2. bölüm / 22
MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜBÖLÜM 2 GERÇEĞİN KİRLİ YÜZÜ ~ARAS~
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 2 GERÇEĞİN KİRLİ YÜZÜ ~ARAS~
- 1 1.BÖLÜM BİTMEYEN KABUSLAR2.812 kelime
- 2 BÖLÜM 2 GERÇEĞİN KİRLİ YÜZÜ ~ARAS~3.772 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. BÖLÜM KANLI DAVET 🩸4.265 kelime
- 4 4.BÖLÜM KÜLLERİN ARDINDAN2.499 kelime
- 5 5.BÖLÜM DERİN YARA ~BABA ~2.984 kelime
- 6 6.BÖLÜM DAVETSİZ GELEN AŞK1.986 kelime
- 7 7.BÖLÜM -Düşeş-2.667 kelime
- 8 8.BÖLÜM GÖLGELER KAPIDA1.900 kelime
- 9 9.MEVSİMLERDEN AŞK2.687 kelime
- 10 10.BÖLÜM FIRTINA ÖNCESİ2.440 kelime
- 11 11.BÖLÜM ESKİ DOSTLAR (KARŞILAŞMA)4.196 kelime
- 12 12.BÖLÜM KARANLIĞA DOĞAN GÜNEŞ1.630 kelime
- 13 13.BÖLÜM İYİ Kİ DOĞDUN (ULUS)3.525 kelime
- 14 14 KIRIK KALPLER ULUS ; (DÜŞÜNMEDİM)1.892 kelime
- 15 15.BÖLÜM BÜYÜK OPERASYON (ÖZEL EKİP)1.953 kelime
- 16 16. Bölüm VEDA BUSESİ:(BELLA MİA)4.433 kelime
- 17 17.BÖLÜM MÜHÜRÜN ARDINDAN1.357 kelime
- 18 18.BÖLÜM FURKAN KILIÇHAN3.179 kelime
- 19 19. BÖLÜM YANLIŞ İSİM3.921 kelime
- 20 20. bölüm ZEHİRLİ SARMAŞIK2.263 kelime
- 21 21.BÖLÜM YOLUN SONU3.537 kelime
- 22 22. BÖLÜM IŞIĞIN BEDELİ1.644 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
– “Ateşin İlk Yarası”
Doğu Sınırı — Terk Edilmiş Silah Deposu
Gece ağırdı.
Rüzgâr, yanmış lastik kokusunu taşıyordu.
Gökyüzü bile karanlığa teslim olmuştu.
Hamit Yörükçü, siyah taktik yeleğiyle karanlığın içinde sert komutlar veriyordu:
— “Temiz çalışın! Kanıt kalmasın!”
Yanında Cemal Bozdoğan vardı.
Bozdoğan ailesinin görünmeyen yüzü…
Arka tarafta Aras duruyordu; yanında 17 yaşındaki Ulus vardı.
Kardeşinin omzuna elini koydu:
— “Ben varken sana bir şey olmaz.”
* * *
Çatışma bir anda patladı.
Duvardan seken mermiler
karanlığı keskin çığlıklar gibi yırtıyordu.
Aras, Ulus’u kendine çekti:
— “Koş!”
— “Bırakmam seni!”
Tam kapıya ulaşacaklardı ki…
Bir mermi Aras’ın göğsüne saplandı.
Aras sendeledi, kanı eline bulaştı.
Ulus’un haykırışı kulaklarının içini yırttı:
— “ARAS!”
Aras dizlerinin üzerine çöktü.
Nefesi hızla sönüyordu. Depoya benzin dökülmüştü…
Alev, sadece bir kıvılcım bekliyordu.
Ve o kıvılcım geldi: Patlama binayı sarstı.
Tavan titredi, duvarlar alev aldı.
Ortalık cehenneme döndü. Ulus, gözleri dolu, nefesi kesik hâlde başını kaldırdı.
Kör edici ışıkların arkasında
Hamit’i, elinde benzin bidonuyla gördü. Oysa Hamit yangını engellemeye çalışıyordu.
Dökülmüş bidonları uzaklaştırmaya uğraşıyordu. Ama Ulus’un küçücük zihninde
yanlış bir kader gerçeğe dönüştü:
“Yangını o çıkardı.”
Aras, son nefesini Ulus’a adadı:
Kanlar içinde fısıldadı: — “Ateşi söndürme… Ulus…” Ve gözleri kapandı.
O an Ulus’un içinden bir şey koptu…
Geriye sadece ateş kaldı. Bir çocuk orada öldü.
Yerine bir adam doğdu:
ULUS AYHAN BOZDOĞAN.
Ve o gece kendine bir söz verdi:
Yanlış bir hedefe saplanan doğru bir intikam oldu.
Gerçek ihanet ise
kendi babasından henüz saklanıyordu…
— Ateşin Bildikleri — (Aras’ın Anlatımıyla)
* * *
Yıl: 2006 — İstanbul, Bozdoğan Malikânesi
Ben Aras Bozdoğan. Bozdoğan ailesinin önce oğlu, sonra günahı oldum.
Babam Cemal Bozdoğan, gücün olduğu yerde merhameti zayıflık sayardı.
