13. bölüm · MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ
13.BÖLÜM İYİ Kİ DOĞDUN (ULUS)
________________________________________
📍 Özdemirler Şehir Hastanesi – 13:10 / 15 Nisan 2019
Hastanenin koridorları her zamanki keskin antiseptik kokusuyla doluydu. Beyaz duvarlar, tavandaki floresan ışıkların altında fazlasıyla parlak görünüyor, o parlaklık insanın içine ferahlık değil, aksine tuhaf bir soğukluk bırakıyordu. Koridor boyunca yankılanan ayak sesleri, arada bir geçen sedyelerin tekerlek sürtünmeleri, hemşirelerin alçak sesli konuşmaları ve uzaklardan gelen cihaz bipleri… hepsi birleşince bekleyişin ağırlığını daha da artırıyordu. Hastane denen yer, bazen iyileşmenin değil, kaybetme ihtimalinin en çıplak hâliydi.
Kübra, Ulus, Salvatore ve İnci, Mustafa’nın odasının önünde bekliyordu. Herkes oradaydı ama kimse gerçekten orada değil gibiydi. Her biri kendi içinde başka bir yere çekilmişti. Kübra’nın bakışları kapının üzerindeki küçük camdaydı. İçeri bakmaya cesaret edemiyor ama gözlerini de oradan ayıramıyordu. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Tırnakları avucuna hafifçe batıyor, ama o acıyı bile fark etmiyordu. Çünkü insan bazen büyük bir korkunun içinde küçük acıları hissetmezdi.
Ulus birkaç adım geride duruyordu. Her zamanki gibi dikti. Omuzları geride, yüzü ifadesiz, bakışları sertti. Dışarıdan bakan biri onun sakin olduğunu düşünebilirdi. Ama Ulus’un sakinliği hiçbir zaman huzurdan gelmezdi. Onun sakinliği, içindeki fırtınayı kimse görmesin diye inşa ettiği bir duvardı. O duvarın arkasında ise Mustafa’nın kanlar içindeki hâli, Hilal’in sesi, Kübra’nın korkuyla büyümüş gözleri dönüp duruyordu.
Salvatore kapının yanında beklerken sonunda sessizliği bozdu. Sırtını duvara yasladı, başını iki yana sallayıp homurdandı.
— “Ben dedim size, Hilal bu çocuğu hayata geri döndürür. O kız var ya… atom enerjisi gibi.”
İnci, gerginliğine rağmen hafifçe gülümsedi. Salvatore’un her şeyi şakayla yumuşatma huyu bazen sinir bozucuydu, bazen de insanın nefes almasını sağlıyordu. Ulus ise sadece kaşını kaldırdı.
— “Mustafa’yı benim vurmam lazımdı.”
Cümle soğuk çıktı. Düz, keskin ve Ulus’a yakışır biçimde acımasız. Ama o cümlenin içinde sadece öfke yoktu. Suçluluk da vardı. Koruma içgüdüsü de vardı. Kaybetmeye tahammül edemeyen bir adamın, korkusunu öfkeye çevirme alışkanlığı vardı.
Kübra başını hafifçe ona çevirdi. Ulus’un yüzüne baktı. O yüzü artık daha iyi okuyordu. Dışarıdan karanlık, sert ve ulaşılamaz görünen o adamın içinde ne zaman bir şey kırılmaya başlasa, çenesinin kenarında beliren o sıkılık değişirdi. Şimdi yine öyleydi. Ulus kendini ele vermemek için gözlerini kapıya dikmişti ama Kübra onun içindeki fırtınayı görüyordu.
Salvatore kahkaha attı. Kahkahası koridorda yankılandı.
— “Dostum, sen ikimizden birini öldürmeden önce bir şey söyleyeyim… aşk dediğin şey, sen ne kadar kaçsan da yine yakalıyor insanı.”
Ulus’un bakışları istemsizce Kübra’ya kaydı. Bir anlığına. Çok kısa. Ama Kübra yakaladı. Göz göze geldiler. Kübra’nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Yorulmuş, endişelenmiş ama hâlâ içinde sıcaklık taşıyan bir gülümsemeydi bu. Ulus o gülümsemeyi görünce içindeki bir yer daha huzursuzlandı.
Salvatore bu fırsatı kaçırmadı. Parmağıyla ikisini işaret etti.
— “Mesela… siz. Kaçtınız, uğraştınız, geç kaldınız… ama sonunda? Roma’da köprüde öpüşen sizdiniz.”
Ulus ters ters baktı.
— “Salvatore…!”
Salvatore iki elini teslim olur gibi kaldırdı ama yüzündeki sırıtış kaybolmadı.
— “Tamam, sustum. Ama Hilal ile Mustafa’nın arasında bir şey var, ben görüyorum.”
İnci başını hafifçe eğdi, kapıya baktı.
— “Bunu görmemek için kör olmak lazım zaten.”
Kübra, İnci’ye baktı. O an aralarındaki gergin bekleyişin içinde küçük bir yumuşama oldu. Ama bu yumuşaklık fazla uzun sürmedi. Çünkü kapının kolu hareket etti.
Kapı açıldı.
Herkes aynı anda nefesini tuttu.
Önce Hilal göründü. Yüzü solgundu, gözlerinin altı uykusuzluktan gölgelenmişti. Ama ayaktaydı. Dimdik duruyordu. Ardından Mustafa çıktı. Zayıftı. Omuzları düşmüş, yüzü hâlâ hastalıklı bir solgunluk taşıyordu. Ama ayaktaydı. Hilal’in desteğiyle, yavaşça ama inadına ayaktaydı.
Kübra daha fazla dayanamadı. Koşup Mustafa’ya sarıldı. Sarılırken dikkatliydi, yarasına zarar vermemeye çalışıyordu ama duygularını tamamen saklayamadı.
— “Şükür…” diye fısıldadı. “Gerçekten çok korkuttun bizi.”
Mustafa yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi.
— “Korkacak bir şey yok. Görüyorsun… hâlâ buradayım.”
İnci derin bir “oh be!” çekti. Gözlerini tavana kaldırdı.
— “Allah’ım şükürler olsun.”
Salvatore, Mustafa’nın omzuna hafifçe vurdu.
— “Hoş geldin, mezardan dönen adam. Ama bir daha bunu yaparsan seni ben öldürürüm.”
Mustafa güldü ama gülüşü yarım kaldı; göğsündeki ağrı yüzüne kısa bir çizgi gibi yansıdı. Hilal hemen ona döndü.
— “Gülme! Dikişlerin açılacak!”
Salvatore, Hilal’e bakıp Ulus’a göz kırptı.
— “Ben ne dedim? Atom enerjisi.”
Ulus şimdiye kadar susmuştu. Mustafa’ya göz ucuyla baktı. O bakış dışarıdan soğuktu ama Mustafa onu tanıyordu. Ulus’un birine “iyisin” demesi de “ölmediysen iyi” demesi de aynı yerden gelirdi.
— “Ölmediysen iyi. Çünkü çok işimiz var kardeşim.”
Mustafa başını kaldırdı. Yorgun ama kararlıydı.
— “Görüyorsun… hâlâ ayaktayım.”
Hilal kaşlarını çattı. Ulus’a döndü.
