19. bölüm · MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ
19. BÖLÜM YANLIŞ İSİM
19. BÖLÜM
YANLIŞ İSİM
İstanbul – Anadolu Adliyesi / Arşiv Odası – Sabah
Mina Arel, arşiv odasının ağır demir kapısı kapatıldığında odada yalnızca florasan lambaların uğultusu kaldı. Masanın üzerine üç ayrı dosya bırakıldı. İlki İnci Yaman cinayetinin ayrıntılarıydı. Diğer Furkan Kılıçhan hakkında toplanmış dağınık istihbarat notlarıydı. Üçüncüsü ise kapağı yıpranmış, köşeleri sararmış eski bir yetimhanede yer alıyordu.
Birkaç saniye içinde bilgisayara bakıyordu. İnci'nin dosyasında bir şey eksikti. Furkan'ın takıntısı, anlattıkları, İnci'ye söylediği cümleler… Hiçbiri İnci Yaman'ın hayatıyla tam oturmuyordu. Sanki birinin zihnindeki eski bir hikaye, yanlış bir yüzün üzerine yapıştırılmıştı.
Telefonu çaldı. Arayan Salvatore'ydi.
— Dosyalara geçelim mi?
— U yaptım.
— Bir şey buldun mu?
Mina yetimhane klasörünü açtı. İlk sayfada eski bir toplu fotoğraf vardı. Bahçede dizilmiş çocuklar… Arkada paslı bir şarkı… Önünde örgülü saçları önüne yayılan küçük bir kız. Fotoğrafların isimleri kurşun kalemle yazılmıştır. Bazıları silinmiş, bazıları zor okunuyordu.
Mina'nın parmağı bir ismin üzerinde durdu.
İnci.
Ama soyadı Yaman değildi.
Mina'nın kaşları hafifçe çatladı.
— Salvatore…
— Ne oldu?
— Burada başka bir İnci var.
Telefonun diğer ucu kısa bir sessizlik oldu.
— Ne demek başka bir İnci?
Mina onların devamını yaptı. Çocuklara ait görüşme notları, nakil üyeleri, kurum içi raporlar ve eski psikologların kayıtları mevcuttu. Bir sayfada Furkan Kılıçhan'ın adı geçti. Altında, çocukken sık görüştüğü kişiler listelenmişti. Dinlediğin ilk sırada yine aynı isim vardı.
İnci.
Mina o isme uzun süre baktı.
—henüz emin değilim.
— Mina, ne bulduysan söyle.
— Şu anda yalnızca bir şüphe var. Ama eğer doğruysa…
Cümleyi tamamlamadı. Çünkü bunu yüksek sesle söylemek için henüz erkendi. Furkan'ın yıllardır İnci Yaman'a değil, geçmişindeki başka bir İnci'ye tutunmuş olma ihtimalinin bütün ağırlığını ortaya çıkarmıştı.
— Eğer doğruysa ne?
Mina fotoğrafı eline aldı. Örgülü saçları olan o küçük kızın özellikleri yüzü mina bir saniye soluklandı ve devam etti ama gözleri herşey şekilleniyordu.
— Eğer doğruysa, Furkan'ın kurtarıcı İnci'si bizim İnci olmayabilir.
Salvatore'nin nefesi kesildi.
— Öyle mi?
— Bana biraz zaman ver.
— Mina…
— Bu dosya sandığımızdan daha kirli. Ve Furkan'ın zihninde gerçek, herhangi bir hatıra olduğunu ayırmamız gerekiyor.
Mina telefonu kapandıktan sonra fotoğrafı tekrarlandı. Yetimhane bahçesindeki küçük kız, yıllar sonra işlenen bir cinayetin ortasında duruyor.
Aynı dakikalarda başka bir yerde Furkan Kılıçhan'ın uykusunda rahatsız olduğu anlardaydı sanrılar yine başlamıştı. Rüyasında eski bir bahçe görmüştü. Paslı bir çığlık, gri duvarlar, yağmurdan çamura dönmüş bir avlu ve örgülü saçları olan küçük bir kız… Kız ona sıçradı, sonra bir anda yüzü değişti. Beyaz önlüklü bir kadına dönüşmüş, arkasını dönerek Salvatore'nin eli tutmuştu.
Furkan muhafaza altına alındı. Nefesi düzenliydi. Gözleri kapandığında hala aynı sesi duyuyordu.
— Furkan…
Başını iki elinin farklılığı aldı.
— Beni bırakmayın.
Odada kimse yoktu.
Ama Furkan, yalnız olduğuna inanmıyordu.
İstanbul – Boğaz Kenarı / Sabah Kahvaltısı – 10.12
Boğazın olağandışı bir sabahı vardı. Güneşin suyun üzerine vuruyor, rüzgar masadaki perdeleri hafifçe kıpırdıyordu. Dışarıdan bakan biri için sıradan, neşeli bir kahvaltıydı. Ama aynı şehirde Mina eski bir yetimhane açmış, Furkan yolunda safra rüyalarının içinde kaybolmuştu. Kimsenin bilmediği o karanlık, yavaş yavaş bu yaşantılara doğru iç içeydi.
Masada neşeli bir kalabalık vardı. Hilal ile Mustafa yan yana, herkesin onun yerinde tuhaf bir gülümseme belirmişti. Sanki herkes bir şey biliyor ama açıklamayı başkasının yapacağını düşünüyor.
Kübra çayından bir yudum aldı, kaşlarını kaldırdı.
— Eee? Ne oldu da bir anda “biz evleniyoruz” aşamasına geldik? Hadi anlatın bakalım... Ne ara gizli bu kadar oldu?
Masada bir uğultu oldu. Salvatore kaşıkla bardaağa vurdu.
— Hadi ama! Biz de merak ediyoruz. “Arkadaş” diye diye bizi uyuttunuz!
Hilal bakış devriydi. Mustafa değişebilir, ardından kapatılır.
(kahkalar havada uçuştu.)
— Biz zaten aylardır takılıyorduk. Hani o meşhur “Seni eve almam”, “Bağırma Dikişlerin açılacak” zamanları… Hiç düşündünüz mü ben neden o kadar bağırıyordum?
İnci durumunda kesin patlamalar vardı. O masada herkesin bir anısı vardı ama Özgür hemen araya girdi.
— Açıklamaları âşıktın Hilal. Bize yalan söyleme.
Herkesi güldürdü. Hilal utandı ama bu kez kaçmadı. Derin bir nefes aldı, Mustafa'ya baktı.
— Mustafa vurulduğunda korkudan ayağım kesildi. Ah gün . Ben onu sürdürmekten kaybetmekten korkmuşum.