Ben ise merhametin bazı yaraları kapattığını bilirdim.
Ulus o zaman henüz çocuktu. Babamın gözünde yeni bir “varis”…
Benim gözümde ise kardeşimdi.
— “Ailen için ateşe girmeyi öğreneceksin, Aras.”
(Babamın sesi bugün bile kulağımda.)
Ben de kendi kendime sordum:
“Ya o ateş önce bizi yakarsa?”
Babamın gülüşü…
Karanlığın ta kendisiydi:
— “Kül olsan bile
başkalarını yakabildiğin sürece yaşamış sayılırsın.”
O gün anlamamıştım. Bugün biliyorum:
Asıl ateş babamdı.
* * *
Yıl: 2006 — Sınır Görüşmesi
Babam artık beni değil, Ulus’u yanında gezdiriyordu.
— “Ulus, benim geleceğim,” dedi.
— “Sen ise geçmişim.”
Kelimeleri bir evladı değil, bir yükü tarif ediyordu.
Kardeşimi korumaya çalıştıkça, onun gözünde bir engel oldum.
O zaman karşıma biri çıktı:
Hamit Yörükçü.
— “Cemal çok tehlikeli bir oyun oynuyor, Aras.”
— “Bu sadece mafya değil…
Devlet bile bunun altında kalabilir.”
Ben o an
babamın düşmanının Hamit olmadığını sandım. Ama kader doğru insanları yanlış zamanda karşımıza çıkarırmış.
* * *
Yıl: 2006 — Ölüm Gecesi
Sınır Deposu – Terk Edilmiş Silah Tesisi
Yangın çıkmadan dakikalar önce… Aras, Ulus’un göz hizasına eğildi:
— “Ben varken sana bir şey olmaz.”
Sonra mermiler konuştu.
Kurşun sesi gecenin yüreğini kesti.
Bir mermi Aras’ın göğsüne saplandı.
Ulus’un çığlığı yandı:
— “ARAS!”
Aras dizlerinin üzerine çöktü. Kan, yere dökülen benzinle birleşti…
Ve bir patlama
tüm gerçeği alevlere sardı:
Tesis alev aldı. Her yer cehenneme döndü. Ulus, gözyaşlarının arasından Hamit’i, elinde benzin bidonuyla gördü.
Hamit aslında yangını durdurmaya çalışıyordu.
Ama Ulus’un gördüğünden çıkardığı anlam şuydu:
“Hamit yangını çıkardı.”
Yanlış bir görüntü. Ama kesin bir nefret.
* * *
Aras, son nefesiyle fısıldadı:
— “Ateşi söndürme, Ulus…”
Bir çocuk öldü…
Yerine bir adam doğdu:
ULUS AYHAN BOZDOĞAN
Ve intikamının adı oldu:
Hamit Yörükçü.
* * *
(“Ama Ulus’un bilmediği bir şey vardı:
Kirli bir geçmiş…
Gizlenmiş gerçekler…
Ve Aras’ın geriye bıraktığı mektuplar…”)
GÜNÜMÜZ
(Ulus, Kübra’nın karşısına her yerde bilerek, tesadüfmüş gibi çıkıyordu. Amacı dikkatini çekip kafasını karıştırmaktan başka bir şey değildi.)
– Taksi Kavgası
Bir akşam, nöbet çıkışı Kübra taksi bulamıyordu.
İki kişi boş taksi için kavga ediyordu.
Kübra kenarda ümidini yitirirken,
büyük, siyah bir motor durdu önünde.
Kasklı biri motoru susturdu.
Kaskı çıkarırken saçları dağıldı.
Ulus.
— “Arka koltukta kavga edenlerden korkacaksın…”
Durdu.
Gözleri Kübra’ya kilitlendi.
— “Ama…”
Cümleyi tamamlamadı.
Hava soğuktu ama Ulus’un sesi sıcaktı.
Kaskı ona uzattı.
— “Bin.”
Motorun egzoz sesi bile sessiz kalmıştı o an.
Tesadüf – En Dengesiz An
O gece rüzgâr çok sertti.
Kübra evine yürüyordu.
Bir ara, arkasından hızlı adımlar duydu.
Kalbi yerinden çıkacak sandı.
Tam dönüp bağıracakken…
Bir el çabucak uzandı,
şapkasını rüzgârdan kurtardı.
Ulus’tu.
Nefes nefese.
Sanki koşmuş gibi.
Sanki kaybolmuş gibi.
Sanki… korkmuş gibi.
— “Dikkat et,” dedi sadece.
Ama sesi titriyordu.
Kübra şaşkındı:
— “Ulus… sen buraya—”
Ulus araya girdi:
— “Seni evine kadar bırakıyorum.”
— “Nereden biliyorsun nerede yaşadığımı?”
Ulus cevap vermedi.
Sadece yürüdü.
Yanında.
Sessiz.
Kübra içinden geçirdi:
“Bu adam bazen çok yakın, bazen çok uzak…
ama en çok da tehlikeli.”
Ama ne kadar tehlikeli olursa olsun, bir gerçek değişmiyordu:
O artık her yerdeydi.
Her adımda, her sokakta, her anda.
