2. bölüm / 12
SAKURAKIRILAN SESSİZLİK
Bölümler 12Şu an: KIRILAN SESSİZLİK
- 1 SAKURA MEVSİMİ2.317 kelime
- 2 KIRILAN SESSİZLİK2.459 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 GİZLİ GEÇİT2.471 kelime
- 4 İKİZİN GÖLGESİ2.292 kelime
- 5 60 SANİYE2.224 kelime
- 6 AKİK DAĞI1.960 kelime
- 7 BEŞİNCİ MÜHÜR2.074 kelime
- 8 UYANAN TAŞ2.064 kelime
- 9 KIRIK SÜTUNLAR2.757 kelime
- 10 KAYIP GECENİN KAYDI4.079 kelime
- 11 İHANET AŞAMASI3.724 kelime
- 12 KAZUKİ AKİYAMA'NIN GÖLGESİ2.991 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Camın kırılma sesi konağın sessizliğini paramparça etti.
Aiko refleksle merdivenlere yöneldi.
"Alt katta biri var!"
Yaşlı kadın aniden bileğini tuttu.
"Hayır!"
Titreyen sesi, korkusunu gizleyemiyordu.
"Aşağı tek başına inme."
Aiko kadına döndü.
"Birisi içeri girdi. Polisi aramalıyız."
Yaşlı kadın başını yavaşça iki yana salladı.
"Polis... Bu evde hiçbir soruya cevap veremez."
Aiko daha ne demek istediğini anlayamadan bileğini kurtardı.
"Bekleyemem."
Hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Ahşap basamaklar her adımında gıcırdıyordu.
Alt kata ulaştığında çalışma odasının bulunduğu koridora baktı.
Her şey birkaç dakika önce bıraktığı gibiydi.
Fakat...
Salonun kapısı aralıktı.
Az önce kapalı olduğuna emindi.
Yavaşça kapıya yaklaştı.
Kapıyı iki parmağıyla itti.
İçerisi geniş bir salondan oluşuyordu.
Ortada büyük bir masa...
Duvarlarda eski tablolar...
Tavanın tam ortasında ise devasa kristal bir avize asılıydı.
Yerde sayısız cam parçası vardı.
Kırılan şey pencere değildi.
Avizenin alt kısmındaki kristallerden biri koparak yere düşmüştü.
Aiko etrafı dikkatle inceledi.
Tam o sırada yerdeki camların arasında katlanmış beyaz bir kâğıt fark etti.
Camların üzerine bırakılmıştı.
Sanki biri özellikle görünmesini istemişti.
Eğilip dikkatlice aldı.
Kâğıtta yalnızca tek cümle vardı.
"Gece olmadan tapınağa git."
Aiko'nın kalbi yeniden hızlandı.
Bu, büyükannesinin notuyla aynı anlamı taşıyordu.
Demek ki biri onu özellikle tapınağa yönlendiriyordu.
Fakat neden?
Kâğıdı çantasına koyarken salondaki büyük saatin tik tak sesi dikkatini çekti.
Bir an durdu.
Saat...
Çalışıyordu.
Bu imkânsızdı.
Evin her yeri yıllardır kullanılmamış gibiydi.
Ama saat hiç durmamıştı.
Tam saate yaklaşırken...
Dong...
Saat bir kez çaldı.
Ardından ikinci kez...
Üçüncü...
Dördüncü...
Beşinci...
Altıncı...
Yedinci...
Sekizinci...
Dokuzuncu...
Onuncu...
On birinci...
Ve...
On ikinci kez.
Saatin sesi kesildiği anda, salonun karşı duvarındaki dev kitaplığın içinden ince bir mekanik ses geldi.
Çıt...
Aiko olduğu yerde dondu.
Kitaplık...
Milim milim yerinden oynuyordu.
Sanki arkasında gizlenmiş başka bir oda vardı.
Aiko nefesini tuttu.
Kitaplığın içinden gelen mekanik ses birkaç saniye daha sürdü.
Çırr...