Mustafa'nın gülümsemesi silindi. Sesi düşük ama netti.
— O gece ameliyathanenin kapısında Hilal'in kendi kendine yetebilmesi... Ölmeyi bırakmak, uyumak uyanmak değiştiriyor insanı. Çünkü biri beni gerçekten koruyordu seviyordu.
Masadaki herkes sustu.
Hilal devam etti.
— Mustafa iyileşirken biz çok konuştuk. Saatlerce. Bazen sustuk, bazen de sesleri dinleriz ya hani Daha sonra fark ettiğimiz ki kavga etmek, susmaktan daha kolaymış. Ama biz artık zor olanı seçiyoruz.
Mustafa elinin değişimi Hilal'in yanağını hafifçe okşadı.
— Benim için “aile”nin tam anlamıyla ne demek olduğunu hep eksik yanımın o olması Hilal… O sistemi tamamen doldurdu.
Hilal'in gözleri doldu. Kübra, “İşte bu” der gibi başını salladı.
— Peki evlilik fikri nasıl çıktı?
Hilal kaşlarını çattı.
— Ah çıktı! Yatagımda çorba içerken bir anda “Ben seninle evlenmek istiyorum” dedi.
Mustafa hemen savunmaya geçti.
— Ne var? Çok düşünmüştüm.
— Düşünmüş olabilirsin ama bana bir andan bahsetmiştin.
Herkes dinlemeye devam etti.
Salvatore eğildi, Hilal'in devam etti.
— Bella mia… O seni bulduysa kaderine teşekkür etsin. Ama sen onu bulduysan, o cennetten torpili.
Hilal güldü. Mustafa, Salvatore'hiç değişmeyeceksin değil mi dedi.
— Bu arada nikâh şahitlerinden biri sensin.
Salvatore şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
— Io? Ben mi?
— Evet, sen. Sen bu hikayenin en büyük kahramanısın dostum.
Salvatore'nin gözleri doldu. Başını eğdi, gülmeye çalıştı ama beceremedi.
Vincenzo'nun adı yazılı olan davetiye ye baktı Henüz değil kimse bilmiyordu Çünkü herkes onu iki bölümdür ölü sanıyordu.
Vincenzo'nun yokluğu, İnci'nin yokluğu kadar ağır değildi belki ama masada eksik, başka bir sandalyeydi.
Mustafa boşluğa baktı. Salvatore aynı yere baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Hilal, havanın ağırlaşmasına izin vermedi.
— Çok yakında. hepimiz yan yana olup bu ailenin yaralarını biraz daha saracağız.
O an herkes bir saniyeliğine sustu. İnci'nin yokluğu, Ulus ve Kübra'nın kırgınlığı, Kömür'ün içerideki depoları ve Furkan'ın dışarıda büyüyen gölgesi… Hepsi havada asılı kaldı.
Ancak daha sonra Hilal, Kübra'ya baktı.
— Kübra… Sen olmasan ben bugün burada olmazdım silik bir izdim. Sen benim en iyi arkadaşımsın
Kübra'nın gözleri doldu. Mustafa da ona geri döndü.
— Ve Ulus da. Ne kadar inat etseniz de siz de bizim gibisiniz. Ayrılamazsınız.
Kübra hemen konuyu kapattı, çay bardağında çevirmeye başladı. Ama masadaki herkes farklıydı. O cümle, Kübra'nın içine işlemişti.
Masadaki kahkahalar yavaş yavaş yeniden sohbetlere karışırken Hilal çay bardağını masaya bıraktı ve iki elini heyecanla salladı.
— Bu arada size bir haberimiz daha var.
Herkes aynı anda ona döndü.
— Yarın akşam isteme var. Aile arasında küçük bir kutlama. Bahane istemiyorum, geleceksiniz.
Masanın etrafında sıcak bir uğultu yükseldi. İnci'nin yokluğu herkesin içinde bir yangın bir sızı bırakıyordu ama Hilal ile Mustafa'nın mutluluğu o acının üzerine küçük de olsa bir umut seriyordu.
Tam o sırada Salvatore kahvesinden bir yudum aldı.
— Hee... Anladım. Aşk böyle hızlı gidiyor yani. Peki Ulus nerede? Onun yorumu olmadan bu masa eksik.
Masadaki bakışlar bu kez Mustafa'ya geri döndü.
Mustafa ensesini kaşıdı.
— Teyzesinde havasını değiştirmeye gitti.
— Demek o yüzden yok.
Hilal hemen araya girdi.
— Akşama gelir zaten. Hep birlikteyiz.
Kübra çayından bir yudum aldı ama Salvatore'nin az önce sorduğu tek soru bütün neşeyi alıp götürmüştü.
"Ulus nerede?"
O cümlenin zihninde dönüşleri.
Çünkü birkaç saat sonra aynı yerde olacaklardı biliyordu.
Konuşabilecek miysiniz?
Yoksa yine kaçacak mısınız?
Tam o sırada zihnini istemeden geçmişe kaydı.
Paris...
Eyfel Kulesi...
Soğuk bir gece...
---
Paris – Eyfel Kulesi / Gece
Rüzgâr hafif hafif esiyordu.
Eyfel Kulesi, Kübra'nın yüzünde altın renkli ışıklar vuruyordu.
Ulus sonrasında sarılmıştı.
Kübra başının omzuna yaslamış, uzun süre birlikte ilk kez kendine inanmıştı.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sonra Kübra sıkıldı.
— Neden... neden bu kadar zordu bizim için?
Ulus
Cevap verdi.
Sadece zordu.
— Çünkü seni benim zaafım sandılar.
Kübra uzaklara bakarak
— Zaafın mı?
Ulus acıyla güldü.
— Hayır.
Başını iki yana salladı.
— Sen benim nefesimsin.
Kübra'nın boğazı düğümlendi.
Ulus elini yanağına koydu.
— İnsan nefes almadan yaşamaz.
Durdu.
— Ben de sensiz yaşayamıyorum.
Kübra gözleri doldu.
Tek bir şey vardı ki...
---
Bir çatalın tabağa çarpma sesi onu geçmişten koparmıştı.
Kübra irklenerek yeniden Boğaz'daki ana döndü.
Herkes konuşuyor, Hilal isteme hazırlıklarını anlatıyor, Salvatore ile Vincenzo hakkında şakalar yapıyorlardı.
Ama Kübra artık onları duymuyordu.
Masadaki tek kişi bunu fark etti.
Özgür.
Yavaşça koluna kaldı.
— İyi misin?
Kübra zorlanarak.
— Sadece... eski bir ana düşünceye gittim.
Özgür daha fazla üstelemedi.