Ve Kübra bunu fark ettikçe daha çok çekiliyordu ona.
Kübra o gece yatağa uzandığında,
gün boyu yaşanan hiçbir tesadüfü unutmamıştı.
Ama kalbi, mantığının söyleyemediği şeyi fısıldıyordu:
“Aşk tesadüfleri sever.”
ARAS
(Ulus bu mektubu henüz bilmiyor)
Sevgili Ulus,
Bu satırları okuduğunda
yanında olmayacağım belki de.
(Umarım yanılıyorum, kardeşim.)
Bazen kader
kendi iraden değildir.
(Babamın iradesi gibi…)
Babamızın ateşi
bizi de, geleceğimizi de yakacak.
Ama sen…
Sen o ateşi yönetebilirsin.
Babamdan korkma…
ama babam gibi olma.
Ateşi sana bıraktım çünkü
hem ısıtabilecek
hem yakabilecek
tek kişi sensin.
(Lütfen… yanlış kişiyi yakma.)
Unutma:
“Ateşin olduğu yerde
karanlık saklanamaz.”
Seni hep kardeşim olarak sevdim.
Son nefesimde bile…
Aras
Aras’tan
“Gerçek ihanet içeriden geldi, Ulus.
Sen Hamit’i düşman bilirken
alevi tutuşturan babamdı.”
“Ben gidince çocukluğun bitecek.”
“Ama ne olur…
Ateşi, hak edenlere yönlendir.”
* * *
16 Mart 2018 — Sabah 09.30 (Günümüz)
Kübra o sabah nöbetten çıkmıştı.
Uykusuz ve yorgundu.
Artık evine dönmekten başka hiçbir şey istemiyordu.
Ailesinden ayrı, çalıştığı hastaneye yakın küçük bir evde yaşıyordu.
Yoğun geçen bir gecenin ardından
eve gelir gelmez kendini uykunun kollarına bıraktı.
Öğleden sonra gelen telefon sesiyle irkildi.
Ekranda yazan isim Hilal’di.
— “Alo?”
— “Hadi kalk, dışarı çıkıyoruz! Çabuk hazırlan!” dedi Hilal.
Kübra, yarı uykulu hâliyle gözlerini ovaladı.
Yorgun sesiyle cevap verdi:
— “Of… tamam, peki…”
Telefona son bir bakış atıp kapattı.
Başını yastığa koymak ister gibi bir an durdu,
ama sonra derin bir nefes alarak yataktan kalktı.
O anda duvardaki saate baktı:
14:37.
“Uykumun en tatlı yeriydi…” diye içinden söylendi.
Terliklerini ayağına geçirip ağır adımlarla banyoya yöneldi.
Parke zeminde terliklerinin çıkardığı ses
evin sessizliğini dolduruyordu.
Arkadaşları Hilal, İnci, Gülfem ve Özgür çoktan plan yapmıştı bile.
Herkesin ortak kararı:
biraz nefes almak, birlikte dışarı çıkmak.
Kübra, uzun bir duş aldı.
Sıcak suyun tenine değmesiyle mahmurluğu biraz olsun azaldı.
Aynanın karşısına geçti, saçlarını kuruttu, hafif bir makyaj yaptı.
Kış mevsimiydi.
Üzerine ekoseli bir kazak, kumaş pantolon giydi.
Kombinini uzun bir kaban ve çizmelerle tamamladı.
Boynuna atkısını, başına da Fransız modeli bir şapka taktı.
Son olarak çantasını aldı, şemsiyesini eline geçirip kapıya yöneldi.
Kapının önünde bir an durdu, soğuk camda kendi yansımasına baktı.
Gözlerinin altındaki yorgunluk,
yerini yavaşça meraka bıraktı.
Belki dışarıda sıradan bir gün vardı,
belki de o gün, hayatının yönünü değiştirecek bir karşılaşma…
* * *
Kübra dışarı çıktığında hava soğuktu; yağmur ince ince çiseliyor, şemsiyesinin üzerine düşen damlalar sanki uykusunu geri istiyordu. Kafenin camına yaklaştığında içeriden gelen kahkaha sesleri havayı ısıtıyordu.
Kapıyı açar açmaz Hilal’in sesi duyuldu:
— “İşte geliyor bizim prenses!”
Kübra gülümseyerek içeri girdi.
Masada Hilal, İnci, Gülfem ve Özgür vardı.
Hepsi ellerinde kahveler, önlerinde karışık tatlı tabaklarıyla toplanmıştı.
Hilal, Kübra’yı görünce sandalyesinden kalkıp ona sarıldı:
— “Sen hâlâ dün gecenin nöbetindesin galiba, gözlerin uykulu.”
— “Aynen öyle…” dedi Kübra,
“Yoğun bir geceydi. Üç acil ameliyatla, bir de sabaha kadar tansiyon kriziyle uğraştım.”
İnci elindeki kahveyi karıştırırken araya girdi:
— “Sana diyorum, bu kadar nöbet insanı yaşlandırır. Bak benim yanaklar çöktü resmen!”
Gülfem gülerek cevap verdi:
— “Senin yanaklar çökmemiş, İnci, sen kontür yapmayı abartmışsın.”
