10. bölüm · MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ
10.BÖLÜM FIRTINA ÖNCESİ
Bir gecelik huzur...bir ömürlük yıkımı başlatır.
''En tehlikeli an ise her şey yolundayken başlar.
Kapı kapandığı anda dışarıdaki bütün sesler kesildi. Odanın içinde sadece nefesleri vardı. Mustafa, Hilal’i hâlâ kucağında tutuyordu. Bırakmadı. Sanki bıraktığı anda bir şey eksilecekmiş gibi, sanki o anın devam etmesi için fiziksel bir temas gerekiyormuş gibi. Hilal bu sefer gözlerini kaçırmadı. Bakışları Mustafa’nın yüzünde gezindi. Onu ilk defa bu kadar yakından, bu kadar filtresiz inceliyordu. Sert hatları, çenesindeki gerilim, gözlerinin içindeki bastırılmış karanlık… korkutucu değildi. Aksine, onu çeken şey tam olarak buydu. Mustafa yavaşça onu yatağın kenarına bıraktı ama geri çekilmedi. Eli hâlâ belindeydi. Parmakları istemsizce kaydı. Hilal’in nefesi değişti, göğsü daha hızlı kalkıp inmeye başladı.
-“Mustafa…” dedi, sesi artık önceki gibi değildi.
Mustafa başını hafifçe eğdi.
- “Ne?” dedi, sesi alçak ve sakindi.
Hilal dudaklarını araladı, bir an sustu ama geri çekilmedi.
- “Dur diyemiyorum.”
Mustafa’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı. Bu bir gülüş değildi; bu, çoktan kararını vermiş bir adamın ifadesiydi.
- “Demene gerek yok,” dedi.
- “Ben de duramam.”
Aralarındaki mesafe o cümleyle birlikte yok oldu. Mustafa eğildi, dudakları Hilal’inkilerle buluştu. Bu defa temkin yoktu, bekleyiş yoktu. İkisi de ne yaptığını biliyordu. Hilal’in eli Mustafa’nın ensesine gitti, onu kendine çekti. Mustafa’nın sabrı çoktan tükenmişti ama hareketleri hâlâ kontrollüydü. Onu omzundan kavrayıp yatağa doğru itti. Sert değildi; bu, kontrolün içinde bir teslimiyetti. Nefesleri hızlandı. Kalpleri birbirine yetişmeye çalışıyordu. Hilal gözlerini kapattığında Mustafa dudaklarının arasından kısık bir sesle konuştu.
-“Sen beni gerçekten zorlayacaksın.”
Hilal hafifçe gülümsedi.
- “Zorlanıyorsan git.”
Mustafa hiç düşünmeden cevap verdi.
-“Gitmem.”
Ve tekrar öptü. Bu sefer daha uzun, daha derin, daha net. Eller artık ne yapacağını biliyordu. Hilal’in parmakları Mustafa’nın omzunda sıkıldı. Mustafa onu kendine daha yakın çekti. Aralarındaki mesafe tamamen yok oldu. Odanın içindeki hava ağırlaştı. Zaman akmadı; sadece yaşandı. Gece ilerledikçe oda sessizleşti ama o sessizlik boş değildi. İçinde bastırılmış bir fırtına vardı. Mustafa bir an durdu, Hilal’in yüzüne baktı. Saçları dağılmış, nefesi düzensizdi. Elini yanağına götürdü.
-“Bundan sonra hiçbir şey normal olmayacak,” dedi.
Hilal gözlerini açtı.
-“Zaten değildi.”
Mustafa başını eğdi.
-“Ama şimdi geri dönüş yok.”
Hilal bakışlarını ondan ayırmadı.
- “Ben zaten geri dönmek istemiyorum.”
Mustafa bu cevap karşısında birkaç saniye sustu. Sonra çok yavaş bir şekilde onu tekrar kendine çekti. Bu sefer öpüşme daha yavaştı, daha bilinçliydi; sanki acele etmeden o anın her saniyesini hissetmek ister gibi. Gece, o odanın içinde uzun sürdü.