— “Ulus… işimiz var derken?”
Ulus’un yüzündeki kısa süreli yumuşaklık silindi. Gözleri yeniden karardı. Sanki hastane koridorunun bütün soğukluğu gelip onun bakışlarına yerleşti.
— “Kömür’ü bitirme vakti.”
O cümleyle birlikte herkes sustu. Az önceki rahatlama yerini yeniden ağır bir gerilime bıraktı. Çünkü hepsi biliyordu: Mustafa’nın iyileşmesi bir son değildi. Sadece savaşın bir sonraki perdesine geçmek için alınmış bir nefesten ibaretti.
Koridorun sonunda bir pencere aralıktı. Dışarıdan hafif bir rüzgâr içeri süzüldü. Beyaz perdeler kımıldadı. O an sanki herkes aynı şeyi hissetti. Korku artık geride kalmıştı. Şimdi hesaplaşma vardı.
📍 Hilal’in Evi – 08:44 / 16 Nisan
Hilal’in evinde sabahın yumuşak ışığı vardı. Perdelerin arasından süzülen güneş, salonun içine sıcak ve solgun bir renk bırakıyordu. Gece boyunca süren telaş, hastane kokusu ve korku, bu evin içinde yerini daha sessiz bir iyileşme hâline bırakmıştı. Ortalık düzenliydi ama yaşanmışlık belliydi. Sehpanın üzerinde ilaç kutuları, yarısı içilmiş bir bardak su, katlanmış temiz gazlı bezler ve Hilal’in aceleyle bıraktığı bir hırka duruyordu. Evde çay kokusu vardı; taze demlenmiş çayın sıcaklığı, ilaçların keskin kokusuyla karışıp garip bir huzur oluşturuyordu.
Mustafa kanepeye yaslanmıştı. Yüzü hâlâ solgundu ama gözleri düne göre daha canlıydı. Üzerindeki battaniye göğsüne kadar çekilmişti. Hareket ederken yüzü hafifçe buruşuyor, yarasının acısı belli oluyordu. Buna rağmen şikâyet etmiyordu. Mustafa acıyı büyütmezdi. Acısını göstermektense susmayı tercih ederdi.
Hilal mutfaktan çıktı. Elinde iki bardak çay vardı. Kaşları yine çatılmıştı. Bu onun endişeyi saklama biçimiydi.
— “Yavaş iç dedim sana! Dün de böyle hızlı içtin, ödüm koptu!”
Mustafa bardağı eline aldı, hafifçe gülümsedi.
— “Sen bağırınca bayılma ihtimalim daha yüksek.”
Hilal göz devirdi.
— “Sen vuruldun diye ben meleğe mi döneceğim?”
Mustafa gülümsemeye devam etti ama birkaç saniye sonra ifadesi değişti. Bakışları Hilal’in yüzünde durdu. O yüzü dün gece görmüştü. Korkmuş, ağlamamak için kendini tutmuş, elleri titreyerek onu hayatta tutmaya çalışan bir kadının yüzüydü. Hilal sert konuşuyordu ama Mustafa onun o sertliğinin ardındaki korkuyu görmüştü.
— “Hilal…”
Hilal çayını sehpaya bıraktı.
— “Hm?”
Mustafa’nın sesi yumuşadı.
— “…Beni hayatta tuttun.”
Hilal bir an dondu. Sanki bu cümle evin içindeki havayı değiştirdi. Parmakları bardağın kenarında kaldı. Gözleri kısa bir an Mustafa’nın göğsündeki bandaja kaydı. Sonra o gece aklına geldi. Kan. Telaş. Mustafa’nın nefes alışındaki zayıflık. “Dayan” diye bağırırken kendi sesinin nasıl titrediği. Bir anlığına gözlerini kapadı. O anı tekrar yaşamak istemiyordu.
Hemen toparlandı.
— “Abartma. Çorba yaptım.”
Mustafa başını hafifçe iki yana salladı.
— “Hayır… o gece… sen olmasaydın…”
Cümleyi tamamlayamadı. Tamamlamasına gerek yoktu. Hilal onun ne demek istediğini biliyordu. O gece ikisinin arasında söylenmeyen bir şey kalmıştı. Ölümle burun buruna gelmek, bazı duyguları kelimelerden daha çıplak hâle getirirdi.
Hilal yanına oturdu. Aralarında kısa bir mesafe vardı ama o mesafe eskisi gibi değildi. Daha yumuşak, daha kırılgan, daha tehlikeliydi.
— “Ben zaten gelirdim,” dedi. “Seni bırakmam.”
Mustafa’nın gözleri doldu. Hilal bunu görür görmez hemen savunmaya geçti.
— “Ağlama lan! Dikişlerin açılacak!”
Mustafa hafifçe güldü.
— “Sensin ağlayan.”
Hilal ona sertçe baktı ama gözleri yumuşaktı.
— “Hadi, yürütücem seni.”
— “Doktor musun sen?”
— “Değilim ama sana bakan herkesten daha dikkatliyim.”
Mustafa bu kez cevap vermedi. Hilal’in uzattığı kola tutundu. Ayağa kalkarken yüzündeki acı bir an belirginleşti. Hilal hemen daha sıkı tuttu.
— “Yavaş.”
— “Tamam.”
— “Tamam deme, gerçekten yavaş.”
— “Hilal…”
— “Ne?”
— “Emredersiniz.”
Hilal istemsizce güldü. O gülüş kısa sürdü ama evin içindeki havayı değiştirdi. Mustafa birkaç adım attı. Her adımda göğsündeki yara kendini hatırlatıyordu ama Hilal’in omzuna tutunduğu için düşmeyeceğini biliyordu.
— “Hilal…”
— “Ne oldu yine?”
— “Teşekkür ederim.”
Hilal gözlerini kaçırdı.
— “Rica ederim. Bir daha vurulursan almam eve.”
Mustafa güldü.
— “Bunu ikinci kez söyledin.”
— “Aklına kazınsın diye.”
Mustafa birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra alçak sesle konuştu.
— “Yine de gelirsin.”
Hilal ona döndü. Bir an cevap veremedi. Çünkü doğruydu. Ne kadar kızsa da, ne kadar bağırsa da, ne kadar “bir daha” dese de yine giderdi. Yine tutardı. Yine bırakmazdı.
— “Konuşma,” dedi sadece. “Yürü.”
Ama Mustafa onun sustuğu yerde cevabı duymuştu. Aralarındaki bağ değişmişti. Artık bu sadece inat, şaka ya da alışkanlık değildi. Dün gece ölüm kapıdan bakmış ve ikisi de birbirine biraz daha yaklaşmıştı.
📍 Aynı Ev – 14:24 / Plan
Öğleden sonra evin havası değişmişti. Sabahın sakinliği yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı. Salonda herkes toplanmıştı: Hilal, İnci, Özgür, Salvatore, Vincenzo ve Mustafa. Mustafa hâlâ kanepedeydi ama bu kez daha dik oturuyordu. Hilal onun yanına fazladan yastık koymuş, çayını eline tutuşturmuş, sonra da “sakın hızlı içme” diye üç kere uyarmıştı.