Masada kısa bir kahkaha koptu.
Kübra istemsizce güldü ama
gözlerinde hâlâ bir yorgunluk izi vardı.
Özgür, çatalıyla tatlıdan bir parça alıp Kübra’ya uzattı:
— “Al şunu, enerji depola. Yoksa birazdan masada bayılacaksın.”
Kübra tatlıyı aldı, gülümsedi:
— “Siz olmasanız ben bu şehirde nefes alamazdım.”
Hilal gözlerini kısıp başını yana eğdi:
— “Demek biraz dramatikleşiyoruz ha?
Yoksa birileri seni mi sinirlendirdi?”
Kübra omzunu silkti, gözlerini kahve fincanına dikti:
— “Sadece… çok fazla şey gördüm son zamanlarda.
Hastanede ölüm, ağrı, sessizlik…
İnsanın içinde yer ediyor.”
Gülfem hemen konuyu yumuşattı:
— “Hadi ama, bu kadar karanlık konuşmayın.
Bugün izin günün, keyfini çıkar.”
Hilal de destekledi:
— “Aynen!
Yeni açılan bir mekân var; akşam oraya gidelim diyorum.
Biraz müzik, biraz dans…”
Kübra gözlerini devirdi:
— “Hilal, senin dans dediğin şey kol hareketleriyle stres atmak.”
Hilal kahkaha attı:
— “E stres atmak da terapi sonuçta!”
Masadaki enerji artmıştı.
Ama Kübra’nın aklının bir köşesi hâlâ sessizdi.
Bir ara camdan dışarı baktı.
Sokakta bir araba durdu.
Karanlık camdan yalnızca bir siluet göründü.
Bir an, o yabancı bakış
Kübra’nın içini ürpertti.
Sonra hızla başını çevirdi, masadakilere döndü ve zoraki bir tebessümle konuştu:
— “Tamam, olur… bu akşam gelirim,” dedi.
Hilal sevinçle el çırptı:
— “İşte bu! Kübra geri döndü!”
Kahkahalar yeniden yükseldi.
Ama dışarıdaki o siluet, Kübra farkında olmasa da Ulus’un gölgesiydi.
* * *
Kız Neşesi…
Saatler geçmiş, kahkahalar birbiri ardına yükselmişti.
Kızlar uzun süredir birlikte geçirdikleri en keyifli akşamı yaşıyordu.
Hilal’in yüksek kahkahası, Gülfem’in esprileri, İnci’nin bitmek bilmeyen yorumları…
Hepsi bir arada, sıcak bir tablo oluşturuyordu.
Ta ki…
Mekânın kapısı açılana kadar. Soğuk hava içeri doldu, yağmurun kokusu salona yayıldı.
Kapıdan içeri, yaklaşık 1,97 metre boyunda, yapılı, dimdik yürüyen bir adam girdi.
Üzerinde siyah bir takım, omuzlarında ıslak bir palto vardı.
Saçları yağmurdan nemli, hafif dağınıktı. Ama o kadar renksizliğin içinde tek bir renk vardı:
Gözlerinin mavisi.
Arkasında beş adam daha…
Hepsi dikkatli, disiplinli, sessiz. Adam salona göz gezdirdi, bir köşedeki masaya yöneldi, oturdu.
Varlığıyla hava değişmişti.
Kızlar arasında ilk Hilal fark etti, ama Kübra’nın kalbi, o anda
zaten bir ritim atlamıştı bile.
Adam, başını hafifçe kaldırdı.
Bakışları Kübra’nın olduğu masaya takıldı.
Gözlerinde bir anlık tanıma kıvılcımı…
Sonra, belli belirsiz bir tebessüm.
Sert yüz hatları, o an daha da belirginleşti.
O, Ulus Ayhan Bozdoğan’dı.
Ve belli ki birilerini bekliyordu.
Bir süre sonra mekânın kapısı yeniden açıldı.
Bu kez içeri başka bir grup girdi.
Bakışlar kısa bir an havada çakıştı.
Yeni gelenler, Ulus’un masasına yönelip oturdular.
Masadaki sessizlik yerini fısıltılara bıraktı.
İnci, kaşlarını kaldırıp Kübra’ya döndü:
— “Aaa… Bu o değil mi?
Geçen gece nöbette seni korurken yaralanan adam.
Sen onun yarasına bakmıştın, değil mi?”
Kübra, gözlerini ondan alamıyordu.
Fincanın kulpunu parmaklarının arasında sıkıyordu.
Yalnızca başını yavaşça iki yana salladı.
— “Hayır…” dedi fısıltıyla.
Ama sesi duyulmayacak kadar kısıktı.
O an…
Bir çift mavi göz,
karşısındaki kahverengilerle buluştu.
Dünya bir anlığına sessizleşti.
Sanki herkes sustu, zaman durdu.
ULUS AYHAN BOZDOĞAN,
tek bir bakışla
Kübra Yörükçü’yü mühürlemişti.
* * *
ULUS
Yıllar önceki yangın gibi... aynı ısı, aynı sessizlik.
Ne saçma... bir bakışla geçmişim nefes alıyor sanki.