Sabah olduğunda güneş perde aralığından içeri sızdı. Odanın içi yavaş yavaş aydınlandı. Hilal gözlerini açtığında başını çevirip Mustafa’ya baktı. Yanındaydı. Uykudaydı ama yüzündeki ifade hâlâ sertti, sanki rüyasında bile bir şeylerle savaşıyordu. Hilal uzun uzun onu izledi. İçinde tuhaf bir his vardı; bu sadece bir gece değildi, bir başlangıçtı. Elini uzatıp saçlarına dokundu. Mustafa kıpırdandı, gözlerini açmadan konuştu.
-“Baktığını hissediyorum.”
Hilal gülümsedi.
- “Uyumuyordun.”
Mustafa gözlerini açtı, direkt ona baktı.
- “Sen kalkınca uyuyamadım.”
Hilal’in yüzü kızardı.
- “Sus.”
Mustafa hafifçe doğruldu.
-“Pişman mısın?”
Hilal hiç düşünmedi.
- “Hayır.”
Mustafa’nın yüzündeki sertlik çözüldü.
- “Ben de değilim.”
Aralarında kısa bir sessizlik oldu ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Hilal battaniyeyi biraz daha üzerine çekti.
-“Kahvaltı yapmamız lazım.”
Mustafa geriye yaslandı.
- “Ben başka şeyler düşünüyordum.”
Hilal yastığı alıp ona fırlattı.
-“Terbiyesiz.”
Mustafa güldü ama bir anda ciddileşti.
- “Hilal.”
-“Ne?”
-“Bu iş yarım kalmayacak.”
Hilal gözlerini ona dikti.
-“Biliyorum. Ben de yarım bırakmam.”
Mustafa elini uzattı, parmaklarını onun parmaklarına doladı.
-“O zaman ne olursa olsun geri dönüş yok.”
Hilal dudaklarını ısırdı.
-“Zaten yok.”
Aynı sabah Ulus arabada oturuyordu. Direksiyona yaslanmış, telefonuna bakıyordu. Mesaj yoktu. Kübra hâlâ çıkmamıştı. Ama içindeki huzursuzluk gitmek yerine büyüyordu. Sigarasını yaktı, derin bir nefes aldı. Dumanı yavaşça dışarı verirken kendi kendine mırıldandı.
-“Bir şey olacak…”
Tam o anda telefon titredi. Bilinmeyen numara. Gelen mesaj tek cümleydi:
-“Oyun başladı.” Ulus’un gözleri bir anda karardı. Çenesini sıktı. Parmakları direksiyona bastı.
- “Yanlış adamı seçtin,” dedi kısık bir sesle.
— ROMA TUZAĞI —
23 Mart 2019, sabah 08.14. İstanbul’un gri sabahı henüz uyanıyordu. Mustafa üçlü masanın başına ilk oturan oldu. Ardından Ulus içeri girdi; yüzünde uykusuzluğun çizgileri, gözlerinde karanlık bir kararlılık vardı. Kapı son kez açıldı. Salvatore Moretti, elinde espressoyla içeri süzüldü.
-“Günaydın beyler… ama gün sizin için pek aydınlık görünmüyor.”
Ulus masaya oturdu.
-“Kömür hâlâ kayıp. Bir adım ötemizde ama yok.”
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan Abidin’di. Hoparlöre alındı.
- “Patron… Kömür bu hafta Roma’ya uçuyor.” Sessizlik oldu. Mustafa başını kaldırdı. Ulus ayağa kalktı. -“Kesin mi?”
- “Kesin. Roma’da biriyle buluşacak.” Salvatore kahvesinden bir yudum aldı.
-“Kader ayağımıza geldi.” Ulus masaya yaslandı.
-“Orada kıstırırız.” Mustafa kaşlarını çattı.
-“Ama nasıl gideceğiz?” Salvatore geriye yaslandı.
-“Kızları da alıyoruz. Roma’ya tatile gidiyoruz.” Ulus başını kaldırdı.
- “Tatil?” Salvatore göz kırptı.
- “En iyi kılıf.” Mustafa kısa bir gülüş attı.
-“Sen tehlikelisin.” Salvatore sakin bir tonla cevap verdi.
- “Sadece doğru zamanda doğru oyunu oynarım.” Ulus son cümleyi koydu.
- “Roma’da, birinin dönüş bileti olmayacak.”
