamen kapandı.
Ardından içeriden kalın bir sürgü sesi geldi.
Şimdilik güvendeydiler.
Ren nefes nefese yere oturdu.
"Bir süre bizi açamazlar."
Hanako başını salladı.
"Hayır."
"Bu kapıyı kıramazlar."
"Çünkü bu kapı dışarıdan değil..."
"...içeriden açılır."
Aiko salona yeniden baktı.
Burası diğer odalara hiç benzemiyordu.
Duvarlarda eski aile armaları vardı.
Kubbenin tam ortasında büyük bir sakura kabartması işlenmişti.
Platformun çevresinde ise dört taş sütun yükseliyordu.
Her sütunun üzerine bir isim kazınmıştı.
Aiko en yakındaki sütuna yürüdü.
Üzerinde tek kelime yazıyordu.
FUJİMOTO
Yanındaki sütunda...
TAKAHASHİ
Üçüncü sütunda...
ARATA
Dördüncü sütuna geldiğinde durdu.
Yazıyı daha önce hiç duymamıştı.
MORİYAMA
Aiko arkasını döndü.
"Bu isimler..."
Hanako ağır bir sesle cevap verdi.
"Bunlar yemini eden dört ailenin adıdır."
Aiko'nun kalbi hızlandı.
"Dört aile mi?"
"Biz hep üç kişiydik."
Hanako başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Başlangıçta dört çocuktunuz."
Salon sessizliğe gömüldü.
Aiko, Ren ve Kaito aynı anda birbirlerine baktılar.
Aiko yavaşça konuştu.
"...Dördüncü çocuk kimdi?"
Hanako cevap vermek üzere ağzını açtı.
Tam o anda...
Salonun diğer ucundan ince bir çocuk sesi duyuldu.
"...Ben."
Dördü de aynı anda sesin geldiği yöne döndü.
Platformun arkasında, beyaz kimono giymiş yaklaşık on yaşlarında bir kız çocuğu durmuştu.
Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı.
Aiko onu daha önce hiç görmemişti.
Kız, Aiko'nun gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
"Sen beni unuttun..."
"...ama ben seni hiç unutmadım."
Salonun içindeki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Aiko, platformun arkasında duran küçük kıza gözlerini dikmişti.
Kız kıpırdamıyordu.
Bembeyaz kimonosu taş zemine kadar uzanıyor, siyah saçları omuzlarına dökülüyordu.
Yüzünde hüzünlü ama sakin bir ifade vardı.
"...Ben."
Sesi yine aynı yumuşaklıkla yankılandı.
"...Dördüncü çocuğum."
Aiko istemsizce birkaç adım ona doğru yürüdü.
"Sen... kimsin?"
Küçük kız gülümsedi.
"Hatırlamıyor musun?"
Aiko başını yavaşça salladı.
"Hayır."
Kızın gülümsemesi kayboldu.
"Beni unutacağını biliyordum."
Hanako'nun sesi arkadan geldi.
"Aiko..."
"Daha fazla yaklaşma."
Aiko durdu.
"Neden?"
Hanako gözlerini kızdan ayırmadan cevap verdi.
"Önce onun kim olduğunu öğrenmeliyiz."
Ren de dikkatle kıza bakıyordu.
"Ben onu daha önce hiç görmedim."
Kaito ise kaşlarını çatmıştı.
"Ben de."
Kız bunu duyunca başını eğdi.
"Tabii ki görmediniz."
"Çünkü beni sizden önce aldılar."
Aiko'nun kalbi hızlandı.
"Kim aldı?"
Kız cevap vermedi.
Bunun yerine yavaşça sağ elini kaldırdı.
Avucunda eski, ahşap bir oyuncak turna kuşu vardı.
Oyuncağın bir kanadı kırılmıştı.
Aiko'nun nefesi kesildi.
Bu oyuncağı tanıyordu.
Zihninin derinliklerinden silik bir anı yükseldi.
Sakura yapraklarının altında dört çocuk oturuyordu.
Küçük bir kız kahkahalar atarak aynı turna kuşunu havaya kaldırıyordu.
Yanında Aiko vardı.
Ren vardı.
Ve Kaito...
Dördü birlikte gülüyordu.
Görüntü bir anda kayboldu.
Aiko başını tuttu.
"Ben..."
"Onu hatırlıyorum..."
Kız ilk kez umutla gülümsedi.
"Adımı da hatırlayacak mısın?"
Aiko gözlerini kapattı.
Belleğinin en derinlerinde tek bir isim yankılandı.
"...M... Mi..."
Tam söyleyecekken...
GÜÜÜMM!
Bronz kapı büyük bir gürültüyle sarsıldı.
Salonun kubbesinden tozlar döküldü.
Ren hızla kapıya döndü.
"Kapıyı zorluyorlar."
İkinci darbe geldi.
Bu kez kapının sürgüsü hafifçe titredi.