Yıllardır yerinden oynatılmamış gibi görünen ağır ahşap kitaplık, duvardan birkaç santimetre ayrıldı.
Arkasında dar ve karanlık bir geçit belirmişti.
Geçidin içinden serin bir hava esiyordu.
Aiko yavaşça yaklaştı.
Elini kitaplığın kenarına koydu.
Ahşap hâlâ titreşiyordu.
Tam geçidin içine bakacakken arkasından aynı yaşlı kadın konuştu.
"Oraya girme."
Aiko irkilerek arkasını döndü.
Kadın kapının eşiğinde durmuştu.
Merdivenlerden inerken neredeyse hiç ses çıkarmamıştı.
"Girmememi söylemeniz için bir neden var."
Kadın gözlerini geçitten ayırmadan cevap verdi.
"Çünkü o yol açıldığında... geri dönüşü olmayan şeyler başlar."
Aiko birkaç saniye sessiz kaldı.
"Siz bu evde yaşıyor musunuz?"
"Yaşamak..."
Kadın acı bir tebessüm etti.
"Yıllardır sadece bekliyorum."
"Neyi?"
"Seni."
Aiko'nun boğazı düğümlendi.
"Beni tanıyor musunuz?"
Kadın başını hafifçe salladı.
"Seni son gördüğümde küçücük bir çocuktun."
"Adınız ne?"
"Masako."
Aiko bu ismi hiç duymamıştı.
"Babaanne Yumi'nin arkadaşı mısınız?"
Masako derin bir nefes aldı.
"Arkadaşı değildim."
Kısa bir sessizlik oldu.
"...Onu korumakla görevliydim."
Aiko'nun aklı daha da karıştı.
"O zaman neden bana hiçbir şey anlatmıyorsunuz?"
Masako cevap vereceği sırada...
Geçidin içinden hafif bir metal sesi duyuldu.
Tık...
İkisi de aynı anda karanlığa baktı.
Sonra...
Çok yavaş gelen ayak sesleri duyuldu.
Tak...
Tak...
Tak...
Bu kez sesler onlara doğru geliyordu.
Aiko istemsizce bir adım geri çekildi.
"İçeride biri var."
Masako'nun yüzü gerildi.
"Daha erken..."
diye fısıldadı.
"Bu kadar erken gelmemeliydi."
Ayak sesleri yaklaştıkça karanlığın içinde uzun bir gölge belirdi.
Önce siyah bir ayakkabı...
Ardından koyu renk bir pantolon...
Sonra uzun siyah bir ceket...
Adam tamamen ışığa çıktığında Aiko'nun gözleri büyüdü.
Bu kişi...
İstasyonda kitabını yerden kaldıran genç adamdı.
Adam Aiko'ya baktı.
Yüzünde ne korku ne de şaşkınlık vardı.
Sanki onun geleceğini zaten biliyordu.
"Sonunda karşılaştık."
Aiko birkaç saniye konuşamadı.
"...Sen..."
Genç adam hafifçe başını eğdi.
"Ben Ren Takahashi."
Masako aniden öne geçti.
Aiko'yla Ren'in arasına girerek sert bir sesle konuştu.
"Buradan git."
Ren'in bakışları değişmedi.
"Artık çok geç."
Masako'nun elleri titremeye başladı.
"Onu bu işin içine çekmeyecektiniz."
Ren, gözlerini ilk kez Masako'dan ayırıp doğrudan Aiko'ya çevirdi.
Alçak ama kararlı bir sesle konuştu.
"Bu evde gördüğün hiçbir şeye güvenme."
Bir an durdu.
"...Buna ben de dâhilim."
Masako'nun sözleri odanın içinde yankılanırken derin bir sessizlik çöktü.
Ren olduğu yerde kaldı.
Ne geri çekildi ne de bir adım daha attı.
Bakışları yalnızca Aiko'nun üzerindeydi.
Aiko ise hâlâ onu istasyondaki genç adam olarak hatırlıyordu.
"...Beni tanıyor musun?" diye sordu.