SALVATORE’UN EVİ — TANRI MİSAFİRLERİ
24 Mart 2019, öğlen. Salon kahve ve parfüm kokuyordu. Kızlar içeri girdiğinde hava değişti. Hilal’in gözü Mustafa’ya kaydı. Mustafa da ona baktı. O an kısa sürdü ama yeterliydi. İnci Kübra’ya fısıldadı.
-“Bunlar olacak.” Kübra gülümsedi.
-“Kesin.” Hilal, Mustafa’ya dönüp sordu. “Ne iş yapıyorsun?” Mustafa omzunu gevşetti. “Ulus’la çalışıyorum.” Hilal kaşını kaldırdı. “Kapalı cevap.” Mustafa’nın dudakları hafifçe kıvrıldı. “Öyle olması gerekiyor.” Hilal gülümsedi. “Ben grubun beyniyim.” Mustafa başını eğdi. “Belli.” Hilal’in yüzü kızardı. Ulus Kübra’ya eğildi. “Mustafa’yla tanışınca normal.” Salvatore güldü. “Aile büyüyor.”
Konu açıldığında Salvatore planı anlattı. “Roma’ya gidiyoruz.” İnci şaşkın. “Niye?” “Çünkü hayat kısa.” Hilal atladı. “Nereleri gezeceğiz?” “Trevi, Navona, Ponte Sant’Angelo, Colosseum… ve biraz sürpriz.” Kübra usulca Ulus’a baktı. “Sen de geliyorsun değil mi?” Ulus gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi. “Siz varsınız.” Hilal, Mustafa’ya döndü. “Sen de geliyorsun?” “Gelmez olur muyum?” Hilal’in ağzından kaçtı. “Sen olmazsan ben de gelmezdim.” Sessizlik. Mustafa hafifçe gülümsedi. “Ben de aynı fikirdeyim.”
KÜLLERİN ŞEHRİ — ROMA
25 Mart. Uçak alçalırken şehir altlarında açıldı. Kızlar camlara yapışmıştı. “Gerçek mi bu?” “İtalya’dayız.” Salvatore onları karşıladı. Ulus, Kübra’nın valizini aldı. “Dikkat et.” “Niye?” “Bilmiyorum. Burada beni şaşırtma ihtimalin yüksek.” Kübra sustu.
Akşam Trevi’de kalabalık arasında yer buldular. Kübra parayı attı. Ulus eğildi. “Ne diledin?” “Söylersem olmaz.” Ulus fısıldadı. “Ben seni diledim.” Kübra’nın nefesi kesildi. Cevap veremedi.
Piazza Navona’da grup dağıldı. Ulus ve Kübra yan yana yürümeye başladı. “Burası güzel,” dedi Kübra. “Evet,” dedi Ulus. “Ama ben başka bir şeyi daha güzel buldum.” Kübra baktı. “Neyi?” Ulus cevap vermedi. Sadece ona baktı. Kübra gözlerini kaçırdı. “Bakma öyle.” Ulus yaklaştı. “Saklama.” Kübra hafifçe gülümsedi. “Saklamıyorum.” “Yalan.” “Belki.” Ulus elini uzattı, bileğini tuttu. “Benim yanımda yalan söyleme.” Kübra’nın nefesi değişti. “Senin yanında kendimim.” Ulus’un bakışları yumuşadı. “O zaman sorun yok.”
Aynı anda başka bir sokakta Salvatore ve İnci yürüyordu. “Senle konuşmak ilginç,” dedi Salvatore. “Niye?” “Ciddiyim, sen şaka yapıyorsun.” İnci güldü. “Sen de tersini.” Salvatore yaklaştı, yanağına dokundu. İnci geri çekilmedi. Salvatore onu öptü. Kısa ama net. İnci nefesini tuttu. “Ciddiymişsin.” Salvatore gülümsedi. “Sadece sana karşı.”
Mustafa ve Hilal daha sessizdi. “Bu kadar hızlı olmamalıydı,” dedi Hilal. Mustafa cevap verdi. “Kim söyledi?” “Normal değil.” “Biz normal değiliz.” Hilal sustu. Mustafa yaklaştı. “Geri çekilmek istiyorsan söyle.” Hilal gözlerini dikti. “İstemiyorum.” Mustafa onu öptü. Bu kez daha bilinçli, daha kararlı. Hilal’in elleri onun gömleğine tutundu. Ayrıldıklarında Hilal fısıldadı. “Aklımı dağıtıyorsun.” Mustafa alnını ona yasladı. “Sen de düzenimi bozuyorsun.”