Kübra Yörükçü...
Adını söylemeden bile tanıdım seni.
O gece... kan içinde kalmıştım, sen ellerinle susturmuştun acıyı.
O zaman bile gözlerinde huzur vardı, ama huzur bana yasak.
Benim hayatım, susarak yaşamakla başladı.
Sen konuşmadan bile içimi gürültüye boğdun.
Yakın olman gerek… ama yakın olmak tehlike demek.
Sakın yaklaşma, Yörükçü.
Benim tarafım ateş.
Ulus, bu düşüncelerin arasında elindeki bardağı kavradı.
Dışarıda yağmur yeniden hızlanmıştı.
O yağmurun altında bir kadın yürüyordu; belki kaderin, belki bir cezanın ta kendisiydi.
Kübra eve dönerken kafasında binbir düşünce vardı.
Yağmur, kaldırım taşlarına usulca düşüyor; her damla, o gecenin yankılarını daha da büyütüyordu.
Adımlarını hızlandırdı.
Hilal’in “Kendine dikkat et!” diyen sesi hâlâ kulağında çınlıyordu.
Ama Kübra’nın aklı, çoktan başka bir yerdeydi.
Bir çift mavi gözde…
Yürürken yağmur yeniden hızlandı. Şemsiyesini açtı, ama yüzüne vuran soğuk damlalar ona geceyi unutturmuyordu.
Her adımda
mekândaki o sessiz an yeniden canlanıyordu zihninde.
Ulus’un gözleri…
o bakıştaki ağırlık, bir şey söylemeden söylediği her şey.
Evin kapısını açtığında ısınmak için değil, sadece düşünmemek için içeri girdi.
Montunu çıkarıp kanepeye oturdu. Çantasından telefonunu çıkardı, ama bir süre bakmadı.
Sanki o ekran değil, aklında dönüp duran o yüz daha yakındı.
Kendine sessizce fısıldadı:
— “Ne oluyor bana? Tanımadığım bir adam için…”
Ama içinden bir ses onu susturdu.
Bir şey oluyordu.
Bir şey değişiyordu.
Ve o farkında bile olmadan,
Ulus’un adı artık kalbinin en derin yerine işlenmişti.
ULUS
Toplantıdan sonra:
O gece Ulus eve dönmedi. Şehrin kıyısındaki depoya geçti. Masasının üzerinde duran zarfa baktı.
Kömür’den gelen yeni bir not vardı.
“Ateşe bir kıvılcım daha eklendi.”
Ulus kâğıdı buruşturdu, ama içinden geçen tek şey bir çift kahverengi gözün sessizliği oldu.
“Bu şehirde herkes birini yakar…
ama bazıları bilmeden yanar.”
* * *
Evde Kübra’yı yalnızca sessizlik karşılıyordu. Yağmurun cama vuran sesi dışında hiçbir şey yoktu.
Üzerindekileri çıkarıp yumuşak pijamalarını giydi. Bir bardak sıcak çay demledi, buharı yüzüne vururken bir an derin nefes aldı. Yorgunluk, yerini yavaşça düşüncelere bıraktı.
Salondaki küçük lambayı yaktı, televizyonu açtı, ama televizyondan gelen sesleri dinlemiyordu bile.
Zihninde hâlâ o mavi gözler vardı. Birden eline telefonunu aldı, ekrana baktı. Bugün annesini hiç aramadığını fark etti. Saat gece yarısına yaklaşıyordu ama “en azından sesini duyayım” dedi içinden.
Telefon birkaç kez çaldı…
Sonra annesinin sesi duyuldu:
— “Alo, Kübra?”
— “Anne… rahatsız etmedim değil mi?”
— “Yok, kızım, ne rahatsızlığı? Sesin yorgun geliyor, yine nöbet mi vardı?”
Kübra gülümsedi; sesi yumuşaktı:
— “Evet, gece yoğundu. Eve yeni geldim.”
Annesinin ardından babasının sesi araya karıştı, arkadan gelen gazete hışırtılarıyla birlikte:
— “Bu saat olmuş hâlâ telefondasın, Kübra, dinlen biraz.
Sürekli nöbet, sürekli iş…”
Annesi hemen savunmaya geçti:
— “Hamit Bey, kız çalışıyor, ne yapsın?
Hem senin gibi evde pineklemiyor.”
Kübra, annesinin ses tonundaki o alışıldık tatlı sertliğe
içten bir tebessümle karşılık verdi:
— “Siz hâlâ birbirinizi yiyorsunuz anlaşılan.”
Annesi kıkırdadı, babası mırıldandı:
— “Alıştık artık.”
Bir süre sessizlik oldu. Kübra çayından bir yudum aldı, ardından sessizce sordu:
— “Abimden haber var mı?”
Karşı tarafta bir anlık sessizlik oldu.
Sanki hava ağırlaştı.
Babası derin bir iç çekti:
— “Yok, kızım…
Davut yine ortadan kayboldu.
Ne arıyor ne soruyor.
Artık aramasa da şaşırmam.”
Annesinin sesi araya girdi:
— “Belki utanıyordur… babasıyla araları malum.”