Sehpanın üzerinde notlar, telefonlar, bir mekân broşürü ve Hilal’in hazırladığı küçük bir dosya vardı. Sanki bir operasyon planlanıyordu ama bu kez hedef bir düşman değil, Ulus’un yüzünde yıllardır görülmeyen bir huzuru yakalamaktı.
Salvatore ayağa kalktı. Ellerini birbirine vurdu.
— “Signoreler… bu akşam Ulus’un gecesi.”
Vincenzo koltuğa yaslanıp başını salladı.
— “Ama doğum günü değil. Telafi.”
Hilal masadaki dosyayı öne itti.
— “Mekân hazır. Kapalı teras.”
Salvatore parmağını kaldırdı.
— “Asıl plan… onları yalnız bırakmak.”
İnci kaşlarını kaldırdı.
— “Kalabalığı biz oyalıyoruz.”
Özgür hemen devam etti.
— “Dikkat dağıtıyoruz.”
Mustafa, elindeki bardağı yavaşça sehpaya bıraktı.
— “Telafi mi?”
Vincenzo başını salladı.
— “Evet. O çocuk Roma’dan beri uyku uyumuyor. Dövüş, patlama, kaçırılma girişimi… bir de babasıyla kavga.”
Özgür iç çekti.
— “Bir gecelik huzur ona ilaç olur.”
Hilal’in yüzü ciddiydi. Bu planı sadece romantik bir sürpriz gibi görmüyordu. Ulus’un o kadar karanlığın içinden bir gece olsun çıkarılması gerektiğini düşünüyordu. Kübra’nın da buna ihtiyacı vardı. İkisi de yan yana durduklarında başka bir şeye dönüşüyordu. Daha kırılgan, daha gerçek ve belki de daha insan.
Hilal dosyayı açtı.
— “Ben mekânı ayarladım.”
Mustafa kaşını kaldırdı.
— “Neresi?”
Hilal göz kırptı.
— “Boğaz’da, kapalı VIP bir teras. Kimse ulaşamaz. Kimse rahatsız edemez.”
Salvatore ellerini göğsünde birleştirdi.
— “Brava.”
Vincenzo parmaklarını birbirine vurdu. Gözlerinde plan yapmanın verdiği sakin bir keyif vardı.
— “Güzel. Biz büyük bir parti düzenliyoruz gibi görüneceğiz. Ama gerçekte…”
Salvatore devam etti.
— “…partinin kalbinde tek bir amaç olacak: Ulus ve Kübra’yı baş başa bırakmak.”
Herkes aynı anda gülümsedi. Bu gülümseme yalnızca bir aşk oyununa ortak olmanın gülümsemesi değildi. Ulus gibi bir adamın mutluluğa yaklaşmasını izleme isteğiydi. Çünkü Ulus yıllardır mutluluğu hak etmediğine inanır gibi yaşıyordu. Sanki onun payına hep karanlık, savaş ve kayıp düşecekmiş gibi. Ama bu kez herkes onun için başka bir şey istiyordu.
İnci kollarını göğsünde birleştirdi.
— “Yani biz kalabalığı oyalayacağız.”
Hilal başını salladı.
— “Aynen. Onlar terasa çıktığında kimse rahatsız etmeyecek.”
Mustafa derin bir nefes aldı. Göğsündeki bandaj hâlâ yeni, hâlâ acı vericiydi. Ama yüzünde ilk kez rahat bir mutluluk vardı.
— “Ulus bunu hak ediyor.”
Salvatore, Mustafa’nın omzuna dokundu.
— “Sen yaşadığın için her şey daha güzel olacak dostum.”
Mustafa’nın gözleri bir an Hilal’e kaydı. Hilal bunu fark etti ama hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini kaçırdı. İnci o anı görüp hafifçe gülümsedi ama ses çıkarmadı.
Vincenzo ayağa kalktı.
— “O hâlde plan şöyle.”
Parmağıyla masayı işaret etti.
— “Herkes akşam büyük bir parti gibi davranacak. Dans, müzik, kalabalık… tamamen gösteri.”
Salvatore devam etti.
— “Sonra tam 22:30’da Kübra’yı terasa yönlendireceğiz.”
Mustafa kaşlarını kaldırdı.
— “Peki Ulus?”
Hilal gülümsedi.
— “O saat geldiğinde Ulus hiçbir şeyden şüphelenmeden yukarı çıkacak.”
İnci ekledi.
— “Ve…”
Özgür heyecanla tamamladı.
— “…yıldızlar, Boğaz, mumlar…”
Hilal gülümsedi.
— “…ve ikisi baş başa.”
Salvatore eliyle havayı kesti.
— “Bu akşam Ulus, ilk kez derin bir nefes alacak.”
Vincenzo’nun sesi alçaldı.
— “Ve belki… en sonunda mutluluğu görüp inanacak.”
O an herkes sustu. Çünkü bu cümle, eğlenceli bir planın ortasında birden gerçek oldu. Ulus’un mutluluğa inanması kolay değildi. O, mutluluğu hep ya geçici ya da bedeli ağır bir şey olarak görmüştü. Ama belki Kübra onun için başka bir ihtimaldi.
Hilal derin bir nefes aldı.
— “Tamam. Hadi başlayalım. Akşam uzun olacak.”
Salvatore kollarını sıvadı.
— “Roma usulü bir gece yapıyoruz! Bu akşam… Bozdoğan’ın gecesi!”
Vincenzo kahkaha attı.
— “Ve sonunda… iki kalp yalnız kalacak.”
O anda evin içi dostluk, umut ve aynı hedefin sıcaklığıyla doldu. Ulus’u yalnız bırakmamak. Ulus’a bir gece armağan etmek. Ulus ve Kübra’yı kalpleriyle baş başa bırakmak.
Kimse bilmiyordu ama o gece sadece bir doğum günü olmayacaktı. O gece, bir kalbin açıldığı ve hemen ardından parçalandığı gece olacaktı.
📍 Boğaz – 21:38
Boğaz gecenin içinde karanlık bir ipek gibi uzanıyordu. Suyun üzerinde şehir ışıkları kırılıyor, her dalgada altın rengi çizgiler gibi titriyordu. Uzaklardan geçen teknelerin ışıkları yavaşça süzülüyor, rüzgâr denizin tuzlu serinliğini terasa taşıyordu. Terasın camları kapalıydı ama Boğaz’ın varlığı her yerde hissediliyordu; ışıkta, rüzgârda, insanların yüzüne vuran o gece maviliğinde.
Mekân şıktı ama soğuk değildi. Loş ışıklar, masaların üzerindeki mumlar, koyu renkli çiçek aranjmanları ve hafif müzik ortamı sıcak bir zarafete bürümüştü. Aşağıdan gelen müziğin ritmi zeminde hafif bir titreşim yaratıyor, kahkahalar ve konuşmalar birbirine karışıyordu.
Kalabalık tamdı. Sadece yakınlar değil, Ulus’un çevresinden birçok kişi oradaydı. Herkes büyük bir kutlama için toplanmış gibi görünüyordu. Oysa gecenin asıl amacı kalabalığın içinde saklıydı.
Ulus içeri girdiğinde alkış koptu.
— “İyi ki doğdun!”