Ren, kısa bir süre sustu.
"Tanıyorum."
"Nereden?"
"Çocukluğundan."
Aiko'nun kaşları çatıldı.
"Hatırlamıyorum."
"Hatırlamaman normal."
Masako sert bir sesle araya girdi.
"Yeter Ren!"
Ren başını ona çevirdi.
"Gerçekleri daha ne kadar saklayacaksın?"
Masako'nun gözleri doldu.
"Yumi bana söz verdirdi."
"Yumi artık burada değil."
Bu cümle odadaki havayı değiştirdi.
Masako gözlerini kapattı.
Sanki yıllardır omzunda taşıdığı yük daha da ağırlaşmıştı.
Aiko bir adım öne çıktı.
"Lütfen..."
"İkiniz de aynı şeyleri ima ediyorsunuz ama hiçbir şey söylemiyorsunuz."
"Bu evde ne oluyor?"
Ren cevap vermedi.
Bunun yerine yavaşça ceketinin cebine uzandı.
Masako hemen gerildi.
"Hayır."
Ren cebinden küçük, eski bir cep saati çıkardı.
Saat gümüş rengindeydi.
Kapağında sakura çiçeği kabartması vardı.
"Aiko."
Saati ona uzattı.
"Bunu daha önce gördün mü?"
Aiko dikkatlice saate baktı.
İlk anda hayır diyecekti.
Fakat saatin kapağı açılınca nefesi kesildi.
İç kapağın içinde küçük bir aile fotoğrafı vardı.
Fotoğrafta genç bir kadın, küçük bir kız çocuğunu kucağına almış gülümsüyordu.
Kız çocuğu...
Kendisiydi.
Aiko'nun elleri titremeye başladı.
"Bu fotoğraf..."
"Nasıl sende olabilir?"
Ren'in sesi sakindi.
"Çünkü bu saat bana emanet edildi."
"Kim tarafından?"
"...Büyükannen tarafından."
Aiko şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Bu imkânsız."
"Ölmeden iki gün önce benimle görüştü."
Masako öfkeyle konuştu.
"Ren!"
"Artık sır saklamanın anlamı yok."
Tam Aiko bir soru daha soracakken...
Tak!
Konağın ön kapısından sert bir vurma sesi geldi.
Üçü de aynı anda sustu.
Bir kez daha...
Tak! Tak! Tak!
Bu kez daha sertti.
Evde yankılanıyordu.
Aiko refleksle girişe baktı.
"Birisi geldi."
Masako'nun yüzündeki renk çekildi.
"Hayır..."
diye fısıldadı.
"Bu saatte gelmemeleri gerekiyordu."
Kapıya üçüncü kez vuruldu.
Bu kez vurmanın ardından tok ama sakin bir erkek sesi duyuldu.
"Fujimoto Konağı'nda kimse var mı?"
Aiko kapıya doğru yürümek istedi.
Ren aniden kolundan tuttu.
"Dur."
"Neden?"
Ren'in bakışları kapıya kilitlendi.
Çok alçak bir sesle konuştu.
"Kapıyı açmadan önce..."
"...kapının dürbününden bak."
Aiko yavaşça giriş kapısına ilerledi.
Kapının yanına geldi.
Eski pirinç dürbüne gözünü yaklaştırdı.
Dışarıda siyah takım elbiseli üç kişi duruyordu.
Ortadaki adam başını hafifçe kaldırdı.
Sanki Aiko'nun kendisini izlediğini biliyormuş gibi...
Yavaşça gülümsedi.
Ve dudaklarını oynatarak tek bir cümle kurdu.
"Seni almaya geldik."
Aiko gözünü dürbünden ayırmadı.
Kapının önünde duran üç adamın hepsi siyah takım elbise giymişti. Ortadaki adam ellili yaşlarının sonlarında görünüyordu. Gümüşe çalan saçları kusursuzca taranmış, siyah eldivenleri tek bir kırışık bile taşımıyordu.