Babası usulca mırıldandı,
bitkin, yorgun, kırık bir tonda:
— “Kiminle arası iyi ki artık…”
O anda Kübra’nın içini tarifsiz bir hüzün kapladı.
Bir şey söylemek istedi ama sözleri boğazında düğümlendi.
— “Neyse, anne, ben uyuyayım artık.
Sizi tutmayayım.”
Annesi hemen yumuşak bir sesle karşılık verdi:
— “Tamam, kızım. Allah rahatlık versin, kendine dikkat et.”
— “Sizi seviyorum.”
— “Biz de seni, güzel kızım.”
Telefon kapandı.
Kübra telefonu yavaşça sehpanın üzerine bıraktı.
Çayından son bir yudum aldı.
Gözleri ekrana değil,
camın dışındaki yağmurun dansına takıldı.
O an, içini saran sessizliğin içinde
bir yabancı isim yankılandı:
Ulus…
Ve göz kapakları ağırlaşırken,
rüyalar ona hiç bilmediği bir kapı aralamaya başladı.
Gece, Kübra’yı sessizce içine çekmişti.
Yağmurun ritmi uzaklardan hâlâ duyuluyordu, ama artık her şey yavaş, puslu ve yabancıydı.
Bir anda kendini tanımadığı bir yerde buldu.
Karanlık, taş duvarlı bir koridor…
Yalnızca duvarlarda yanan birkaç meşale vardı.
Alevler, gölgeleri dans ettiriyor, her titreyiş bir kalp atışı gibi yankılanıyordu.
Adım attıkça ayak sesleri yankılandı.
Sanki biri, tam arkasında yürüyordu.
Döndü.
Ve oradaydı.
Ulus.
Siyahlar içindeydi. Bakışı, karanlığı bile aydınlatıyordu.
Yavaşça yaklaştı; adımları yankılanmadı, sadece hissedildi.
Kübra bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı.
Sanki kelimeler bile nefesinin arasında donmuştu.
Ulus’un eli,
sanki rüzgârla birlikte uzandı.
Parmakları Kübra’nın yanağına değdiğinde,
ısı değil, bir titreşim geçti içinden —
bir hatırlayış, bir tanıdıklık hissi.
Kübra nefesini tuttu.
Zaman, rüya gibi ağırlaştı.
Göz göze geldiler.
Bir anlık sessizlikte dünyanın bütün gürültüsü dışarıda kaldı.
Ulus hafifçe eğildi.
Sanki bir şey söyleyecek gibiydi, ama söz yerine nefesini bıraktı.
Kübra’nın alnına düşen o nefes,
bir öpücük kadar yakındı,
bir dokunuş kadar uzaktı.
Eller, havada buluşmadı belki ama
kalpler aynı anda bir yankı duydu.
Bir kıvılcım, bir fısıltı:
“Beni bulacaksın.”
Kübra birden arkasında alevlerin yükseldiğini gördü.
Meşaleler parladı, ışık yüzüne vurdu.
Ulus’un silueti bir an parladı,
sonra yavaşça karanlığa karıştı.
Kübra bir çığlık atar gibi irkildi —
ve gözlerini açtı.
Sabah olmuştu.
Yatağında, elini kalbine bastı.
Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Rüya, ona bir rüyadan fazlasıymış gibi geliyordu.
“Bu sadece bir rüya olamaz…” diye fısıldadı.
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.
Ama Kübra’nın içinde,
bambaşka bir fırtına başlamıştı.
* * *
Kübra kan ter içindeydi.
Bir an nerede olduğunu hatırlayamadı.
Odada loş bir sabah ışığı, kalbinde hâlâ rüyanın yankısı vardı.
Yavaşça doğruldu, nefesini dengelemeye çalıştı.
Saatine baktı — 06:45.
Bir an gözlerini kapadı, “Bu sadece bir rüyaydı…” demek istedi, ama kalbi hâlâ o mavi gözün ritminde atıyordu.
Kendini toparlayıp banyoya gitti.
Soğuk suyun altına girer girmez
rüyanın ağırlığı buhar gibi dağılmadı,
sadece daha derine gömüldü.
Duştan çıkınca takvime gözü ilişti.
Duvarda notlu bir sayfa:
“Ankara — Tıp Semineri, 12 Aralık.”
Elini havluyla kurularken mırıldandı:
— “Evet… tamamen unutmuştum.”
Kübra, ülkenin dört bir yanından gelecek doktorların katılacağı bu seminere davetliydi.
Konu: “Acil Servislerde Psikolojik Direnç ve Travma Yönetimi.”
Ama bu yılın semineri diğerlerinden farklıydı.
Sponsorluğu gizli bir vakıf üstlenmişti;
adı sadece davetiyede küçük harflerle yazıyordu:
“Meşale Organizasyon.”
Kübra bunun üzerinde fazla durmamıştı.
Ancak bilmediği şey, “Meşale”nin göründüğü gibi bir sağlık organizasyonu değil, Kömür’ün perde arkası şirketlerinden biri olduğuydu.
Seminerin yapılacağı yer, Ankara’nın merkezinde lüks bir oteldi.
Basına kapalı, özel davetlilerle sınırlıydı.