Tam o sırada tanıdık bir ses duyuldu.
— Bir şey mi oldu?
Kübra'nın kalbi duracak gibi oldu.
Yavaşça arkasını döndü.
Ulus.
Boğaz rüzgârı saçlarını hafifçe savuruyordu.
Takım elbisesiyle her zamanki gibi sakindi gözlerinin altında yorgunluğu saklanmıyordu.
Birkaç saniye boyunca yalnızca bir kez kontrolü kaybetti.
Sanki masadaki herkes kaybolmuştu.
Sanki Boğaz'ın sesi bile susmuştu.
Hilal ortaya bomba gibi düştü.
— Ulus! Tam seni konuşuyorduk.
Ulus bakışlarını zorla Kübra'dan ayırdı.
— Umarım iyi şeylerdir.
Salvatore hemen çıkıştı.
— Nihayet geldin! Aile büyüyor, haberin var mı?
Ulus kaşlarını çattı.
— Mustafa sonunda pes etti demek.
Mustafa başını salladı.
— Ben pestim.
Hilal.
— başardın he dedi.
Masadaki kahkahalar yeniden yükseldi.
Ama Kübra'nın düğümü çözülmedi.
Çünkü aklı kalbi Paris 'in orta yerinde
Ve Ulus da kalmıştı.
Yalnızca birkaç adım ötedeydi.
Aynı günün sabahı...
Ulus, İstanbul Havalimanı dış hatlar çıkış kapısında
Kasım yağmurları serin rüzgarları vuruyor, gelen yolcu kapısından çıkan insanlar dikkatle izleniyordu. Mustafa'nın annesi ve babası bölündü kalabalıkta kapıda
Meral Hanım onu görür görmez
— Aman Ulus, oğlumm... Seni ne özledik evladım uzun zaman oldu deyip sarıldılar.
Ulus hemen valizleri aldı.
— Estağfurullah teyzeciğim. Bugün Mustafa'nın günü. Yorulmak değil, görev bu.
Faruk Bey omzuna elini koydu ağır ağır vurdu.
— Demek istediğim sonunda bizim oğlan da evleniyor.
Ulus.
— En çok da buna kendisi inanamıyor.
Üçü birlikte otoparka doğru yürürken Meral Hanım heyecanını gizleyemiyordu.
— Hilal gibi kız bin yılda bir gelir Faruk. Mustafa'nın yüzünü en son çocukken bu kadar gülerken gördüm.
Faruk Bey.
— Yaralandı, âşık oldu... Çocuk bir senede değişti.
Ulus direksiyona geçti.
Arabadaydılar.
Boğazların bağlantı çıkışında kısa bir sessizlik oldu.
Meral Hanım aynadan Ulus'a baktı.
— Sen nasılsın oğlum?
Ulus'un elleri direksiyonun üzerinde hafifçe gerildi.
— İyiyim.
Meral Hanım.
— "iyiyim" diye yalan söylenmez.
Ulus cevapladı.
Camdan baktı
Boğaz'ın suları da pek kirli dedi meral hanım
Aklına yine Kübra geldi.
Paris...
O son dans...
O son sarılış...
Ve ardından gelen dört aylık sessizlik.
---
Saatler sonra herkes evdeydi.
Ulus arabayı kaldırımın kenarına düzgünce park etti.
Motor sustu.
aynı dakikalarda içerde
Mustafa derin bir nefes aldı.
— Hazır mıyız?
Salvatore'nin teorisi nitmiyordu
— Hazır olmayan mı var
Tam sırası dedi ulus soğagın karşındaydı
Sarı sokak lambasının altında siyah takım elbiseli biri arabaya yaslanmış sigara içiyordu.
Yüzü gölgede kaldığı için ilk anda seçilemiyordu.
Adam sigarasından çıkardı nefesi dikkat çekti.
İzmariti yere attı.
Ayağıyla ezdi.
Sonra başını
Salvatore olduğu yerde doğru çevirdi
Yüzündeki bütün renk çekildi.
— ...
Mustafa şaşkınlıkla ona baktı.
— Ne oldu?
Adam.
— Böyle mi beni karşılayacaksın Moretti?
Salvatore'nin gözleri büyüdü.
— Vincenzo...
Mustafa birkaç saniye ikisine baktı.
Daha sonra istemsizce bakıştılar
— Oğlum sen ölmemiş miydin?
Vincenzo güldü kollarını kaldırdı
— Ölseydim kız istemeye gelir miydim?
Salvatore koşup sarıldı sonra
omzuna sertçe vurdu.
— Gerizekâlı!
Vincenzo acıyla yüzünü buruşturdu.
— Ah!
— İki bölümdür yasını tutuyoruz senin!
Vincenzo ceketini hafifçe açtı.
Omzundaki sargı bezi görüldü.
— Mermi gerçekti.
Durdu.
— Moretti ölüm yalan.
Mustafa anlamadı.
— Nasıl yani?
Ulus bu kez söze girdi.
— Operasyonun parçasıydı.
Vincenzo başını salladı.
— Kömür'ün bütün dikkati üzerime çekilmeliydim. Herkes öldümü sandı.
Salvatore kaşlarını çattı.
— Bana bile söylemediniz.
— Ne kadar az kişi biliyorsa o kadar gerçekçi olurdu da ondan
Mustafa iki yana salladı.
— Vallahi ben gerçekten öldün sandım.
Vincenzo sırıttı.
— Demek ki plan işe yaramış.
Tam o sırada evin kapısı açıldı.
Aysun Hanım gülümseyerek dışarı çıktı.
— Mustafa çocuğum! Daha kapıda mı bekliyorsunuz? Artık geçin içeri!
Salvatore derin bir nefes aldı.
Vincenzo'nun omzuna tekrar vurdu.
— Bunun hesabını sonra soracağım.
Vincenzo.
— Önce damadı evlendirelim.
Dört arkadaş birlikte kapıya yöneldi.
Kimsenin fark etmediği tek şey...
Sokağın biraz ilerisinde park etmiş koyu renkli bir aracın gölgesiydi
Motor sustu.
Farlar kapalıydı.
Evde oturanları deminden beri onları izliyordu.
Ve ağzından yalnızca tek kelime döküldü.
— Başlıyoruz...Kapı açılır açılmaz içeriyi mis gibi kolonya, taze demlenmiş çay ve yeni dağıtılmış kurabiyelerin kokusu sardı. Aysun Hanım kapıda Meral Hanım'a katılarak, iki kadın daha ilk dakikalardan yıllar boyunca tanışıyormuş gibi sohbet etmeye başladı.
— Hoş geldiniz Ay ne güzel olmuşsunuz!