Ulus bir an durdu. Beklemiyordu. Bu kadar insanı, bu kadar hazırlığı, bu kadar özeni beklemiyordu. Normalde sürprizlerden hoşlanmazdı. Kontrolünde olmayan hiçbir şeyden hoşlanmazdı. Ama o an yüzündeki sert ifade birkaç saniyeliğine yerinden oynadı.
Pasta getirildi. Üzerinde zarif harflerle yazılmıştı: ULUS – 30.
Kübra ona yaklaştı. Üzerindeki sade ama zarif elbise, loş ışığın altında yumuşak bir parıltı taşıyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzünde hem sevinç hem de hafif bir çekingenlik vardı.
— “Dilek tut.”
Ulus pastaya baktı. Sonra Kübra’ya.
Dilek tutmak ona çocukça gelirdi. Hayatta hiçbir şeyin dilekle gelmediğini çok erken öğrenmişti. Bir şeyi istiyorsan alırdın. Korumak istiyorsan savaşırdın. Kaybettiysen susardın. Ulus’un dünyasında dileklere yer yoktu.
Ama Kübra’nın bakışı öyle değildi.
O, hâlâ bazı şeylerin iyi olabileceğine inanıyordu.
Ulus mumlara baktı. Bir an ne dileyeceğini bilemedi. Sonra aklından istemsizce tek bir şey geçti.
Gitme.
Bu dileğin kime ait olduğunu bile kendine itiraf edemedi.
Mumları üflediğinde kalabalık alkış kopardı. Salvatore iki elini havaya kaldırdı.
— “Uluuuus! Doğum günün kutlu olsun kardeşim!”
Vincenzo hemen arkadan bağırdı.
— “Roma seni özledi ama İstanbul daha çok!”
İnci ve Hilal aynı anda seslendi.
— “İyi ki doğdun Uluuuus!”
Mustafa, Hilal’in tüm uyarılarına rağmen ayağa kalkmıştı. Koluna tutunarak öne çıktı.
— “Kardeşim… iyi ki varsın.”
Ulus’un bakışı Mustafa’da kaldı. O an, aralarındaki kardeşlik kelimelere ihtiyaç duymadı. Mustafa’nın hayatta olması, o gecenin en sessiz ama en büyük hediyesiydi.
Semra ilk adımı attı. Yıllardır oğluna sarılmamış bir anne gibi yaklaştı. Gözlerinde pişmanlıkla sevgi arasında sıkışmış bir ifade vardı.
— “Doğum günün kutlu olsun oğlum.”
Ulus hafifçe başını eğdi.
— “Sağ olun…”
Hamit sert ama içten bir sesle konuştu.
— “Nice sağlıklı yıllara, evlat.”
Cemal ise bir adım geride duruyordu. Gözleri doluydu ama yaklaşamıyordu. Ulus da ona bakmıyordu. Aralarında yılların, suskunlukların ve kırılmış bağların oluşturduğu kalın bir duvar vardı. Cemal sadece alçak bir sesle mırıldandı.
— “İyi ki doğdun oğlum.”
Ulus duydu. Ama cevap vermedi. Çünkü bazı cümleler çok geç kalınca, insanın içine ulaşmakta zorlanırdı.
Vincenzo bir anda bağırdı.
— “Müzik!”
Salvatore ellerini çırptı.
— “Herkes dansa!”
Teras bir anda şenlendi. Dans edenler, kahkaha atanlar, birbirine sarılanlar… Gecenin görüntüsü kusursuzdu. Ama bu kusursuz görüntünün altında herkesin bildiği küçük bir plan işliyordu.
Salvatore, Vincenzo’ya göz kırptı. Vincenzo İnci’yi ve Hilal’i yanına çekti.
Hilal alçak sesle sordu.
— “Hazır mıyız?”
Salvatore gülümsedi.
— “Şimdi onları yalnız bıraktırıyoruz.”
Hilal, Kübra’nın koluna girdi.
— “Gel, seninle bir şey bakacağız.”
Kübra kaşlarını kaldırdı.
— “Ne bakacağız?”
— “Soru sorma, gel.”
Ulus tam arkasını dönmüşken Mustafa kolunu tuttu.
— “Gel, bir konuşalım.”
Ulus onun yüzüne baktı.
— “Senin dinlenmen gerekmiyor muydu?”
Mustafa hafifçe gülümsedi.
— “İki dakika konuşunca ölmüyorum.”
Hilal uzaktan duydu.
— “Mustafa!”
Mustafa hemen sustu.
Salvatore, Ulus’un arkasına geçti.
— “Dostum, bu gece sorgu yok. Sadece yürü.”
Ulus şüphelendi. Kaşları çatıldı.
— “Ne çeviriyorsunuz?”
Vincenzo hemen araya girdi.
— “Hiçbir şey. Sadece doğum günü. Biraz romantik, biraz Roma, biraz İstanbul.”
— “Vincenzo…”
— “Tamam tamam, konuşmuyorum.”
Ama herkes gülümsüyordu. Ulus’un şüphelenmesi kaçınılmazdı ama planın güzelliği de buradaydı: Ulus ne kadar kontrol etmeye çalışırsa çalışsın, bu gece kontrol başkalarındaydı.
Vincenzo garsona işaret etti.
— “Terasın yan kısmını aç. Şimdi.”
Boğaz’a bakan küçük özel bölümün perdeleri açıldı. İçeride iki kişilik bir masa vardı. Mumlar yanıyordu. Masanın üzerinde sade beyaz çiçekler, iki kadeh ve küçük bir kutlama pastasının minik bir dilimi duruyordu. Işıklar loştu. Boğaz tam karşıdaydı. Şehir, geceye serpilmiş yıldızlar gibi uzanıyordu.
Salvatore, Ulus’u oraya doğru yönlendirdi.
— “Biri seni bekliyor.”
Ulus’un bakışı sertleşti.
— “Salvatore, oyun oynama.”
— “Bu sefer güzel bir oyun.”
Aynı anda Hilal de Kübra’yı küçük bölüme doğru itti.
— “Senin için ayarladık, git.”
Kübra hafifçe direndi.
— “Hilal, ne yapıyorsunuz?”
— “Mutlu olmanı sağlıyoruz. Hadi.”
Kapı kapandı.
Terasın küçük bölümünde Ulus ve Kübra baş başa kaldı. Diğerleri geride, camın arkasından fazla belli etmemeye çalışarak gülüyordu.
📍 Teras – 22:30
Bir anda kalabalığın sesi geride kaldı. Müzik hâlâ duyuluyordu ama artık uzak bir titreşim gibiydi. Boğaz’ın ışıkları karşılarında uzanıyor, mum alevleri masanın üzerinde küçük küçük titriyordu. Rüzgâr camlara hafifçe vuruyor, perdelerin kenarlarını oynatıyordu.
Ulus bir süre etrafına baktı. Sonra Kübra’ya döndü.
— “Bu ne?”
Kübra omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— “Senin gecen.”
— “Benim gecem mi?”
— “Evet. Herkes bir gece de olsa nefes almanı istedi.”
Ulus birkaç saniye sustu. Bu cümle onu beklemediği bir yerden yakaladı. Nefes almak… Ne zamandır gerçekten nefes almadığını düşündü. Hayatı savaşmak, korumak, cezalandırmak, hesap sormak ve susmakla geçmişti. Nefes almak ona ait bir şey gibi gelmiyordu.