Hanako telaşla konuştu.
"Hayır..."
"Bu kapıyı kıramazlardı."
Kaito da şaşkınlıkla kapıya baktı.
"İçeriden açılıyor dememiş miydin?"
Hanako'nun yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
"Evet..."
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
"...Ama eğer dışarıdakiler kapıyı açabiliyorsa..."
"...demek ki dördüncü anahtar onların elinde."
Salondaki herkes donup kaldı.
Aiko yavaşça Hanako'ya döndü.
"Dördüncü anahtar mı?"
Hanako başını eğdi.
"Dört aile..."
"Dört çocuk..."
"Ve..."
"Dört anahtar."
Tam o anda bronz kapının kilidinden ince bir ses duyuldu.
Çıt...
Ren'in gözleri büyüdü.
"Hayır..."
Kilidin dili yavaşça geri çekilmeye başladı.
Kapıyı dışarıdan biri açıyordu.
Çıt...
Bronz kapının kilidi bir kez daha hareket etti.
Ren hızla kapıya koştu.
Elini sürgünün üzerine bastırdı.
Kilidin dili yavaşça geri çekiliyordu.
"Birisi..."
"...gerçekten dördüncü anahtarı kullanıyor."
Masako'nun yüzü kireç gibi olmuştu.
"Bu mümkün değil."
Hanako tekerlekli sandalyesini birkaç adım ileri sürdü.
"Geri çekilin."
Ren şaşkınlıkla ona baktı.
"Ne yapacaksınız?"
Hanako cevap vermedi.
Sandalyesinin kol dayanağının altına uzandı.
Küçük, pirinçten yapılmış ikinci bir kol çekti.
Tak!
Salonun derinliklerinden ağır taşların hareket ettiği duyuldu.
Platformun çevresindeki dört sütun yavaşça dönmeye başladı.
Grrrr...
Aiko şaşkınlıkla etrafına baktı.
Taş zeminin altında eski bir mekanizma çalışıyordu.
Salon hafifçe sarsıldı.
Platformun üzerindeki cam kutu ağır ağır aşağı inmeye başladı.
"İkinci mektup!"
diye bağırdı Aiko.
Hanako başını salladı.
"Hayır."
"Artık onu kimse alamaz."
Cam kutu tamamen zeminin altına indi.
Yerine kalın bir taş kapak kapandı.
Tam aynı anda...
GÜÜÜMM!
Bronz kapı içeri doğru birkaç santimetre açıldı.
Kapının aralığından siyah eldivenli bir el uzandı.
Ren bütün gücüyle kapıyı itti.
Kapı yeniden kapandı.
Fakat yalnız değildi.
Dışarıdan iki kişi daha yüklenmeye başlamıştı.
Masako da Ren'e yardım etti.
"Dayan!"
Hanako bu sırada Aiko'ya döndü.
"Aiko."
"Buraya gel."
Aiko hemen yanına koştu.
Hanako cebinden eski, katlanmış küçük bir parşömen çıkardı.
Parşömeni Aiko'nun avucuna bıraktı.
"Bu..."
"...ailenin gerçek soyağacı."
Aiko şaşkınlıkla parşömene baktı.
"Şimdi mi?"
"Bunu sonra incele."
"Ama sakın kimseye gösterme."
Tam o anda...
Kapı üçüncü kez sarsıldı.
GÜÜÜMMM!
Bu kez sürgünün biri yerinden çıktı.
Ren dişlerini sıktı.
"Daha fazla dayanmayacak!"
Hanako derin bir nefes aldı.
Sonra yıllardır sakladığı sırrı ilk kez açıkladı.
"Aiko..."
"Sen Fujimoto ailesinin tek varisi değilsin."
Salondaki herkes aynı anda ona döndü.
Ren'in gözleri büyüdü.
Kaito olduğu yerde dondu.
Masako başını yavaşça öne eğdi.
Aiko'nun sesi titriyordu.
"...Ne demek istiyorsunuz?"
Hanako'nun gözleri doldu.
"Senin..."
"...bir ikiz kardeşin var."
Salon bir anda sessizliğe gömüldü.
Aiko'nun nefesi kesildi.
"Hayır..."
"Ben tek çocuğum."
Hanako gözlerini kapattı.
"Hayır."
"Doğduğun gece..."
"...siz iki kişiydiniz."
Tam o sırada bronz kapı büyük bir gürültüyle yerinden fırladı.
GÜÜÜÜMMM!
Kapı taş zemine çarparak devrildi.
Toz bulutu salonu kapladı.
Tozun içinden bastonunun ucuyla yürüyen tek bir kişi görünüyordu.
Kazuo Arata.
Sakin adımlarla içeri girdi.
Bakışları doğrudan Aiko'nun üzerindeydi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Demek..."
"...sana ikiz kardeşini sonunda söylemişler."
Bölüm etkileşimi