— Vallahi kız istemiye değil de akraba ziyaretine gelmiş gibiyiz.
hoşbulduk şekerim.
Faruk Bey ile Selçuk Bey tokalaşırken Hamit de yanlarına geldi.
— Hoş geldiniz.
— Hoş geldiniz.
Salon kısa sürede sohbet sesleriyle doldu. Kimisi çiçekleri inceliyor, kimisi masadaki hazırlıklara kimisi de Mustafa'nın heyecanıyla eğleniyordu.
Tam o sırada merdivenlerden yavaş yavaş ayak sesleri duyuldu.
Ev bir anda sessizleşti.
Hilal ağır adımlarla merdivenlerden inmeye başladı. Üzerindeki pudra tonlarındaki elbisesi, toplu saçı ve heyecandan kızarmış yanaklarıyla birlikte daha zarif bir şekilde ortaya çıktı.
Mustafa'nın nefesi kesildi.
Orada öylece kaldı.
Salvatore dirseğiyle kaburgasına hafifçe vurdu.
— nefes al.
Mustafa gözünü Hilal'den ayıramıyordu.
— Çok güzel olmuş...
Hilal utangaç bir gülümsemeyle başı eğdi.
— Teşekkür ederim.
Aysun Hanım kızına bakarak gözlerini silmek zorunda kaldı.
— Allah nazarlardan korusun.
Vincenzo usulca Salvatore'nin kulağına eğildi.
— Biz damadı herhalde kaybettik.
Salvatore sesli olarak güldü.
— Daha kız istemeden gitti çocuk.
Mustafa sonunda birkaç adım atabildi. Hilal'in tam karşısında durdu. Uzun süre konuşamadı. İkisi de yalnızca birbirine bağlıydı.
Sessizliği Hilal bozdu.
— Bu kadar bakarsan heyecandan düşüp bayılacağım.
Mustafa istemsizce döndü.
— Kusura bakma...
Başını iki yana salladı tabiri caizse otuz iki diş sırıtıyordu
— Seni ilk defa görüyor gibiyim.
Salondaki herkes.
Tam o sırada Kübra elindeki çiçek vazosunu masaya bırakmak için salona girdi.
Ulusun gözleri onu buldu.
Sanki o an içeri de başka kimse yoktu.
Kübra da istemsizce başını kaldırdı.
Bakışları buluştu.
Onlardan birkaç saniye boyunca kopamadı öylece kaldılar.
Ne konuşabildiler...
Ne gözlerini kaçırabildiler.
Hilal bu sessizliği ilk fark eden kişi oldu.
Gülümseyerek seslendi.
— Ulus! Gel, burada yer var.
Ulus bakış açısını zorla Kübra'dan ayırdı.
— Geliyorum.
Salvatore hemen lafı yapıştırdı.
— Vallahi ben bu evde kahveden önce başka bir elektrik çarpması olduğunu bilmiyordum dedi ima ile.
Mustafa gülmeye başladı.
— Sen her yerde bir şey hissediyorsun.
— Çünkü ben sezgileri kuvvetli adamım.
Vincenzo başını salladı.
— Yok... Sen meraklı adamsın.
Salondaki gülmeler yeniden yükseldi.
Kübra ise çay tepsisini dağıtmaya kalktı.
Tam kalkmıştı ki Ulus çok alçak bir sesle konuştu.
— gerçekten çok güzel olmuşsun.
Kübra durmadı.
Yalnızca hafifçe başını eğdi.
Kimse fark etmemişti.
Ama Ulus o küçücük hareketi bile cevap olarak kabul etmişti.
çünkü dört ay sonra ilk kez...
Kübra ondan tamamen kaçmamıştı.
Salondaki yerlerini alan herkes büyük bir sakinlikle Selçuk Beyi dinledi boğazını temizledi ve
— O zaman...
Gülümseyerek
— Sanırım artık başlayabilirim.
Selçuk Bey boğazını temizlediğinde salondaki uğultu duruldu. Herkes yerini aldı. Aysun Hanım mutfakdan elinde kahve tepsisiyle çıkarken heyecandan gülümsüyor, Meral Hanım ise Mustafa'ya bakıyordu Oğlunun yüzünde ki ifadeyi uzun süre sonra ilk defa görmüştü.
Salvatore sessizliği bozuldu.
— Bir dakika... Ben bir şeyi merak ediyorum.
Herkes ona döndü.
— Şimdi bu meşhur tuzlu kahve gerçekten var mı, yoksa damadı korkutmak için mi uydurdunuz?
Salonda ki herkes güldü.
Aysun Hanım gülerek cevap verdi.
— Birazdan öğrenirsin çocuğum.
Mustafa derin bir nefes aldı.
Ben içmesem olmaz mı?
Hilal uzaktan gülümseyerek baktı.
— Olmaz.
— Acımadın mı bana?
— Biraz.
— Biraz mı?
— Çok az.
Salvatore, Mustafa'nın omuzuna vurdu.
— Damat olmak kolay değil kardeşim.
Vincenzo başını salladı.
— Allah sabır versin.
Kahveler tek tek dağıtılırken ev yeniden sessizleşti. Hilal son fincanı eline aldığında kısa bir an durdu. Gözleri Mustafa'yı buldu. İkisi de yüzleşiyordu.
Hilal uzatmadı.
— Afiyet olsun.
Mustafa kahveyi aldı.
İlk yudumla yüzünü buruşturdu.
Salvatore dayanamadı.
— Eee?
Mustafa yalandan
— Güzel...
Vincenzo kahkahayı patlattı.
— Güzel olduğuna göre içinde tuzdan başka şeylerde var.
Mustafa güçlükle kahveyi yuttu.
— Vallahi seviyorsam içerim.
Hilal kaşını çevirdi.
— Seviyor musun?
Mustafa hiç düşünmeden cevap verdi.
— Ölürüm.
Salondan çığlıl koptu.
Salvatore birbirine bağlı olduklarını anlamaya başladı.
— İşte damat böyle olur!
Selçuk Bey gülümseyerek Mustafa'ya baktı.
— O zaman oğlum...
Ciddileştim.
— Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızımız Hilal'i oğlumuz Mustafa 'ya istiyoruz.
Mustafa gözünü hilale dikti
Yavaşça
Hilal'in elini tuttu.
— o dakika herşey ...
Durdu.
Boğazı düğümlendi
— Onu bir gün bile üzmemek için elimden gelen her türlü şeyi yapacağım
Faruk Bey de onay verdi madem gençler birbirlerini sevmiş verdik gitti
İki aile üyesi sarılırken salonda alkışlar yükseldi.