Sandalye çekti.
— “Gel.”
Kübra oturdu. Ulus karşısına geçmedi; onun yanına yakın bir yere oturdu. Aralarında masanın köşesi kadar bir mesafe vardı. Yeterince yakın, ama hâlâ dokunmamaya yetecek kadar uzak.
— “Bugün… iyiyim,” dedi Ulus.
Kübra ona baktı.
— “Bunu duymak güzel.”
— “Sen söyleyince inanılır geliyor.”
Kübra’nın bakışları yumuşadı.
— “Bu gece senin olsun.”
Ulus elini masanın üzerine koydu. Parmakları mum ışığında sert ve güçlü görünüyordu. Sonra elini Kübra’ya doğru uzattı.
— “Sen yanımdayken… her gece öyle.”
Kübra nefesini tuttu. Ulus bunu fark etti. Onun nefesindeki o küçük kırılmayı, gözlerindeki o çekingen parıltıyı gördü. Bir kadına bakmak başka bir şeydi. Ama Kübra’ya bakmak… Ulus’un kurduğu bütün duvarların nereden çatladığını görmek gibiydi.
— “Sensiz dilek tutmam,” dedi alçak sesle.
Kübra’nın dudakları aralandı ama cevap veremedi. Çünkü bazen bir cümle, cevap verilmek için değil, insanın içinde bir yere yerleşmek için söylenirdi.
Rüzgâr Boğaz’dan hafifçe yükseldi. Masadaki mumun alevi dalgalandı. Kübra saçlarını kulağının arkasına atmaya çalıştı ama rüzgâr yine savurdu. O an Ulus elini uzattı. Çok yavaş, çok dikkatli. Parmak uçları Kübra’nın yanağına hafifçe dokundu.
Kübra’nın nefesi kesildi.
Ulus fısıldadı.
— “Kıpırdama…”
Sesi emir gibi çıkmadı bu kez. Daha çok rica gibiydi. Sanki yıllardır yapmaya cesaret edemediği bir şeye ilk kez yaklaşır gibiydi. İnce bir hareketle Kübra’nın saçını kulak arkasına yerleştirdi. O küçücük dokunuş bile Kübra’nın içini titretti. Göz göze geldiler.
Kübra’nın gözlerinde kocaman bir dünya vardı. Korku, merak, çekim, teslimiyet… hepsi aynı anda duruyordu. Ulus’un bakışı ise ilk kez bu kadar yumuşaktı. Sertlik yoktu. Kibir yoktu. Sadece ona ait bir sıcaklık vardı.
Ulus hafifçe yaklaştı. Acele etmedi. Zorlamadı. Her hareketinde sanki ondan izin alıyor gibiydi.
— “Kübra…” dedi neredeyse duyulmayacak bir tonda.
Kübra’nın dudakları titredi.
— “Efendim?”
Ulus bu hitaba içten içe yandı. “Efendim” kelimesi, Kübra’nın ağzından çıkınca hiçbir boyun eğiş taşımıyordu. Aksine onun kalbinden gelen saf bir dikkat gibiydi.
— “Sana yaklaşmak… beni korkutuyor.”
Kübra’nın gözleri dolacak gibi oldu ama gülümsedi.
— “Korkma.”
Ulus başını hafifçe eğdi.
— “Ben korkmam.”
— “Bundan korkuyorsun.”
Ulus sustu. Çünkü haklıydı.
Kübra fısıldadı.
— “Ben buradayım.”
Ulus’un yüzündeki sert çizgiler eridi. Omuzları gevşedi. Gözleri yumuşadı. Bir an için karşısındaki adam Ulus Ayhan Bozdoğan değil de, yıllardır dokunulmayı unutmuş bir çocuk gibiydi.
Başını hafifçe yana eğdi. Kübra da. Aralarındaki mesafe nefes kadar kaldı. Kübra’nın kirpikleri kapandı. Ulus önce yanağına dokundu. Öyle usulca… sanki düşse kırılır gibi. Başparmağı yanağında, nefesi boyun çizgisinde dolaştı.
— “Çok güzelsin…” diye fısıldadı.
Kübra derin bir nefes aldı.
Ulus hemen dudağına değmedi. Önce nefesi geldi. Sıcacık. Kübra’nın içini titreten bir yakınlık. Sonra çok yavaş, çok yavaş dudakları Kübra’nınkine dokundu. Temas sadece bir nefeslikti. Ama bütün gece sustukları her şey o minicik temasın içindeydi.
Kübra’nın eli Ulus’un göğsüne kondu. Ulus’un kalbi avucunun altında sert ve düzensiz atıyordu. O güçlü adamın kalbinin bu kadar hızlı atması Kübra’nın içini daha da karıştırdı. Ulus onu belinden sardı. Dudakları tekrar buluştu. Bu kez daha uzun, daha derin ama hâlâ narindi.
Aralarında sanki konuşulmamış bir cümle vardı: Ben seni çoktan seçtim.
Öpüştüler. Yavaş, derin, gerçek. Şehrin ışıkları arkalarında titrerken, gece bütün gürültüsünü geri çekmiş gibiydi. O an ne Kömür vardı, ne geçmiş, ne hesaplaşma, ne intikam. Sadece ikisi vardı. Kübra’nın eli Ulus’un göğsünde, Ulus’un eli Kübra’nın belinde… ve aralarında artık inkâr edilemeyecek kadar gerçek bir bağ.
Ulus geri çekildiğinde alnını Kübra’nın alnına yasladı. Gözlerini kapattı.
— “Bana ne yaptın sen?” diye fısıldadı.
Kübra gözlerini açtı.
— “Ben bir şey yapmadım.”
Ulus acı bir gülümsemeyle nefes verdi.
— “En kötüsü de bu.”
Kübra anlamadı. Ama Ulus anladı. Çünkü Kübra onu değiştirmek için hiçbir şey yapmamıştı. Ona iyilik öğretmeye çalışmamıştı. Onu yumuşatmaya uğraşmamıştı. Sadece var olmuştu. Ve Ulus’un bütün karanlığı, onun varlığının yanında ilk kez fazla ağır gelmişti.
📍 Gece – Ulus’un Evi
Doğum günü kutlaması bitmiş, kalabalık dağılmıştı. Ev sessizdi. Büyük salonun yüksek tavanlarında duvar saatinin tok sesleri yankılanıyordu. Dışarıda şehir hâlâ uyanıktı ama evin içinde gece daha ağırdı. Mum kokusu, parfüm, sigara ve eski ahşabın karışımı havada asılı kalmıştı.
Kübra banyoda üzerini değiştiriyordu. Ulus salonda tek başına kaldı. Ceketini çıkarmış, gömleğinin yakasını gevşetmişti. Omuzları düşmüştü. Bakışları boşluğa sabitlenmişti.
Çünkü işler böyle olmaması gerekiyordu.
Plan belliydi. Kübra’yı kendine bağlamak, sonra bir gün hiçbir açıklama yapmadan çekip gitmek. Aras’ın intikamı böyle alınacaktı. En azından Ulus yıllarca kendine bunu anlatmıştı. Acının karşılığı acı olmalıydı. Kaybın karşılığı kayıp. Kendi içinde kurduğu adalet buydu.