En dikkat çekici yanı ise yüzündeki sakin ifadeydi.
Sanki bu eve ilk kez gelmiyordu.
Adam yine konuştu.
"Kapıyı aç, Aiko."
Aiko'nun nefesi kesildi.
Adını biliyordu.
Bir adım geri çekildi.
"Ben... onları tanımıyorum."
Ren kapıya yaklaşmadı.
"Tanımaman gerekiyor."
"Ne demek 'gerekiyor'?"
Masako, koridorun girişinde durmuş, ellerini birbirine kenetlemişti.
"Onlar seni tanıyor. Bu yeterince tehlikeli."
Dışarıdan yeniden tokmak sesi geldi.
Tak... Tak...
Bu kez daha sakindi.
Ortadaki adam yüksek sesle konuştu.
"Ben Kazuo Arata."
"Eski dostun Yumi Hanım'ın vasiyetini yerine getirmek için geldim."
Aiko şaşkınlıkla Masako'ya döndü.
"Babaanne onu tanıyor muydu?"
Masako'nun yüzü bir anlığına sertleşti.
"Evet."
"Öyleyse neden içeri almıyoruz?"
Masako hiç düşünmeden cevap verdi.
"Çünkü Yumi, ölmeden önce bana özellikle onu içeri almamamı söyledi."
Aiko bu söz karşısında dondu.
Dışarıdaki adam, içeride konuşulanları duymuş gibi gülümsedi.
"Masako."
"Yalan söylemeyi hiç beceremedin."
Kadının omuzları gerildi.
Ren ise sessizce pencereye yaklaştı.
Perdeyi parmak ucuyla yalnızca birkaç santimetre araladı.
Dışarıyı dikkatle inceledi.
Sonra perdeyi tekrar kapattı.
"Üç kişi değiller."
Aiko hemen ona döndü.
"Ne?"
"Bahçenin kuzey tarafında iki kişi daha var."
"Arka kapıyı gözetliyorlar."
Masako'nun yüzündeki endişe büyüdü.
"Demek bütün çıkışları kapattılar..."
Tam o sırada...
Tık.
Konağın içinden bir ses geldi.
Üçü de aynı anda sustu.
Ses üst kattan gelmemişti.
Ne de dışarıdan...
Ses, tam salonun içindeki gizli geçitten gelmişti.
Ren yavaşça başını çevirdi.
Geçidin karanlığına baktı.
Bir kez daha...
Tık...
Ardından...
Yavaşça açılan metal bir kapağın sesi duyuldu.
Ren'in sesi ilk kez telaşlı çıktı.
"Aiko."
"Buradan hemen uzaklaş."
"Neden?"
Ren cevap veremeden geçidin içindeki karanlıktan siyah kapüşonlu bir kişi dışarı adım attı.
Yüzü tamamen maskeyle kapalıydı.
Elinde silah ya da bıçak yoktu.
Sadece küçük, siyah bir zarf tutuyordu.
Kimseye bakmadan zarfı salonun ortasındaki masaya bıraktı.
Sonra başını kaldırdı.
Maskenin arkasından boğuk bir ses duyuldu.
"İlk mektup bulundu."
"İkinci mektup da sahibine ulaştığında..."
Kısa bir duraksadı.
"...İlk ölüm gerçekleşecek."
Sözlerini bitirir bitirmez geldiği gizli geçide doğru döndü.
Aiko düşünmeden peşinden koştu.
"Dur!"
Kapüşonlu kişi karanlığın içine girdi.
Aiko da geçide ulaştı...
Fakat içerisi bomboştu.
Dar taş koridor dümdüz uzanıyordu.
Kaçabileceği hiçbir kapı yoktu.
Kapüşonlu kişi birkaç saniye içinde adeta taş duvarların arasında kaybolmuştu.
Aiko şaşkınlıkla koridorun zeminine baktı.
Orada tek bir şey duruyordu.
Pembe bir sakura yaprağı...
Üzerine taze kan damlamıştı..
Aiko dizlerinin üzerine çöktü.