Katılımcıların arasında yalnızca doktorlar değil, bazı “iş insanları” da olacaktı.
Resmî listede “Ulus Ayhan” adı görünmüyordu.
Ama Ulus Bozdoğan, Meşale grubunun perde arkasındaki hareketliliği fark etmiş, dosyalarda Kömür’e uzanan izleri takip etmişti.
Bu yüzden gerçek kimliğini gizleyerek o seminere katılmaya karar vermişti.
Oysa Kömür’ün planı çok daha derindi.
Bu seminer, onun için sadece bir “kılıf”tı.
Ulus’un varlığını öğrendiği anda plan değişmişti:
Artık bu seminer, intikam sahnesi olacaktı.
Yanında uzun süredir birlikte çalıştığı, soğukkanlılığıyla tanınan ortağı Necati Tepeli vardı.
Kırklı yaşlarının başında, her zaman sade giyinen, ama bakışlarıyla insanı rahatsız eden bir adamdı.
İkisi, otelin teknik personelinin arasına sızarak patlayıcıları seminer salonunun altına yerleştirmeyi planlamışlardı.
Amaçları yalnızca Ulus’u değil, onunla birlikte geçmişi temsil eden herkesi sessizce ortadan kaldırmaktı.
Kübra, bunlardan hiçbirini bilmiyordu.
Sadece birkaç gün içinde Ankara’ya gidecek, bilim konuşmayı umduğu bir seminerde kaderini bambaşka bir ateşin ortasında bulacaktı.
Ve bilmeden…
Ulus’la aynı salonda, aynı anda nefes alacaktı.
Kübra hazırlanırken, içinde anlamlandıramadığı o tedirginlik hâlâ geçmemişti.
Sanki Ankara’ya gideceği gün yaklaşırken kalbinin içinde bir düğüm büyüyordu.
Her nefes alışında…
Her adım atışında…
O mavi göz daha çok beliriyordu zihninde.
Kübra’nın bilmediği şey şuydu:
Ankara’ya doğru ilerleyen kaderin içinde
sadece bir seminer değil, bir hesaplaşma vardı.
Ulus ise o sabah çoktan kendi planını kurmuştu.
* * *
ULUS — Aynı Saatlerde
Ulus, depodaki metal masanın üzerinde duran dosyalara baktı.
Fotoğraflar, raporlar, isimler, detaylar…
Her sayfa bir gölge,
her gölge bir ihtimaldi.
Ama bir ihtimal artık daha fazla dikkat çekiyordu:
Kübra Yörükçü.
Onun nerede olduğunu, ne zaman evden çıktığını, hastanedeki nöbet saatlerini, kimlerle görüştüğünü, hangi güzergâhı kullandığını artık eksiksiz biliyordu.
Kendine bile itiraf etmediği bir nedenle, Kübra’dan uzak duramıyordu.
İçinde istemediği bir bağlılık,
bir çekim,
bir tehlike fısıldıyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Hançer içeri girdi.
— “Efendim, istediğiniz raporlar hazır.”
Ulus gözünü dosyalardan ayırmadan mırıldandı:
— “Yörükçü takibi devam ediyor, değil mi?”
Hançer, başıyla onayladı:
— “Evet. Hem Kübra Yörükçü,
hem babası Hamit Yörükçü,
hem de ailesinin diğer üyeleri…
Herkes ayrı ekiplerle izleniyor.”
Ulus hafifçe kaşlarını kaldırdı:
— “Haftalık raporlar?”
— “Sizin masanıza düşecek.
Gerekirse günlük de alabiliriz.”
Ulus, dosyayı kapattı.
Bakışı karanlıktı.
— “Gerekirse günlük alacağız.
Bu ailede gizli hiçbir şey kalmayacak.
Hiçbir nokta gözümden kaçmayacak.”
Hançer tereddütle sordu:
— “Ankara’da bir sorun çıkmasını mı bekliyorsunuz?”
Ulus gözlerini uzak bir noktaya dikti.
Sesi kısık ama kesin bir tondaydı:
— “Kömür saldırılarına devam ediyorsa…
biz de tedbiri artıracağız.”
Sonra kendine bile itiraf etmek istemediği gerçeği fısıldadı:
— “Ve Yörükçü…
Ateşin ortasında kalmayacak.”
Hançer duyamadı bu son cümleyi.
Ama Ulus biliyordu:
Takip sadece görev değildi.
Onu korumak için attığı ilk adımdı. Hançer çıkmadan önce dosyaları toparladı.
Ulus, gözlerini karanlık masaya değil, düşüncelerinin gölgesine dikmişti.
Bir süre sessizlik oldu.
Tam Hançer kapıya yönelmişti ki Ulus’un sesi sert, kontrollü ve her zamanki gibi buyurgan bir tonda yükseldi:
— “Hançer.”
Hançer durdu, arkaya döndü.
Ulus göz ucuyla ona baktı, kaşları hafifçe çatıldı:
— “Ankara’daki seminere bizlerden kimler katılacakmış…
tek tek öğren.”
Dosyayı parmaklarının arasında çevirdi, sonra dudaklarının kenarında beliren soğuk bir tebessümle ekledi:
— “Kimseyi başıboş bırakmayacağız.”