Ama şimdi…
O kızın kokusu bile Ulus’un nefesini kesiyordu.
Onun gülüşü, “korkma, ben buradayım” deyişi, yanağına dokunduğunda gözlerini kapatışı… hepsi Ulus’un zihninde dönüp duruyordu. Bu artık plan değildi. Planlar bu kadar can yakmazdı.
Ulus başını kaldırdığı anda kapı tıklandı.
— “Gir.”
Hançer içeri girdi. Elinde eski, ağır bir ahşap sandık taşıyordu. Sandığın yüzeyi koyu renkti; köşeleri aşınmış, üzerinde yılların tozu birikmişti. Kapağın üzerinde eski Bozdoğan işareti vardı. Hançer’in yüzünde her zamanki sakinlik yoktu. Daha ciddi, daha kırılmış bir ifade taşıyordu.
Ulus kaşlarını çattı.
— “Ne o?”
Hançer bir şey söylemeden sandığı masaya koydu. Sandığın masaya değdiği anda çıkan tok ses, odanın sessizliğini böldü. Sanki geçmiş, ağır bir cisim gibi bugünün ortasına bırakılmıştı.
— “Efendim… Aras’ın emanetiydi.”
Ulus’un nefesi bir anda durdu. Adı duymak yetmişti. Aras. Yıllardır içinde kapanmayan yara. Ölümüyle Ulus’un bütün hayatını karanlığa çeviren isim.
— “Ne dedin?”
Hançer başını eğdi.
— “Aras’ın emanetiydi. Saklamamı istemişti. Sadece doğru günü beklememi söyledi.”
Ulus’un sesi kısıldı.
— “Doğru gün… bugün mü?”
Hançer’in gözleri bir an Ulus’un yüzünde durdu.
— “Sizin… bugün farklı olduğunuzu gördüm. Aras bunu size vermemi… sizin değiştiğiniz gün için bırakmış.”
Tam o sırada Kübra odaya girdi. Saçları hafif ıslaktı. Omzuna düşen hırka, yüzündeki sakinlikle birleşince Ulus’un içini daha da karıştırdı. Birkaç saat önce onunla Boğaz’a karşı öpüşen kadın şimdi bu evin sessizliğinde duruyor, Ulus’un geçmişinin kapısının açılışına tanık oluyordu.
— “Ne oluyor?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Ulus cevap veremedi. Hançer gözlerini ikisine çevirdi.
— “Bu sandıkta Aras’ın size yazdığı mektuplar, notlar, kayıtlar var.”
Kübra şaşkınlıkla Ulus’a döndü.
Ulus’un boğazı kurudu.
— “Aras… bana mektup mu yazdı?”
Hançer başını eğdi.
— “Yıllarca. Ve ben hepsini sakladım.”
Kübra’nın gözleri büyüdü.
— “Neden… sakladın?”
Hançer bu kez Kübra’ya değil, Ulus’a baktı.
— “Çünkü Ulus’un taşıdığı yük… o mektupları kaldırabilecek hâle gelene kadar beklemesi gerekiyordu.”
Ulus’un yüzünde öfke kıpırdadı.
— “Beni mi koruyordun yani?”
— “Evet efendim. Aras’ın son isteğiydi.”
Ulus geriye doğru bir adım attı. Nefesi sıkıştı. Sandık masanın üzerinde duruyordu ama ona bakmak bile zordu. Çünkü sandığın içinde sadece mektuplar yoktu. Açılmamış yıllar, söylenmemiş gerçekler, bastırılmış acılar vardı.
Hançer derin bir nefes aldı.
— “Ve bugün… Ulus Ayhan Bozdoğan’ın kalbinde ilk defa bir çatlak gördüm.”
Kübra’nın kalbi sıkıştı. Ulus’un sesi çok kısık çıktı.
— “Bu… bu seni ilgilendirmez Hançer.”
Hançer başını eğdi.
— “Ben sadece Aras’ın bıraktığı emaneti verdim efendim.”
Kübra sandığa baktı, sonra Ulus’a.
— “Bunların… hepsi senin için miydi?”
Ulus cevap veremedi. Gözleri doldu ama söyleyemedi. Hançer yavaşça geri çekildi.
— “İkiniz konuşun. Ben dışarıdayım.”
Kapı kapandı. Geride sadece Ulus, Kübra ve Aras’ın sandığı kaldı.
Odadaki sessizlik ağırlaştı. Hançer kapıyı kapatıp gittikten sonra sanki odanın havası azaldı. Ulus sandığın başında durmuş, yerinde donup kalmıştı. Kübra ise yüzünde anlamaya çalışan ama içten içe korkan bir ifadeyle ona bakıyordu.
Ulus’un eli sandığın üzerinde titredi. Kübra ona yaklaştı.
— “Bana… neden söylemedin?”
Ulus gözlerini kapadı. Sesi boğuktu.
— “Çünkü… planım farklıydı.”
Kübra’nın nefesi kesildi.
— “Ne planı?”
Ulus döndü. Gözlerinden karanlık ve suçluluk akıyordu.
— “Sana yaklaşacaktım. Beni sevmeni sağlayacaktım. Sonra… seni bırakacaktım.”
Kübra bir adım geri çekildi. Sanki söylediği cümle fiziksel bir darbe gibi göğsüne çarpmıştı.
— “Neden?”
Ulus’un sesi titredi.
— “Çünkü Aras öldü! Ve ben o acıdan başka bir şey bilmiyordum. Sana yaklaşmak… onun intikamının bir parçasıydı.”
Kübra’nın dudağı titredi.
— “Peki şimdi?”
Ulus başını kaldıramadı.
— “Şimdi… bırakmak istesem de bırakamıyorum.”
Kübra yutkundu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Ağlamamak için kendini tutuyordu. Çünkü bazı anlarda gözyaşı bile insanın gururuna ağır gelirdi.
Ulus iki adım attı. Aradaki mesafeyi kapattı. Başını eğdi, alnını Kübra’nın alnına yaslamak istedi ama Kübra kıpırdamadı. O an Ulus’un içinde ilk kez gerçek bir korku büyüdü.
— “Ben… seni bırakabilecek kadar güçlü değilim artık.”
Gözlerinden yaş süzüldü. Kübra, Ulus’un bu hâlini ilk kez görüyordu. O karanlık, sert, yenilmez adamın gözlerinden yaş akıyordu.
— “Seni incitmek için yanaştım,” dedi Ulus. “Ama sana dokundukça… kendimden nefret ettim.”
Derin bir nefes aldı.
— “Seni kaybetmekten korktuğumu anladığım gün… planım bitti.”
Kübra gözlerini kapadı. Sandığın kapağı açıktı. Mektuplar onları izliyordu. O gece, Ulus’un tüm yalanları çöktü. Tüm karanlığı döküldü. Ve Kübra ilk kez Ulus’un gerçek yüzünü gördü.
Ama gerçek bazen insanı iyileştirmezdi.
Bazen sadece nereden kırıldığını gösterirdi.
Kübra gözlerini açtı. Bakışları acıyla doluydu.
— “Demek… bana yaklaşma sebebin bu.”
Sesinde öfke yoktu. Öfkesiz konuşması, öfkeli olmasından daha çok can yakıyordu.