Aysun Hanım'ın göz yaşlarını tutamıyor
Semra Hanım da onun omzuna teselli tutumlar sergiliyordu
Mustafa ile Hilal'in yüzükleri getirildi.
Kurdele bağlandı.
Dualar edildi
Yüzükler alkışlar eşliğinde parmaklarına takıldı.
Tam herkes rahat bir nefes almışken Salvatore yine dayanamadı.
— Bir dakika!
Herkes ona döndü.
— Makarna nerede?
Mustafa şaşın şaşkın baktı
— Daha isteme yeni bitti.
— Olsun.
— Daha nişan var.
— O da olsun.
Vincenzo gülmesini bastıramadı.
— Vallahi bunun aklı hep midede.
Salvatore hiç bozulmadı.
— İnsan mutlu günler aç olur.
Herkes yeniden gülmeye başladı.
Kübra da istemsizce gülüidü.
Tam o sırada gözleri yeniden Ulus'u buldu.
Ulus da ona.
Bu kez bakışlarını kaçıran olmadı.
İkisi de yalnızca birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Daha sonra Kübra usulca açıldı.
— Biraz hava alalım mı?
Kimse bir şey demedi. Ulus'un yanına gitti.
birkaç adım uzakta bekledi.
Daha sonra dışarı çıktıklarında
Salvatore bunu fark edip hafifçe yürüdü.
Vincenzo kulağına dayandı.
— Başlıyor.
Salvatore başını sallıyor.
— Umarım bu sefer yarım kalmaz.
İkisi de balkon kapısının önünde usulca devamını bekledi.
Balkon kapısı usulen kapandığında içerideki kahkahalar geride kaldı. Dışarıda yalnızca Boğaz'ın serin rüzgârı ve uzaktan gelen buhar vardı.
Kübra korkuluğa sığındı. Derin bir nefes aldı. İçeride saatlerdir gülümsüyordu ama yorulmuştu. Bazen insan en çok mutlu görünmeye çalışırken tükenirdi.
Birkaç saniye sonra arkasında bir kapı sesi daha duyuldu.
Dönmeden nereden geldiğinin anlamıştı.
Ulus.
aralarında birkaç adımlık mesafe vardı.
Ulus adım attı.
Yalnızca onun yanında durdu.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sessizlik ilk kez rahatsız etmedi
Sadece ağırdı.
Ulus'un gözü Boğaz'a baktı.
— İstanbul'u özlemişti
Kübra döndü
— Ben de.
— Ama en çok bazı anları.
Kübra başını çevirmedi.
Çünkü hangi anlardan bahsettiğini biliyordu.
Ulus derin bir nefes aldı.
— Paris'i düşündün değil mi?
Kübra'nın gözünü kaçırdı.
— Evet.
— Ben de.
Rüzgar bunların arasında geçti.
Ulus cebindeki ellerini çıkardı.
— O gece sana hiçbir şeyin değişmediğini söyledim.
Kübra ona döndü.
— Ama çok şey değişti Ulus.
— Biliyorum.
— Değişen yalnızca zaman değil.
Durdu.
— Ben de değişiyorum.
Ulus acıyla gülümsedi başını salladı
— Ben de.
Kübra gözü yere indirdi.
— Eskisi gibi olamam.
— Olmasın.
Kübra şaşkınlıkla baktı.
Ulus devam etti.
— Eski Kübra'yı geri istemiyorum.
— ...
— Çünkü onu ben kırdım.
Boğazı düğümlendi.
— Şimdi yalnızca tam zamanında yeni Kübra'nın yanında durmak istiyorum.
Kübra'nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
— Bu kadar kolay değil.
— Biliyorum.
— Sana ilk kez güveniyormuş gibi yapmak...
Durdu.
— Kendime güvenmemekten bile zor geliyor.
Ulus birkaç saniye sustu.
Sonra çok yavaş konuştu.
— Benden hiçbir şey istemiyorum.
Kübra kaşlarını kaldırdı.
— Sadece...
Gözlerini onun gözlerinden ayırmadı.
— Bana yeniden güvenmeye çalışırken acele etme.
— ...
— Beklerim.
Kübra'nın parçaları titredi.
kırık parçalar
— Ya hiç güvenemezsem?
Ulus acı acı.
— O zaman da beklerim.
Bu cevap Kübra'nın beklediği cevap değildi.
Sessizlik oldu.
Uzun.
Bunların içinde söylemek isteyip söylemediği onlarca cümle vardı.
Tam o sırada bir ses yükseldi.
Salvatore'nin sesi bütün balkona yayıldı
— Vallahi damat bizsiz eğleniyor!
İkisi de istemsizce gülüyordu.
Kübra başının salladi.
— Bence içeri dönelim.
Ulus başını salladı.
— Tamam.
Kapıya doğru Kübra bir an durdu.
Arkasına döndü.
— Ulus...
Ulus da durdu.
— Efendim?
Kübra birkaç saniye düşündü.
Sonra çok hafif.
— Bugün için...
Derin bir nefes aldı.
— Teşekkür ederim.
Ulus'un devam eden ayrılık aylarının ardından o sıcak gülümsemesi belirdi.
— Asıl ben teşekkür ederim.
İkisi birlikte salona döndüklerinde içeridekiler hiçbir şey yapmadığı gibi ölmüş gibi yayıldıklarını gördüler.
Ama aslında herkes bir şeyler yapıyordu oturuyorlardı.
Hilal, Kübra'nın yanına gitti.
Mustafa da Ulusda.
İkisi göz göze geldi.
Hilal usulca nefes verdi
— Başlıyorlar.
Mustafa.
— Bu sefer yarım kalmayacak.
Salvatore duyunca kaşını kaldırdı.
— Siz yine ne planlıyorsunuz?
Vincenzo kahvesinden son yudumu aldı.
— Hiçbir şey.
O zaman.
— Sadece kader işini yapıyor.
Tam o sırada fotoğrafçı içeri girdi.
— Hadi bakalım!
— Aile fotoğrafınız yok!
Herkes kalksın.
Kimse fark etmedi...
Salonun karşısındaki siyah aracın içindeki adam, başını hafifçe kaldırdı.
— Çok mutlusunuz...
Daha sonra kontağı çevirdi
Motor çalıştı
Ve siyah araç gecelenin içinde kaybolmuştu.İki Hafta Sonra...
İki hafta, takvimin süresinde yalnızca dört gün demekti.
Ama bu özgürlük için çok şey demekti
Hilal ile Mustafa artık "nişanlı" kelimesini garipsemiyor karşılıklı olarak Düğün hazırlıkları yapıyorlardı , iki aile neredeyse her gün bir araya gelmişti.