Taş zeminin ortasında duran sakura yaprağını dikkatlice avucuna aldı.
Yaprağın üzerindeki kan henüz kurumamıştı.
Parmağına bulaşan kırmızı damlayı şaşkınlıkla inceledi.
"...Bu yeni."
Arkasından Ren'in sesi duyuldu.
"Dokunma."
Aiko başını çevirdi.
Ren geçidin girişine kadar gelmiş, bulunduğu yerden koridoru dikkatle inceliyordu.
Masako ise birkaç adım geride durmuş, dua eder gibi ellerini birbirine kenetlemişti.
Ren eğilip zemini kontrol etti.
"Kan burada dökülmedi."
Aiko şaşkınlıkla sordu.
"Nereden biliyorsun?"
"Çünkü yerde sürüklenme izi yok."
Gerçekten de taşların üzerinde tek bir damla bile yoktu.
Sadece yaprağın üzerindeki kandan başka hiçbir iz bulunmuyordu.
Ren devam etti.
"Birisi bunu özellikle buraya bıraktı."
Aiko yavaşça ayağa kalktı.
"Az önceki kişi kimdi?"
"Bilmiyorum."
"Bana yalan söyleme."
Ren gözlerini kaçırmadı.
"Yalan söylemiyorum."
"Yüzünü neden gizliyordu?"
"Bunu ben de öğrenmeye çalışıyorum."
Masako araya girdi.
"Buradan çıkmalıyız."
Ren başını salladı.
"Daha değil."
"Neden?"
"Çünkü zarf hâlâ salonda."
Aiko irkildi.
Kapüşonlu kişi masaya bir zarf bırakmıştı.
Koşarken onu tamamen unutmuştu.
Üçü birlikte yeniden salona döndüler.
Salon ilk bakışta bıraktıkları gibiydi.
Masanın ortasında siyah zarf duruyordu.
Kimse ona dokunmamıştı.
Ren dikkatlice yaklaştı.
Zarfı eline almadan önce etrafını kontrol etti.
Sonra cebinden beyaz bir mendil çıkarıp zarfı onunla tuttu.
Aiko merakla izliyordu.
"Neden çıplak elle almıyorsun?"
"Alışkanlık."
"Nasıl bir alışkanlık?"
Ren kısa bir an sustu.
"İz bırakmamayı öğrendim."
Bu cümle Aiko'nun zihnine takıldı.
Ren zarfı yavaşça açtı.
İçinden yalnızca tek bir fotoğraf çıktı.
Eski, solmuş bir fotoğraf...
Üç çocuk sakura ağaçlarının altında gülümsüyordu.
Ortadaki küçük kız Aiko'ydu.
Sağındaki çocuk Ren'di.
Ama soldaki üçüncü çocuk...
Aiko onu hiç hatırlamıyordu.
Yaklaşık kendi yaşlarında bir erkek çocuğuydu.
Boynunda kiraz çiçeği şeklinde bir kolye vardı.
Fotoğrafın arkasına kırmızı mürekkeple tek bir tarih yazılmıştı.
18 Nisan 2015
Ve altına tek cümle eklenmişti.
"Üç kişiydiniz."
Aiko'nun yüzü bembeyaz kesildi.
"Hayır..."
diye fısıldadı.
"Biz... iki kişiydik."
Ren fotoğrafa uzun uzun baktı.
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
"Hayır."
Sesi her zamankinden daha ciddiydi.
"Çocukken biz gerçekten üç kişiydik."
"Ve üçüncüsü..."
Tam cümlesini tamamlayacakken...
Konağın giriş kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı.
GÜÜMM!
Dışarıdaki biri bu kez tokmakla değil...
Omzuyla kapıya yüklenmişti.
Masako korkuyla irkildi.
"Kapıyı kıracaklar!"
İkinci darbe geldi.
GÜÜMM!
Kapının menteşeleri çatırdamaya başladı.
Üçüncü darbeden hemen önce dışarıdan Kazuo Arata'nın sakin ama ürkütücü sesi duyuldu.