KÖMÜR’ÜN GELİŞİ
27 Mart. Kömür Roma’ya indi. “Onları burada bitireceğim,” dedi. Ama bilmediği bir şey vardı: bu kez izleniyordu. Abidin mesaj attı. “Roma’ya indi.” Salvatore telefonu kapattı. “Oyun başladı.” Ulus başını salladı. “Bu kez kaçamayacak.”
TRANSİLVANYA
29 Mart. Yol uzadıkça şehir geride kaldı. Sis arttı. Sessizlik çöktü. Kübra camdan dışarı bakıyordu. Ulus eğildi.
-“Korkuyor musun?”
- “Hayır.”
-“Korkarsan elimi tut.”
- “Tutmam.”
- “Tutacaksın.”
Kübra gülümsedi.
- “Kendine çok güveniyorsun.” Ulus netti.
-“Evet.”
Rüzgâr sertleşti. Ulus ceketini çıkarıp omzuna koydu.
- “Üşüme.” Kübra baktı.
- “Sen?” “Alışığım.” Kübra yumuşadı.
-“Bugün farklısın.” Ulus gözlerini karanlığa dikti. --“Bir şey yaklaşıyor.”
-“Kötü mü?” Ulus ona döndü.
- “Sana bir şey olmayacak.” Kübra hafifçe gülümsedi.
-“Buna sen mi karar veriyorsun?”
-“Evet.”
SALVATORE & İNCİ
Taş duvarın yanında durdular.
- “Üşüyorsun,” dedi Salvatore.
-“Hayır.”
- “Üşüyorsun.” Ceketini omzuna bıraktı.
-“İnatçısın.”
- “Sen de
- eminsin.” Salvatore yaklaştı.
-“Seni okuyabiliyorum.”
İnci sustu. “Şu an bana güvenmek istiyorsun ama kendine kızıyorsun.” İnci’nin bakışları dağıldı. -“Tehlikelisin.” Salvatore gülümsedi.
-“Sana karşı değil.”
MUSTAFA & HİLAL
-“Bu yer geriyor,” dedi Hilal.
-“Sessizlik fazla.” Mustafa yanına geldi.
-“Yalnız değilsin.” Hilal baktı.
- “Bunu bu kadar rahat söylemen garip.”
-“Bazen bazı insanları geç tanımazsın.
- Geç karşılaşırsın.” Hilal’in kalbi sendeledi. Mustafa elini omzunun altına koydu.
-“Korkma.” Hilal başını omzuna yasladı.
-“Senin yanında sakinim.” Mustafa kısık sesle,
-“Bu iyi mi?” dedi.
- “Tehlikeli derecede iyi.” Mustafa saçlarına dokundu.
- “O zaman dikkatli ol.”
SON GECE
30 Mart. Harabe. Kapı kırıldı. Kavga başladı. Gürültü, nefes, adım, darbe. Kömür yere düştü. Ulus üzerine yürüdü. “İstanbul’da başladın, Roma’da bitirdim.” Kömür kanlı gülümsedi. “Hiçbir şey bitmedi.” Kaçamadı ama sönmedi.
ROMA GECESİ — KÖPRÜ
Ponte Sant’Angelo. Rüzgâr sert. Kübra suya bakıyordu. Ulus yaklaştı.
-“Bugün seni kaybedebilirdim.”
-“Kaybetmedin.”
- “Bir daha risk almam.” Kübra fısıldadı.
-“Ben de.” Ulus alnını onun alnına yasladı.
-“Senden başka gerçeğim yok.” Kübra’nın nefesi kesildi. Ulus onu kendine çekti.
- “Bakma öyle… öpersin sonra,” dedi Kübra.
Ulus hafif güldü.
-“Zaten onu bekliyorum.” Eğildi. Öptü. Ne fazla sert ne fazla yumuşak. Sanki yıllardır bekleyen iki duygu buluştu. Kübra’nın elleri onun yakasına tutundu. Ulus daha sıkı sardı. Roma sustu.