Kübra'nın toparlanması.
İşe gidiyor...
Arkadaşlarıyla görüşüyor...
Gülümsemesiyle neşe saçıyordu.
Ama geceleri yatağında yanlız tarafı ortaya çıkıyordu.
Ondan gelen mesaj sesi ile irkiliyordu kömürün tutuklu olması kübranın ondan kurtulduğu anlamına gelmiyordu Furkan vardı.
Ulus ise şöyle devam ediyor.
Kübra'nın karşısına çıkmıyor...
Onu bunaltmıyor...
Ama uzaktan da olsa iyi olduğundan emin oluyordu.
aradaki mesafe eskisi kadar keskin değildi.
Yine derindi.
---
Nişan günü geldiğinde sahil kenarında bahçeye servis yapılıyordu.
Pembe ve beyaz çiçekler, masaların üzerine bırakılmış mumlar ve Boğaz'dan gelen hafif rüzgar geceye farklı bir hava katıyordu.
Hilal aynanın karşısında derin nefesler alıyordu.
— Çok heyecanlıyım...
Özgür gülerek yaklaştı.
— Bunu bugün ellinci söyleyişin.
Hilal aynadan ona baktı.
— Az bilededi.
Kübra saçındaki son tokayı düzeltti.
— Heyecanlanma.
Hilal.
Sonra bir anda ciddileşti.
— Sen iyi misin?
Kübra isteksiz.
— İyiyim.
Hilal iki yana sallandı.
— Bana değilsin gibi geliyor.
Durdu.
— bana yalan söyleme.
Kübra cevapladı.
Çünkü cevabın kendisi de görünüyor.
---
Aynı dakikalarda mekana girişte toplanılmıştı.
Mustafa Kravatını üçüncü kez düzeltiyordu.
Salvatore dayanamadı.
— O kravat kaçacak değil.
Mustafa.
— Elimde değil.
Vincenzo omzuna elini koydu.
— Bugün kaçmaya çalışan tek kişi sensin.
Ulus ilk kez dürüsttü.
— Rahat bırakın çocuğu.
Mustafa ona baktı.
— Heyecan normal değil mi?
Ulus kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
—Doğrunun yanında... normal.
Salvatore hemen lafı kaptı.
— Bak bak...
Mustafa.
— Kim konuşuyor.
Salvatore iki elini kaldırdı.
— Ben artık konuşmuyorum.
Vincenzo başını salladı.
— Konuşuyoruz.
— Hayır.
— Konuşuyoruz.
Bahçeye doğru ilerlemeye başladı.
---
İçeri girdiklerinde alkışlar yükseldi.
Hilal merdivenlerden inerken Mustafa'nın yüzündeki ifade yine değişti.
Salvatore usulca dedi ki.
— Bir daha âşık olursan haber ver.
Mustafa güldü
— Bir kere yetti.
Yüzük töreni alkışlar eşliğinde başladı.
İki aile yana yana durmuş, mutluluklarını paylaşırken fotoğrafçı sürekli yönlendirme yapıyor.
— Biraz yaklaşırmısınız...
— Harika...
— Şimdi ...
Tam o sırada fotoğrafçı yüksek sesle bağırdı.
— Şimdi çiftler!
Mustafa ile Hilal ortaya çıktı.
Daha sonra görülen başka bir çifte döndü.
Ulus.
Ve Kübra.
Salvatore bunu fark edip yürüdü.
— Ben bir şey demiyorum...
Vincenzo omzuna gitti.
— diyorsun.
Hilal de aynı anda Kübra'ya baktı.
— Hadi.
Kübra şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Ben mi?
Mustafa gülmeyerek Ulus'a döndü.
— Senden aynı şeyleri bekliyoruz.
Ulus hiçbir şey demedi.
Sadece elini uzattı.
Bu kez...
Karar Kübra'nındı.Ulus birkaç saniye boyunca uzatıldığı eli indirmedi.
Hiç acele etmedi.
Hiç değil.
Karar Tamamen Kübra'nındı.
Salondaki herkes nefesini tutmuş onları izliyordu.
Kübra, Ulus'un eline gitmeden önce.
Sonra gözlerine.
Dört ay önce olsa...
Arkasını döner giderdi.
Bugün gitmedi.
Yavaşça elini uzattı.
Ulus'un avucuna aldı
Salondan yükselen alkış sesleri oldu
İlk açılışı gelin damat yaptı
Fotoğraf çekimi başlamıştı
Birbirlerinin titreyen ellerini tuttular.
Fotoğrafçı gülerek seslendi.
— Harika!
— Biraz daha yaklaşılabilir mi?
Ulus Kübra'ya baktı.
— Rahatsız olursan söyle.
Kübra hafifçe başını salladı.
— Tamam.
Ulus eli çok dikkatli bir şekilde Kübra'nın beline koydu.
Sanki biraz daha güç uygulasa kırılacakmış gibi.
Kübra da elinin omzuna bıraktı.
arada küçük bir mesafe vardı.
Ama bu kez yaşadığı şey mesafeyi kapattı heyacan özlem hasret
Müzik başladı.
Mustafa ile Hilal ilk danslarını yaparken salondaki herkes alkışlamayı sürdürüyordu.
Birkaç saniye sonra Salvatore yüksek sesle bağırdı.
— Eee!
— Sadece damatla gelin mi dans edecek?
Vincenzo hemen destek verdi.
— Öyle!
— Herkes pistte!
Salon bir anda hareketlendi.
Çiftler yavaş yavaş dans pistine çıktı.
Ulus, Kübra'ya baktı.
— ? yanlış mı?
Kübra birkaç saniye düşündü.
Sonra
— Tamam.
Birlikte piste çıkarlar.
Müzik ağır ağır devam ederken ikisinde de ilk izlenim güzeldi konuşmadılar lakin bakışlar.
Sadece ritme uymaya çalıştılar.
Kübra gözünü kaçırıyordu.
Ulus ise sürekli onu izliyordu.
Sonunda, ulus sessizliği bozdu.
— Teşekkür ederim.
Kübra şaşkınlıkla baktı.
— Ne için?
— Bana bu dansı lütfettiğin için.
Kübra acı acı güldü.
— Buna şans deme.
— Neye diyeyim?
— Cesaret.
Ulus başını hafifçe eğdi.
— O zaman...
Durdu.
— Cesaret'e teşekkür ederim.
Kübra gözünü yere indirdi.
— kırgınım.
— Biliyorum.
— Sevgim ateş almış yanıyor.
— Onu da seviyorum
— Ve bunların hiçbirini hak etmedim.
Ulus derin bir nefes aldı.
— Unutmayı da istiyorum.