Ulus nefes aldı ama konuşamadı.
Kübra devam etti.
— “Beni sevdiğin için değil.”
— “Kübra…”
Kübra geri çekildi. Bileğini sanki biri kesmiş gibi elini çekti Ulus’tan.
— “Dokunma.”
Ulus o kelimeyle bir adım geri çekildi. Sanki yumruk yemiş gibi. Çünkü Kübra’nın ondan dokunmamasını istemesi, bütün öfkelerden daha ağırdı.
Kübra’nın sesinde nefes nefese kalmış bir kırılganlık vardı.
— “Beni kullanacaktın.”
Ulus’un gözleri doldu.
— “Başta… evet.”
Kübra’nın yüzü alev gibi yandı.
— “Başta mı?”
Ulus gözlerini kaçırmadı.
— “Sonra… iş değişti.”
Kübra acı acı güldü.
— “Sen değiştin yani? Sen? Senin karanlığın mı değişti Ulus?”
Ulus sessiz kaldı.
— “Ben seni gerçek sandım,” dedi Kübra. “Ben sana güvendim.”
Ulus yaklaşmak istedi.
— “Dinle beni, güzelim—”
Kübra bir adım daha geri attı.
— “Bana o kelimeyle hitap etmeye hakkın yok.”
Ulus sustu. O kelime onun boğazına takıldı. Kübra devam etti.
— “Ben senin planının bir parçası olmak için doğmadım. Ben senin intikam oyununun kurbanı değilim.”
Ulus fısıldadı.
— “Haklısın.”
Kübra gözyaşlarını sildi.
— “Sen bana acımasızca yaklaştın. Ben sana kalbimi verdim. Sen bana yalan verdin.”
Ulus’un yüzünden o güçlü adam görüntüsü düştü. İlk kez savunmasızdı.
— “Kübra… seni gerçekten… gerçekten—”
Kübra sertçe sözünü kesti.
— “Sevseydin, yalanlarla başlamazdın!”
Ulus sustu. Bu cümle onu öldürdü. Çünkü doğruydu. Çünkü bütün savunmaları, bütün gerekçeleri, bütün geçmişi bu cümlenin karşısında anlamını kaybetti.
Kübra elini kapıya uzattı.
— “Bitti.”
Ulus’un göz bebekleri büyüdü.
— “Gitme.”
Kübra kapıyı açarken son kez döndü. Gözlerinden yaş aktı.
— “Sen beni zaten çoktan kaybettin Ulus.”
Kapıyı çekip çıktı.
Ulus kapıya doğru koşmadı. Koşamıyordu. Ayakları yere mıhlanmış gibiydi. Sadece fısıldadı.
— “Gitme…”
Kübra’nın merdivenlerden inen ayak sesleri uzaklaştı. Her adım, Ulus’un göğsüne vurulan bir darbe gibiydi. Kapının ardından gelen sessizlik, onun hayatında duyduğu en ağır sesti.
Ulus çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. Aras’ın sandığı masanın üzerinde açık duruyordu. Kapağı rüzgârla hafifçe kapandı. Sanki Aras bile, “Bu böyle olmamalıydı, kardeşim,” diyordu.
Kapı Kübra’nın arkasından kapanınca Ulus’un içi karardı. Sessizlik çökünce gerçekler beyninde çığlık atmaya başladı.
İntikamın sebebi Cemal’di… Hamit’ti… Kızın hiç suçu yoktu. Ben ise en suçsuz olanı, en masum olanı yaktım.
Ulus başını duvara yasladı. Nefesi kesildi.
“Kübra… benim cezam değildi. Ben yanlış kişiden intikam aldım.”
Gözleri kapandı. Sesi fısıltıya döndü.
— “Ona değil… bu lanet geçmişe kızmalıydım.”
Sonra dizlerinin bağı çözüldü.
— “Allah kahretsin…”
Radyodan Şebnem Ferah’ın “Sigara” şarkısı çalmaya başladı. Sözler duvarlara çarpıp yankılandı. Ulus’un kalbine saplandı. O şarkı sanki o gece için yazılmış gibiydi. Yanan bir şey vardı. Sönen bir şey vardı. İçine çekildikçe insanı zehirleyen bir şey.
Ulus Ayhan Bozdoğan… Aras’tan sonra, annesinden sonra ilk kez ağlıyordu.
Gözlerinden süzülen yaşları silmedi. Silemedi. Çünkü ilk defa, kendi yaptığından acı duyuyordu. İlk defa kaybın dışarıdan gelmediğini, kendi ellerinden çıktığını görüyordu.
İçinden fısıldadı:
“Nefret ediyorum…”
Ama söylemek bile yalan gibiydi.
Nefret etmek istiyordu, evet. İntikam için yanan bir ateşti içi. Bu ateş onu yıllarca tüketmişti. Ama gerçeği kaçırdığı bir nokta vardı.
Âşık olmuştu.
Hiç olması gerekmiyordu. Hiç olmaması gerekiyordu. Planında yoktu. Zamanında değildi.
Ama olmuştu.
Ve aşk… intikamın bile kaldıramadığı bir yük gibi çöküyordu omuzlarına.
📍 Gece – İstanbul Sokakları
Kübra kaldırımda yürüyordu. Gece soğuktu ama o üşüdüğünü hissetmiyordu. Adımları titrek, nefesi düzensizdi. Gözleri o kadar ağlamaktan yanıyordu ki artık yaş bile gelmiyordu. Şehir onun etrafında akmaya devam ediyordu. Arabalar geçiyor, uzaktan insan sesleri duyuluyor, sokak lambaları kaldırıma sarı halkalar bırakıyordu. Ama Kübra için dünya durmuştu.
Kendine bile itiraf edemediği bir cümle aklının orta yerine saplandı.
Her şey yalan mıydı, Ulus?
Bu bir soru değildi.
Bir çığlıktı.
Kalbinden kopup giden bir çığlık.
Bir an durdu. Elini göğsüne bastırdı. Sanki kalbi gerçekten kırılmış ve parçaları kaburgalarının arasına saplanmıştı. Nefes alamadı. Gözlerini kapadı. Ulus’un ona Boğaz’da bakışını hatırladı. “Çok güzelsin” deyişini. Saçını kulağının arkasına alışını. Dudaklarının yavaşça ona değmesini.
Sonra aynı adamın sesi geldi aklına.
Sana yaklaşacaktım. Beni sevmeni sağlayacaktım. Sonra… seni bırakacaktım.
Kübra gözlerini açtı. Bu kez acının yanına öfke de eklendi. Çünkü insanın kalbini kıran şey sadece yalan değildi. Yalanın içindeki güzel anıların hâlâ gerçek gibi hissettirmesiydi.
— “Neden…” diye fısıldadı. “Neden yaptın bunu?”
Cevap yoktu.
Sadece gece vardı.
📍 Aynı Dakika – Ulus’un Evi
Ulus sandığın başında çökmüş oturuyordu. Ağzında yanan bir sigara vardı. Parmakları titriyordu. Gözleri kıpkırmızı olmuştu. Kübra’nın o sorusunu duymuş gibi başını kaldırdı. Ses çıkarmadı ama içinden fısıldadı.