"Aiko..."
"Kapıyı sen açmazsan..."
"...biz açacağız."
GÜÜMM!
Kapı bir kez daha sarsıldı.
Tavandan ince tozlar dökülmeye başladı.
Aiko refleksle girişe baktı.
Eski meşe kapının ortasında ince bir çatlak oluşmuştu.
Masako telaşla salondan çıkıp giriş koridoruna koştu.
"Dayanamayacak..."
Ren de peşinden gitti.
Kapının yanındaki dar pencerenin perdesini hafifçe araladı.
Bahçeye göz attı.
Yüzü bir anda ciddileşti.
"Beş kişi değil..."
Aiko hemen yanına geldi.
"Ne oldu?"
"Yedi kişiler."
"Ne?"
"İki kişi daha gelmiş."
Dışarıda siyah takım elbiseli adamlar kapının iki yanına dağılmıştı.
Kazuo ise basamakların tam ortasında, bastonuna iki elini dayamış, hiç acele etmiyormuş gibi bekliyordu.
Sonra başını kaldırdı.
Doğrudan pencereye baktı.
Ren perdeyi anında kapattı.
"Bizi gördü."
Masako, girişteki eski dolabı açıp içinden ağır demir bir sürgü çıkardı.
Ren hiç vakit kaybetmeden sürgüyü kapıya yerleştirdi.
Tak!
Kapı biraz daha sağlamlaşmıştı.
Masako derin bir nefes aldı.
"En fazla birkaç dakika kazanır."
Aiko şaşkınlıkla ikisine baktı.
"Bu insanlar kim?"
Masako cevap vermedi.
Ren ise sessizce cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
Aiko anahtarı görünce irkildi.
Üzerindeki kırmızı kurdele...
Büyükannesinin kendisine bıraktığı anahtarın aynısıydı.
"Bu..."
Ren başını salladı.
"Evet."
"İkisi aynı anahtardan."
"Neden?"
"Çünkü iki farklı kilidi açıyorlar."
Aiko tam soracakken...
GÜÜMM!
Kapı bu kez daha şiddetli sallandı.
Menteşeler acı bir ses çıkardı.
Dışarıdan Kazuo'nun sesi yeniden duyuldu.
"Aiko."
"Yumi sana gerçeği anlatmadı."
"Ama ben anlatacağım."
Ren dişlerini sıktı.
"Sakın dinleme."
Kazuo konuşmaya devam etti.
"Yumi, aileni korumaya çalışmadı."
"Kendi sırrını korudu."
Bu sözler Aiko'nun zihnine saplandı.
"Büyükannem... neyi sakladı?"
Masako gözlerini kapattı.
Sanki bu cümleyi yıllardır duymaktan korkuyordu.
Tam o sırada...
Salonun içinden ince bir zil sesi yükseldi.
Üçü de aynı anda döndü.
Ses, gizli geçidin içinden geliyordu.
Ren'in yüzü soldu.
"Hayır..."
"Bu olamaz."
"Ne oluyor?" diye sordu Aiko.
Ren koşarak geçide girdi.
Aiko da peşinden ilerledi.
Koridorun sonunda, az önce boş olan taş duvarın ortasında küçük bir metal kapak açılmıştı.
İçinde eski bir telefon vardı.
Siyah çevirmeli...
Tozlu...
Ama çalıyordu.
Trinn...
Trinn...
Trinn...
Aiko ile Ren birbirlerine baktılar.
Masako, koridorun girişinden korkuyla seslendi.
"Kimse o telefonu açmamalı!"
Telefon çalmaya devam etti.
Aiko'nun eli yavaşça ahizeye uzandı.
Ren tam "Dur!" diyecekken...
Aiko ahizeyi kaldırdı.
Karşı taraftan yalnızca birkaç saniyelik sessizlik geldi.
Ardından yaşlı bir kadın sesi duyuldu.
Oldukça sakin...
Oldukça tanıdık...
"Aiko..."