Kübra.
Ulusun gözleri dolmuş.
— Çünkü onları unutturacak kadar güzel şeyler yaşatmak istiyorum.
Kübra'nın nefesi kesildi.
Hiç beklemediği bir cümleydi.
Uzun süre cevap veremedi.
Müzik devam ediyor.
Salondaki herkes kendi eğlencesiyle meşguldü.
Ama iki kişi onları izliyordu.
Hilal...
Ve Mustafa.
Hilal usulca.
— Bak.
Mustafa gözünü dans eden çifte çevirdi.
— Gördüm.
— Anlamı var mı?
Mustafa hiç düşünmeden cevap verdi.
— Bunlar birbirini hiç bırakmamış.
Hilal iç çekti.
— Ben de öyle düşünüyorum.
Biraz sonra Salvatore ile Vincenzo da aynı manzaraya bakıyordu.
Salvatore kolu Vincenzo'nun omzuna attı.
— Sence barışırlar mı?
Vincenzo gözünü çiftten ayırmadı.
— Barışırlar.
— Bu kadar emin misin?
— Hayır.
Durdu.
— Ama onların bakışlarından umut kesilmez.
Tam o sırada müzik sona erdi.
Ulus elini hemen bıraktı.
Kübra da
birkaç saniye orada kaldılar
Daha sonra Kübra ellerini geri aldı.
Başını eğdi.
— Teşekkür ederim.
Ulus .
— Bu dans...
Durdu.
— Bana iyi geldi.
Kübra ilk kez içtenlikle gülümsedi.
Çok kısa sürdü.
Ama Ulus için aylar sonra olacağı en güzel şeydi.
Kimse fark etmedi...
Salondan kilometrelerce uzakta, parkın içinde park etmiş siyah bir araçta o dansı saniye saniye izleniyordu.
Bir el videoyu durdurdu.
Ekranda yalnızca tek kare kaldı.
Ulus ile Kübra'nın birbirine baktığı an.
Furkan uzun süre görüntüye baktı.
Sonra telefon etti.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Sadece tek cümle döküldü.
— Demek ki yeniden başlamaya karar verdiniz...
Başını hafifçe yana eğdi.
— O zaman ben de yeniden başlarım nişan gecesi sona erdiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Konuklar yavaş yavaş vedalaşıyor, bahçedeki masalar toplanıyordu. Hilal ile Mustafa kapının önünde tek tek uğurlarken Kübra çantasını omuzuna aldı.
Hilal ona sarıldı.
— Eve geçince mutlaka mesaj at.
— Atarım.
— Söz?
Kübra
— Söz.
Ulus birkaç adım geride durmuş onu izliyordu. Arabasına kadar eşlik etmek istedi ama Kübra'nın buna hazır olmadığını hissediyordu.
Tam o sırada Salvatore kolunu Ulus'un omzuna attı.
— Bırak biraz nefes alsın.
Ulus başını salladı.
— Biliyorum.
Kübra son kez arkasını geri döndü.
Göz göze geldiler.
Sonra arabasına binip gitti.
---
Yaklaşık yarım saat sonra...
Kübra apartmanın önüne geldi.
Sokak sessizdi.
Arabasını park etti.
Çantasını alıp apartmana girdi.
Koridorda garip bir sessizlik vardı.
anahtarı kapıya taktı.
İçeri girdi
Işığı yaktığı anda nefesi kesildi.
Salonun duvarında sarı bir post-it ortaya çıktı.
Yaklaşıp titreyen elleriyle kâğıdı aldı.
Üzerinde yalnızca tek kelime yazıyordu.
"Gördüm."
Kübra'nın kalbi deli gibi atmaya başladı.
O anda telefonu titredi.
Bilinmeyen numara.
açmadı
yeniden çaldı
Yine açmadı.
Mesaj geldi.
"Bu gece çok güzeldin."
Kübra'nın elleri titredi.
İkinci mesaj geldi.
"Paris geceleri sana daha çok yakışıyordu."
Bu kez korundun.
Paris...
O fotoğraflar kimse yok.
Telefonumda saklı.
Üçüncü mesaj geldi.
"Yakında yeniden görüşeceğiz Kübra Yörükçü."
Kübra olduğu yere oturdu.
Artık bunun tesadüf olmadığını biliyordu.
Birisi yalnızca onu izleyemiyordu.
adım adım takip ediyordu
Titreyen ellerle telefon rehberini açtı.
Bu kez hiç düşünmedi.
Ulus'u aradı
Telefon ilk çalışta açıldı.
— Kübra?
Sesi titredi
— Ulus...
— Ne oldu?
— Ben...
Nefesi kesildi.
— Ben
Ulus bir anda fırladı.
— Neredesin?
— Evde...
— Kapıyı kilitle.
— ...
— Kübra beni duyuyor musun?
— Evet.
— Kapıyı kilitle.
Kübra kapıyı kitledi
Ellerini kapının üzerinde tuttu.
Ulus anahtarlarını alırken sesi tamamen değişmişti.
Artık sakin kalamıyordu
Yine eski Ulustu
— Beş dakikaya oradayım.
Telefon kapandı.
---
Ulus arabasını neredeyse uçarcasına sürüyordu.
O an aklında tek bir düşüncesi vardı.
"Geç kalma."
Apartmanın önünde frene bastığı anda yukarıya baktı.
Kübra'nın salonunun ışığı yanıyordu.
Koşarak merdivenleri çıktı.
Kapıyı Kübra açıldığında yüzü bembeyazdı.
Gözlerin gözleri kıpkırmızı olmuştu.
Ulus hiç düşünmeden içeri girdi.
Evi baştan sona kontrol etti.
Salon.
Mutfak.
Yatak odası
Balkon.
Kimse yoktu.
Masaya post-it'i gördüm.
Mesajları okudu.
Yüzü buz gibi oldu.
Kübra titreyen sesiyle konuştu.
— Kim bu?
Ulus cevapladı.
Çünkü artık emindi.
— Furkan...
Kübra şaşkınlıkla ona baktı.
— Kim o?
Ulus
— Seni benim zayıf noktam sanan adam.
Kübra'nın gözlerinden yaşlar yeniden akmaya başladı.
— Ben artık dayanamıyorum.
Ulus ona doğru bir adım attı.
Bu kez gözünü hiç kaçırmadı.
— Dinle beni.
Kübra gözlerini kaldırdı.
Ulus'un sesi ilk kez bu kadar çaresiz çıkıyordu.
— Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim.
— Ama oluyor.
— Hayır.
Ulus derin bir nefes aldı.
Sonra hiç düşünmeden söyledi.
— Benimle evlenir misin?
