27. bölüm · NAMLUNUN UCUNDAKİ KANUN

Konuşulmayanlar

Aybüke Boyraz

27. Bölüm – Aramızdaki Sessiz Uçurum

Valeriá’dan;

Karargahın üzerinden havalanan Skorsky helikopterlerinin o sağır edici pervane sesleri gökyüzünü yırtarak uzaklaşırken, dinlenme odasının pencereleri fırtınanın şiddetiyle titriyordu. Luca ve Gabriel, Akdeniz’in o karanlık sınır hattına, Vlasov’un lojistik üssünü barutla ve kanla yerle bir etmek için uçmuşlardı. Ama kışlada bıraktıkları o sessizlik, helikopterlerin motor sesinden çok daha gürültülü bir şekilde kulaklarımı tırmalıyordu.

Üzerimdeki o geniş gömleğin kumaşını parmaklarımın arasında sıkıca kavradım. Düğmelerini boğazıma kadar iliklemiştim ama içimdeki o kutup soğuğunu, Luca’nın operasyon odasından çıkarken arkamdan tek bir adım bile atmayışının bıraktığı o buz gibi enkazı eritemiyordum.

Mavi gözlerim dalgınca pencereden süzülen sağanak yağmur damlalarına kilitlenmişti. Biz uzaklaşmıştık. Aramıza hiçbir ülkenin çizemeyeceği kadar keskin, birbirimizle tek bir kelime bile konuşmamıza izin vermeyecek kadar büyük bir duvar örmüştük. Bu tuhaf, nefrete ve suçluluk duygusuna benzeyen küslük, göğüs kafesimi daraltıyordu.

"Valeriá..."

Elena’nın o narin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Oturduğu koltukta bacaklarını kendine doğru çekmiş, üzerindeki o siyah salaş askeri tişörtün içine iyice gömülmüştü. Parlak turuncu saçları omuzlarına dökülmüş halde, ela gözlerindeki o hırçın buğuyla bana bakıyordu.

"Onlar sınırda Vlasov’un cehennemini yazarken, biz burada kendi cehennemimizde boğuluyoruz, değil mi?" diye fısıldadı Elena, sesindeki o derin acıyı gizlemeye çalışarak. "Gabriel... gitmeden önce yüzüme bile bakmadı. Dün gece o misafir salonunda tenimi ateşe veren, beni o serseri kurşunlardan korumak için canını ortaya koyan adam gitti; yerine buzdan bir heykel geldi."

Elena’dan;

Valeriá, pencerenin kenarından ayrılıp yavaş adımlarla karşımdaki deri koltuğa çöktüğünde, o ggömleğin içinde ne kadar mağrur ama bir o kadar da darmadağın durduğunu görebiliyordum. İkimiz de adliye koridorlarında dünyayı yakmaya and içmiş kadınlardık ama şimdi o kışlanın sahiplerine, o siyah saçlı, mavi ve siyah gözlü iki adama sırılsıklam yenilmiştik. Üstelik en acısı da, bu teslimiyetin ardından gelen o anlamsız, can yakıcı sessizlikti.

"Biz düşmanız Elena," dedi Valeriá, mavi gözlerini gözlerime dikerek. Sesi, dün gece o harita masasında Luca’nın kollarında inleyen o kadının aksine, hırçın bir adalet hırsıyla titriyordu. "Luca o rütbelerin arkasına saklanan kibirli bir Gölge. Dün gece o odada yaşananlar bir hataydı, Sergio’nun ihanetinin getirdiği bir zayıflıktı ve o da bunu biliyor. Bu yüzden uzaklaştı. Konuşmuyor, bakmıyor... Çünkü onun o katı askeri dünyasında benim kanunlarıma yer yok, benim dünyamda da onun o vahşi emir komuta zincirine."

"Ama canın yanıyor," dedim, ela gözlerimle onun o gömleği sıkıca tutan ellerini süzerek. "Dürüst ol Valeriá. Aramıza giren bu tuhaf küslük, dışarıda patlayan silahlardan daha çok acıtıyor içimizi. Gabriel bana o siyah gözleriyle son kez buz gibi baktığında, göğüs kafesimin altından bir parçanın koptuğunu hissettim. Onlardan nefret etmek için buraya geldik ama şimdi... onların o sessizce bizi arkalarında bırakıp gidişlerinin acısını tartışıyoruz."

Valeriá başını öne eğdi, darmadağınık sarı saçları yüzünü kapatırken derin bir iç çekti. "Bu bir küslük değil Elena," diye fısıldadı, sesindeki o pes ve boğuk tınıyı gizleyemeyerek. "Bu, iki farklı dünyanın birbirine çarptıktan sonra aldığı o ölümcül hasarın sessizliği. Onlar sınırda Vlasov’un tırlarını havaya uçururken, biz de burada kendi içimizdeki o günahkar yangının küllerini temizliyoruz. Ama o Gölge kışlaya döndüğünde... hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

Dinlenme odasındaki kırmızı alarm ışıkları duvarlarda dönmeye devam ederken, iki dost Akdeniz fırtınasının uğultusunda, kalplerimizin arasına çekilen o en uzun sınırın acısıyla baş başa kalmıştık.