KÖMÜR’ÜN KAÇIŞI
Karanlıkta sürünerek çıktı. “Bozdoğan… beni öldüremedin.” Ayağa kalktı. “Beni öldüremeyen… kendi sonunu yazar.” Arabaya bindi. Telefonu açtı. İki isim: CEMAL BOZDOĞAN, HAMİT YÖRÜKÇÜ. “Sırada siz varsınız.”
ARAS (2006)
Kardeşim Ulus, bu satırları görüyorsan kader seni yine bir yol ayrımına itmiş demektir. Roma’nın ışıkları altında yürüdüğünü hissediyorum. Tiber’in rüzgârını, taş köprülerin soğukluğunu, bir kadının kalbinde açılan çiçeğin sesini… Ama o ışıkların arkasında kıpırdayan bir karanlık var. Adı Kömür. Bugün bir kadının kalbine eğildin. Aşık bir adamın bakışı gözlerinden belli olur. Ama karanlık, aşık adamların arkasından yürür. Çünkü onların kaybedecek bir şeyi vardır artık. Kübra bir zayıflık değil, bir…kapı. Ama kapıların ardında hem huzur olur hem de düşman girer. Bugün bir gölgeyi yere serdin ama ölmeyen düşman iki kat tehlikelidir. Kömür’ün kaçışı bir yenilgi değil, bir başlangıçtır. Unutma: Bir adam bir kadının alnına başını yasladığında kader onu izler. Kalp attıkça savaş yaklaşır. Kübra’yı koru. Onu kendinden bile koru. Çünkü sen karanlığa alışıksın ama o değil. Ve en önemlisi: Bu savaş artık sadece senin değil. Senin olmayan bir kalbi hedef aldıklarında başlar. Roma seni büyüler ama ihanetin şehridir. Aşık ol… ama gözlerini kapatma. Bir kez kapatırsan, kalbini değil, onu kaybedersin.
— Aras.
Mektubun satırları Ulus’un zihninde yankılanırken köprünün taşları ayaklarının altında ağırlaştı. Kübra’nın nefesi hâlâ omzuna değiyordu. Rüzgâr, nehrin üstünde keskin bir çizgi gibi ilerliyor, suyun yüzeyini dalga dalga yarıyordu. Ulus, mektuptaki her kelimenin ağırlığını hissediyordu ama o ağırlığın altında ezilmek yerine daha da sertleşti. Kübra’yı biraz daha kendine çekti.
-“Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” dedi.
Kübra başını kaldırdı.
- “Zaten değildi.”
Ulus kısa bir an sustu.
- “Ama şimdi daha tehlikeli.”
Kübra gözlerini ondan ayırmadı.
- “Senin yanında tehlike bile daha az korkutucu.”
Ulus’un yüzünde çok kısa süren bir yumuşama geçti. Sonra yine o kararlı hâline döndü.
- “Ben seni korurum,” dedi.
Kübra dudaklarını araladı.
- “Ya kendinden?”
Bu soru Ulus’u bir saniyeliğine durdurdu. Cevap vermedi. Sadece baktı. Sonra çok yavaş bir şekilde konuştu.
-“Gerekirse kendimden de.”
Kübra o cümledeki kararlığı hissetti. Bu bir vaat değildi. Bu, bir sınırdı.
Köprüden ayrıldıklarında gece daha da derinleşmişti. Şehrin ışıkları hâlâ parlıyordu ama onların içindeki şey daha parlaktı, daha tehlikeliydi. Otele döndüklerinde koridorlar sessizdi. İlk duran Ulus oldu. Kübra kapısının önünde anahtarı çıkardı ama kapıyı açmadan önce ona döndü.
-“Bugün…” dedi, sonra sustu.
Ulus bekledi.
- “Ne?”
Kübra nefes aldı.
-“Bugün her şey değişti.”
Ulus başını hafifçe eğdi.
-“Evet.”
Kübra anahtarı kapıya götürdü ama çevirmedi. -“Korkuyor musun?”
Ulus’un cevabı gecikmedi.
-“Hayır.”
Kübra hafifçe gülümsedi.
-“Ben de.”
Ulus elini kaldırdı, yanağına dokundu.
-“Kapıyı kilitle.”
Kübra başını salladı.
- “Sen de… dikkatli ol.”
Ulus geri çekildi.
- “Ben hep dikkatliyim.”