Kübra donup kaldı.
— Ne?
— Benimle evlenir misin?
— Ulus...
— Şaka yapmıyorum
Kübra gözünü kaçırdı.
— Şu an bunu mu konuşuyoruz?
— Evet.
Ulus'un sesi kararlıydı.
— Çünkü seni korumanın en güvenli yolu bu.
— ...
— Benim soyadımı taşırsan...
— ...
— Benim evimde yaşarsan...
— ...
— Sana ulaşmadan önce bana ulaşmak zorundalar.
Kübra gözlerini ona dikti
— Sen bana evlenme teklifi ediyorsun yani
Ulus ona baktı
— HAYIR
Durdu.
— Seni hayatta tutmaya çalışıyorum.
Kübra ağlamaya başladı
Tam o sırada...
Ulusun telefonu çaldı
Ekranda tek bir isim vardı.
Salvatore.
Ulus aç.
— Ne oldu?
Telefonun diğer ucunda yalnızca tek cümle vardı.
— Mina bir şey buldu...
Ulusun yüzü değişti.
Salvatore devam etti.
— Furkan'ın bütün hikayesi yanlış olabilir.
Sessizlik.
— Bahsettiği İnci...
Durdu.
— İnci Yaman değilmiş.
Ulus donup kaldı.
O...
Şehrin başka bir yerinde Furkan elindeki eski fotoğrafa bakıyordu.
Örgülü küçük kız gülümsüyordu.
Furkan da sanrıların içinde kayboluyordu
Ve ilk kez...
Onun baktığı İnci ile öldürülen İnci'nin aynı kişi olmadığını fark ediyordu.
Başını iki elinin arasına aldı.
Nefesi düzensizleşti.
Zihnindeki görüntüler birbirine giriyordu.
Yetimhane...
Paslı salıncak...
Örgülü küçük kız...
Sonra bir anda beyaz önlüklü İnci...
Ardından mezbahanın kan kokan duvarları...
Furkan gözlerini sımsıkı kapattı.
— Hayır...
Fısıltısı odanın içinde kayboldu.
— Sen oydu...
Telefonunun titreşmesiyle irkildi.
Ekranda adamlarından birinin adı vardı.
Aramayı açtı.
— Efendim.
— Kız evine döndü.
Furkan birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerini fotoğraftan ayırmadan konuştu.
— Takipte kalın.
Telefon kapandı.
Fotoğrafı usulca masaya bıraktı.
Kendi kendine mırıldandı.
— Bu kez seni elimden alamayacaklar...
Aynı dakikalarda
— Yarın sabah herkesi konağa topla.
Ulus'un kaşları çatıldı.
— Neden?
Salvatore derin bir nefes aldı.
— Çünkü Furkan'ın geçmişi...
Durdu.
— Sandığımızdan çok daha karanlık.
Ve o gece...
Kimse henüz bilmiyordu.
Asıl savaş, şimdi başlıyordu.
ARAS (2011)
“19. Gün — Düğünler Güzel Başlar, Tehlike Güzel Saklanır.”
📜 Bölüm: “Gülü Büyüten Gölge”
“Ulus…
Bugün bir düğünün ilk nefesine tanıklık ettiysen, bu mektup tam zamanında eline geçti.
Kardeşim…
Bazı günler hayat sana yeni bir kapı açar.
Mutluluğun içinden bir ışık sızar.
İnsanların kahkahası, masadaki sıcaklık…
Bir anlığına kalbini ısıtır.
Bugün Hilal ve Mustafa için öyle bir gündü.
Senin için de.
Ama bilmeni istediğim bir şey var:
Mutluluk, en çok karanlığın saklandığı anlarda parlar.
Masada olanları gördüğümü hissedeceksin, biliyorum.
Kübra ile arandaki mesafenin bir dansla, bir bakışla yavaş yavaş kapanmasını…
Ben olsaydım masada kahkaha atanların yanına oturur, sert bir yumrukla omzuna vururdum.
‘Aferin lan… Nihayet nefes almaya başladın.’
Ama sonra kulağına eğilir fısıldardım:
‘Dikkat et Ulus. Karanlık, ışığı görünce yaklaşır.’
Sen bugün sadece bir düğüne değil, bir planın ilk kıpırtısına da tanık oldun.
Hilal ile Mustafa’nın mutluluğu iyileştirici…
Ama iyileşen her şeyin düşmanı olur.
Kübra ile aranızdaki o kısacık yakınlaşma…
Belki bir gün affa dönüşecek.
Ama affı bekleyen kadar, affı sabote etmek isteyen de vardır.
Şimdi sana en önemli cümlemi söyleyeyim:
«“Düşman seni yaralı hâlde izlemez. İyileşmeye başladığında gelir.”»
Ulus…
Beni dinle kardeşim.
Bugün Kübra’ya bir adım gelirken, arkadan başka bir adım size doğru yürüdü.
O adımı ben yıllar önce duymuştum.
Ne adım sesiydi…
Ne konuşan bir ses.
Sadece gölgelerin içinden süzülen hastalıklı bir nefes.
İnsanların gözünde görünmez gezen,
Dokunmadan iz bırakan,
Bakmadan gören biri.
Ben ölmeden çok önce hissettim onu.
Bir fikir değil…
Bir gölge.
Kör bir kıskançlık, karanlık bir saplantı…
Henüz ismini bilmediğin biri.
Bugün o gölge yeniden kıpırdadı.
Sen görmedin.
Ama ben biliyorum.
Kübra eve döndüğünde…
O gölge çoktan kapısının önündeydi.
Kardeşim…
Onu koru.
Ama bu kez kendi kendinden değil…
Gölgelerden.
Bir cümle daha:
«“Aşka atılan her adım, karanlığa bir davetiyedir.”»
Kübra’yla dans ettiğinde karanlık bunu gördü.
Ve unutma…
Ben her düşmanın adını yazamadım.
Ama bazı düşmanları hissettim.
Sen şimdi bu mektubu okuyorsan bil ki:
Yaklaşan tehlike Kömür değil.
Ondan daha sessiz biri var.
Ve o…
Size çok yakın.
Kardeşim…
Karanlığa saklanmış bir nefes var.
Ulus…
Kübra’nın korktuğu ses, boş bir tehdit değil.
O gölge gerçek.
Ve sen…
Bir kez daha savaşın ortasında kaldın.
Bu kez yalnız değilsin.
Ama acele et.
Gölgeler hızla büyüyor.
— Aras
“Dans ederken kalbini gördüm Ulus… Benim ölümümün en büyük intikamı, sizin hayatta kalmanız olacak.”
Aras Ağah Bozdoğan