Hançer başıyla saygılı bir şekilde onayladı:
— “Emredersiniz, Ulus Bey.”
Kapı kapandı.
O an yalnız kalan Ulus,
dosyaların üzerinde duran tek isme bir kez daha baktı:
Kübra Yörükçü.
Ona yaklaşması yasaktı,
ama uzak kalması artık mümkün değildi.
Ve Ankara…
bir seminer değil,
ateşin yeni sahnesi olacaktı.
ARAS
(2004 — Gerçeğin Kirli Yüzü’nden yıllar önce)
Ulus…
Bu satırları yazarken sen odanda uyuyorsun.
Başucunda annemizden kalma küçük bir gece lambası yanıyor.
Keşke o ışığın seni korumaya yettiğini söyleyebilsem…
Ama gerçek… çok daha karanlık.
Bu mektubu bir gün okuyacağını sanmıyorum.
Belki hiçbir zaman eline geçmeyecek.
Ama gerçekleri bir tek ben bilip ölürsem,
senin kaderin yanlış bir yere sapacak.
Bunu engellemek zorundayım.
---
Kardeşim,
son zamanlarda evde bazı şeyler değişti, farkındasın değil mi?
Babamızın gülüşü…
artık bir yüz ifadesi değil, bir uyarı gibi.
Onu ne zaman takip etsem,
yanında hep aynı yüz var:
Hamit Yörükçü.
Sen çocuk olduğun için anlamıyorsun belki,
ama ben yıllardır görüyorum:
Hamit, babamın düşmanı değil.
Aksine… senin ‘düşman’ sandığın adam,
babamın karanlık işlerini temizleyen sessiz bir gölge.
O gece depoda, senin gözünün önünde “yangını çıkardı” sandığın adam…
aslında yangını durdurmaya çalışıyordu.
Bunu biliyorum.
Çünkü o gece ben her şeyi gördüm.
Babam, yakalanacaklarını anlayınca
depoların kapısını kilitleyip
tam ters yöne koştu.
Bir evlat için söylemesi zor ama…
O ateşi Hamit değil, babamız başlattı.
Neden mi?
İzlerini yok etmek için.
Geriye tek bir şahit bırakmamak için.
O gece ben yaralandığımda
Hamit beni çıkarmaya çalıştı.
Sen bunu hiç hatırlamayacaksın…
çünkü sen o an sadece beni tutuyordun.
Ama biliyorum:
Sen büyüdüğünde onun adını nefretle anacaksın.
Ve en korktuğum şey oldu:
Babam bu yanılgıyı bilerek düzeltmedi.
Senin, yanlış kişiyi düşman bellemeni istedi.
Böylece kendi ihanetini gömmek daha kolay olacaktı.
Ben buna engel olamıyorum, Ulus.
Senin gözünün önündeki görüntüyü silemem.
Ama belki…
bir gün bu mektubu bulursun.
Ve o gün gerçekleri bilirsin.
---
Senin için bir sır daha saklıyorum, kardeşim.
Babam, seni “geleceğim” diye çağırırken
beni geçmişi gibi siliyor.
Bıraktığı ateş, benim sonum olacak.
Ben bunu hissediyorum.
O gün geldiğinde,
lütfen…
ateşi hak edenlere yönlendir.
Yanlış kişiye değil.
Babamın gölgesine değil.
Hamit’e değil.
---
Ve en çok da…
kendine değil.
Ulus, bil ki tüm kararların ardında
seni korumak için yanmış bir abinin elleri var.
Ben gidersem, çocukluğun bitecek.
Ama ateş…
sana kalacak.
Onu nasıl kullanacağını
yalnız sen seçebilirsin.
— Aras Ağah Bozdoğan
(2004 — Saklanan Gerçek)
* * *
O sırada Nail, Ulus’un masasına, seminere katılacak dernek üyelerinin gönüllü listesini bırakmıştı. Aslında bu liste, katılacak mafya liderlerinin isimlerinden oluşuyordu ve ne orada bulunan personel ne de davetli doktorlar bunun farkında olacaktı.
Davetli Konuk Listesi
SALVATORE MORETTI VINCENZO SARANTO ULUS AYHAN BOZDOĞAN NECMİ BAYLOK NAİL “HANÇER” SEZER KARTAL ÇAMLIK ŞEMS YILDIZ GÜNGÖR SEREZ BATUHAN KAVAK
Ve daha niceleri…
Ve sonra Ulus, alt kısımda o ismi gördü.
UZM. ANES. DR. KÜBRA YÖRÜKÇÜ…
✒️ Yazardan — Bölüm Sonu
Aras’ın bu ikinci mektubu,
Ulus’un yıllardır sığındığı gerçeğin
aslında yanlış bir gölge olduğunu gösteriyor.
Bir çocuğun gözünde oluşan nefret,
bir adamın kaderi olmuştu.
Ama o nefret yanlış kişiye yönelmişti.
Gerçek ihanet,
her zaman içeriden gelmişti.
Kader, üçüncü mektubu bekliyor.
Ateşin sahibiyle, ateşi büyütenin yolları ilk kez kesişecek…
Bölüm etkileşimi