Aiko'nun gözleri doldu.
Bu sesi tanıyordu.
"...Babaanne?"
Kadın derin bir nefes aldı.
"Eğer bu kaydı dinliyorsan..."
"...demek ki oyun yeniden başladı."
Aiko'nun eli ahizede donup kaldı.
"...Babaanne?"
Karşı taraftan birkaç saniye boyunca yalnızca hafif bir cızırtı geldi.
Sonra aynı ses yeniden konuştu.
"Aiko... Bu bir telefon görüşmesi değil."
"Bu, senin için bıraktığım son kayıt."
Aiko'nun boğazı düğümlendi.
Masako gözlerini kapattı.
Sanki bu anı yıllardır bekliyordu.
Yumi'nin sesi sakin ama yorgundu.
"Eğer bunu dinliyorsan, konağın gizli geçidini bulmuşsun demektir."
"Bu da planladığım her şeyin gerçekleştiği anlamına geliyor."
Ren, Aiko'nun yanına geldi ama hiçbir şey söylemedi.
Sadece dikkatle kaydı dinliyordu.
Yumi devam etti.
"Öncelikle şunu bilmeni istiyorum."
"Sana söylediğim her yalan..."
"...seni korumak içindi."
Aiko'nun gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
"Neden..."
diye fısıldadı.
Telefonun diğer ucundaki kayıt elbette cevap vermedi.
Yumi'nin sesi devam etti.
"Bugün bu evde bulunan hiç kimseye tamamen güvenme."
"Masako'ya bile..."
Masako başını öne eğdi.
"...Ren'e bile..."
Ren gözlerini kapattı.
"...ve kapıya gelen adamlara da asla."
Aiko şaşkınlık içinde ikisine baktı.
Yumi hepsinin adını biliyordu.
Demek ki bunların olacağını önceden tahmin etmişti.
"Ama..."
dedi Yumi.
"İçlerinden biri doğruyu söylüyor."
"Hangisi olduğunu ise yalnızca sen anlayabilirsin."
Kayıtta kısa bir sessizlik oldu.
Ardından Yumi'nin sesi ilk kez titredi.
"Aiko..."
"Eğer hâlâ boynunda kiraz çiçeği kolyesini taşıyorsan..."
"...sakın çıkarma."
"O kolye yalnızca bir hatıra değil."
"Bir anahtar."
Aiko refleksle boynundaki kolyeyi tuttu.
Küçüklüğünden beri hiç çıkarmadığı kolye...
Demek gerçek görevi bambaşkaydı.
Tam o sırada kayıt bozulur gibi oldu.
Ses cızırtılar arasında kesildi.
Ardından Yumi son kez konuştu.
"Ve unutma..."
"İlk mektup bulunduğunda..."
"...ikinci mektubu arama."
"Bırak..."
"...ikinci mektup seni bulsun."
Çıt...
Telefon kapandı.
Ahizeden artık yalnızca kesik kesik uğultular geliyordu.
Aiko yavaşça ahizeyi yerine bıraktı.
Koridorda ölüm sessizliği vardı.
Kimse konuşmuyordu.
Tam o anda...
Konağın girişinden büyük bir gürültü yükseldi.
GÜÜÜMMM!
Bu kez kapı tamamen kırılmıştı.
Masako korkuyla başını çevirdi.
"İçeri girdiler!"
Ren, Aiko'nun kolunu tuttu.
"Buradan çıkıyoruz."
"Nereye?"
"Gizli geçidin sonuna."
"Ama çıkışı bilmiyoruz."
"Biliyorum."
Aiko şaşkınlıkla Ren'e baktı.
"Sen... daha önce buraya geldin."
Ren cevap vermedi.
Yalnızca taş duvarın sonundaki karanlığa doğru yürümeye başladı.
Tam o sırada, konağın üst katından ve giriş koridorundan aynı anda ayak sesleri yükseldi.
Birileri konağın içine dağılmıştı.
Ve onları arıyordu.
Bölüm etkileşimi
