56. bölüm · NAMLUNUN UCUNDAKİ KANUN
İçerdeki Düşman
56. Bölüm – Ağdaki Kâbus
Savcı Elena’dan;
Koydaki o kanlı kıyamet taarruzunun ardından kışlanın alt katındaki ana siber operasyon odasına döndüğümüzde, duvarları kaplayan devasa sunucuların uğultusu içimdeki o feci korkuyu daha da tetikliyordu.
Üzerimdeki kıyafetler, o ıssız koyun çamuru ve barut kokusuyla lekelenmişti. Gabriel, kapının önünde elindeki taarruz tüfeğiyle nöbet tutarken, simsiyah gözlerini bir an bile koridordan ayırmıyordu; çünkü tehlike artık kışlanın kapısındaydı.
"Şifrelemeyi baypas ediyorum, Valeriá," diye fısıldadım, titreyen parmaklarımı klavyenin üzerinde jilet gibi hızla gezdirirken. Ela gözlerim ekrandan yansıyan buz mavisi ışıkla parlıyordu.
Vlasov'un ve Luca'nın sınırın ötesinden ordularını yöneten o acımasız babasının Moskova'daki ana karargahına ait son gizli siber hatları deşifre ediyordum. Ekranda akan Rusça askeri kodları tek tek kırarken, siber ağın en derin katmanına ulaştığım o salise oda bir anda buz kesti. Sunucuların ışıkları peş peşe kırmızıya döndü ve ekranda beliren o korku dolu canlı video akışı tüm zihnimi felç etti.
Kameranın açısı, doğrudan bizim şu an oturduğumuz operasyon odasının tam arkasındaki o havalandırma tünellerini ve kışlanın jiletli tellerle çevrili ana nizamiyesini gösteriyordu. Bir pusu siber ağın içinden değil, doğrudan fiziksel olarak tepemize kurulmuştu. Vlasov’un en acımasız tasmalı katilleri, bizim yerimizi saptamış ve kışlanın sığınak tünellerine çoktan sızmıştı.
Ekranda aniden beliren o Rusça kırmızı büyük harflerle yazılmış mesaj, odadaki tüm havayı dondurdu: “Gölge'yi içeriden çürüttük, şimdi sıra kışlanın kalan son canavarlarında. Kapıları kapatmanız içerideki ölümü engellemez, Savcı.”
"Gabriel!" diye çığlık attım, ela gözlerimde saf bir dehşet patlarken sandalyeden hızla doğruldum. "İçerideler! Tünelleri kullanıp doğrudan buraya geliyorlar!"
Binbaşı Gabriel Martinéz’den;
Elena’nın o korku dolu çığlığı ve ekranda parlayan o ölümcül siber pusu sinyali zihnimde patladığı an, göğüs kafesimin altındaki o yırtıcı canavar saf bir katliam öfkesiyle yeniden şaha kalktı. Siyah saçlarımın altından bakan gözlerim tamamen karardı. Saniyeler önce o mühimmat odasında kollarımın arasında sığındığım o hırçın kızılparem’i bu serseri kurşunlara yem etmeye hiç niyetim yoktu.
"Mevzi al, Elena!" diye bağırdm. Sesi en pes, en hırçın binbaşı tonuyla operasyon odasının beton duvarlarını titretti.
Taarruz tüfeğimin emniyetini jilet gibi bir sesle indirip ağır çelik kapıya doğru fırladım. Tam o sırada, odanın tavanındaki havalandırma mazgalları büyük bir gürültüyle aşağı fırlatıldı ve Vlasov’un sis bombaları odayı bir anda simsiyah bir duman bulutuna boğdu. Karanlığın ve o zehirli gazın içinden peş peşe patlayan hafif makineli tüfek sesleri kulaklarımı sağır ederken, ben ringlerde ve kafeslerde adam parçalamış o eski dövüşçü reflekslerimle öne atıldım.
Namludan çıkan o sağır edici barut flaşlarının aydınlattığı o korku dolu saliselerde, karşımıza çıkan ilk Rus tetikçisinin boğazını havada yakaladım. Esmer ve damarlı kollarımın arasındaki tüm güçle adamın gırtlağını tek bir hamlede tersine büküp kırarken, diğer elimle belimdeki bıçağı çekip arkasından gelen ikinci adamın göğüs kafesine hırsla sapladım.
Kanlar mermer zemine ve sunucu ekranlarına saçılırken, ben o simsiyah dumanların arasında Elena’mı korumak için tek başıma koca bir cehennem yaratıyordum. Bu odadaki siber pusu, bizim bu kışladaki en karanlık, en dehşet verici hayatta kalma savaşımıza dönüşmüştü.