Hayır… hiçbir şey yalan değildi.
Sigaradan derin bir nefes aldı. Duman boğazını yakarken gözlerinden yaşlar boşaldı.
— “Ben… gerçekleri söylemek için çok geç kaldım.”
Önündeki sandığın kapağını kaldırdı. Aras’ın mektupları, fotoğrafları, sakladığı tüm sırlar bir anda yüzüne çarptı. Ulus hıçkırıklarını tutamadı. Yıllardır içinden çıkmayan bir acı göğsüne çöktü.
Mektuplardan birini eline aldı. Parmakları titredi.
— “Ben ne yapacağım şimdi, Aras…”
Sesi neredeyse çıkmıyordu.
Sandığın başında çocuk gibi ağlıyordu.
Ve şehir… iki kırık kalbin aynı anda parçalandığını duyuyordu.
📍 Kübra – Eve Gidiş
Kübra’nın evinin bulunduğu sokağa geldiğinde adımları daha da yavaşladı. Yağmur başlamamıştı ama gözlerinden akan yaşlar yağmur damlası gibi kaldırıma düşüyordu. Anahtarını çantasından çıkarırken elleri kontrolsüzce titredi. Anahtarı deliğe sokmakta zorlandı. Bir kez düşürdü. Eğilip aldığında dizleri titriyordu.
Kapı açıldı.
Karanlık bir salon. Sessizlik. Yalnızlık.
Çantasını yere bıraktı. Kapıyı kapatır kapatmaz sırtını duvara yasladı. Bütün gücünü o kapının arkasında bırakmış gibiydi. Birkaç saniye ayakta kalmaya çalıştı. Sonra dizlerinin bağı çözüldü. Yere çöküp iki eliyle yüzünü kapattı.
— “Neden… neden yaptın Ulus…”
Sesi kırıldı.
— “Her şey yalan mıydı?”
Cevap yoktu.
Sadece kendi hıçkırıklarının sesi vardı.
Kübra ağlarken bir yandan da öfkeleniyordu. Kendine. Ona. İnandığı her şeye. Çünkü Ulus’a güvenmişti. O karanlığın içinde bir iyilik olduğuna inanmıştı. Onun bakışlarının altında saklanan yarayı görmüş, o yaraya dokunabileceğini sanmıştı.
Ama şimdi, kendisi yara olmuştu.
📍 Ulus – Aras’ın Sandığı
Sandığın kapağı gıcırdayarak açıldı. İçinden eski tütün, yanık kumaş ve defter kokusu geldi. Bu koku Ulus’u yıllar öncesine götürdü. Aras’ın odasına. Gecenin bir vakti duyduğu alçak sesli konuşmalara. Çocukken anlamadığı ama büyüdükçe içine işleyen o karanlık günlere.
Ulus elini tek tek mektuplara sürdü. Her zarfın üzerinde Aras’ın el yazısı vardı. Bazıları sararmış, bazıları köşelerinden yıpranmıştı. Yıllarca beklemişlerdi. Yıllarca susmuşlardı.
— “Otuz yaşındayım…” diye mırıldandı. “Ama bu sandığı açarken on yaşındaki Ulus’um yine…”
Sigarayı küllüğe bastırdı. Elleriyle yüzünü sildi ama titremesi geçmedi. Bir mektup çekti. Üzerinde Aras’ın el yazısıyla yazıyordu:
“Ulus’a — bir gün gerekirse açsın.”
Ulus’un nefesi kesildi. Mektubu açarken hıçkırıkları durmuyordu. Okumaya başladı. Her kelime içinden bir parçayı koparıyordu. Aras’ın sesi sanki odanın içindeydi.
Ulus… Ben yokken sen büyüyeceksin. Ben göremeden büyüyeceksin. Belki nefret edeceksin benden, belki anlamayacaksın. Ama bir gün… bir gün biri çıkacak karşına. Kalbini unuttuğun yerden yakacak. Ona kıyma. Ona yalan söyleme. Çünkü senin karanlığını aydınlatacak tek kişi o olacak.
Ulus’un gözünden yaşlar mektubun üzerine damladı. Islak noktalar mürekkebi dağıttı.
Devam etti.
Benim için değil… kendin için seveceksin onu. Geri dönmek isteyeceksin. Ama o zaman çok geç olabilir. Eğer o kızın gözleri seni iyiliğe çağırıyorsa… bırakma.
Ulus mektubu göğsüne bastırdı. Dizleri çöktü. Başını sandığa yasladı ve kırılarak ağladı.
— “Geç kaldım abi… Ben çok geç kaldım…”
📍 Kübra – Aynı Anda
Kübra mutfağa sürüklenir gibi yürüdü. Lavabonun kenarına tutundu. Aynadaki yansımasına baktı. Karşısında kırılmış, yıkılmış, paramparça bir kadın vardı. Saçları dağılmış, gözleri kızarmış, dudakları titriyordu.
Kendine fısıldadı.
— “Ben ona inanmıştım…”
Yutkundu.
— “Onu gerçekten… sevmiştim.”
Sesinde öfke de vardı. Aşk da. Acı da.
Sonra gözlerini kapattı. Bir damla yaş daha aktı.
— “Ama ben ne yapacağım şimdi?”
Bu soru, mutfağın soğuk sessizliğinde asılı kaldı.
📍 Ulus – Aynı Anda
Ulus başını kaldırdı. Mektubun son satırını gördü.
Eğer günün birinde bu mektubu açıyorsan… ya onu kaybettin ya da kaybetmek üzeresin. Seçimini kalbinle yap kardeşim.
Ulus hıçkırdı. Sandığı kapatamadı bile. Sadece yere çöktü ve fısıldadı.
— “Ben seni kaybettim Kübra… Kendi elimle… kendi ellerimle…”
Ve Ulus Ayhan Bozdoğan… gün ışığını, çöl ortasında açan o narin çiçeğini, Kübra’sını kendi elleriyle kaybetti.
ARAS (2009) — MEKTUP
Ulus…
Bu satırları bir gün okuyacağını biliyordum. Belki bir kaybın ardından, belki birini kendi ellerinle kaybettiğinde… Çünkü sen, kardeşim, insanları kendinden uzaklaştırmayı zırh yaptın. Ama zırh bazen kurşundan daha çok yaralar.
Gün gelecek… kalbine biri dokunacak. O ışık sana iyi gelecek ama aynı zamanda korkutacak. Sakın geçmişinin kanını geleceğine bulaştırma. Sen iyi bir adamsın, kabul etmesen de. Ama birini gerçekten seversen, onu kaybetmekten korkacaksın ve o korku seni yalanlara sürükleyecek.
Eğer bir gün birinin gözleri acıyla dolarsa ve sana “yalan söyledin” derse… bil ki o gün kendine yenildin.
Aşk, intikamın gölgesinde büyümez. Birini kendine bağlamak için değil, kendini iyileştirmek için seveceksin. Bu mektubu okuyorsan… onu incittin. Ve muhtemelen… haklı.
Kardeşim… biri giderse, onu geçmişinle değil hatalarınla kaybetmişsindir. Ama hâlâ bir şansın olabilir. Bir kadının kalbine giden yol öfken değil, gerçeğin olur.
— Aras Ağah Bozdoğan