Kübra kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapı kapanmadan önce son kez baktı. Ulus hâlâ oradaydı. Gözleri karanlık ama sabitti. Kapı kapandı. Sessizlik kaldı.
Aynı anda, başka bir kapının önünde Mustafa duruyordu. Hilal anahtarı kapıya uzattı ama açmadı. Arkasını döndü. Mustafa’yla göz göze geldi.
-“Gidecek misin?” diye sordu.
Mustafa ellerini cebine soktu.
- “İstersen.”
Hilal birkaç saniye baktı.
-“İstemiyorum.”
Mustafa’nın bakışları ağırlaştı.
-“Hilal…”
-“Ne?”
-“Bu geceyi unutmayacağım.”
Hilal’in sesi daha yumuşaktı.
-“Ben de.”
Mustafa bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe tekrar o ince çizgiye indi.
-“Bu iş kolay olmayacak.”
Hilal başını salladı.
-“Zaten kolay olsun istemiyorum.”
Mustafa elini kaldırdı, yüzüne dokundu.
-“O zaman hazır ol.”
Hilal gözlerini kapattı.
- “Zaten hazırdım.”
Mustafa eğildi. Bu sefer öpüşme kısa ama daha derindi. Daha kesin. Ayrıldıklarında Hilal’in nefesi düzensizdi.
-“Git şimdi,” dedi Hilal, sesi hafif titrek.
Mustafa geri çekildi ama gözlerini ayırmadı.
-“Yarın görüşürüz.”
Hilal başını salladı. Kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapıyı kapatırken kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Koridorun diğer ucunda Salvatore ve İnci vardı. İnci kapının önünde durdu.
- “Bugün… tuhaftı.”
Salvatore kaşını kaldırdı.
-“İyi tuhaf mı?”
İnci hafifçe gülümsedi.
- “Evet.”
Salvatore başını eğdi.
-“Benim için de.”
İnci kapıyı açtı ama dönüp tekrar baktı.
- “Her zaman böyle misin?”
Salvatore cevap verdi.
- “Hayır. Sadece senin yanındayken.”
İnci sustu. Bir şey demedi. Ama kapıyı kapatmadan önce bakışları her şeyi söyledi.
Gece bittiğinde herkes kendi odasındaydı ama kimse gerçekten yalnız değildi. Çünkü artık herkes birine bağlıydı. Ve bu bağlar, onları ya koruyacak ya da parçalayacaktı.
Sabah geldiğinde hava farklıydı. Sanki şehir bile bir şeylerin değiştiğini anlamıştı. Ulus erkenden uyanmıştı. Pencerenin önünde duruyordu. Telefonu tekrar elindeydi. Mesaj yoktu. Ama beklediği şey mesaj değildi.
Kapı çaldı.
Mustafa içeri girdi. Göz göze geldiler. Konuşmadan anlaştılar.
-“Hazır mısın?” dedi Mustafa.
Ulus başını salladı.
-“Her zaman.”
Salvatore da katıldı.
-“Kömür hareket halinde.”
Ulus’un gözleri karardı.
- “Bu sefer kaçamayacak.”
Aynı anda, başka bir yerde, Kömür arabada oturuyordu. Yüzündeki yaralar hâlâ tazeydi. Ama gözlerindeki karanlık daha da derinleşmişti.
-“Onlar beni avladığını sanıyor,” dedi.
Yanındaki adam sordu.
-“Değil mi?”
Kömür hafifçe güldü.
-“Hayır.”Başını kaldırdı.
- “Asıl av şimdi başlıyor.”Telefonunu açtı. Bir numarayı aradı.
- “Hazırlanın,” dedi.
- “Bu iş Roma’da bitmeyecek.”
Ardından telefonu kapattı. Gözlerini kapattı. Ve fısıldadı: “Bozdoğan… seni yıkacağım.”
O sırada otelde, Kübra aynanın karşısındaydı. Gözlerinin altındaki hafif yorgunluk, dudaklarındaki belli belirsiz gülümsemeyle karışıyordu. Geceyi unutamıyordu. Ama aynı zamanda içinde bir huzursuzluk vardı.
Hilal odasında oturmuştu. Elini dudaklarına götürdü. Gözlerini kapattı. Mustafa’nın sesi, dokunuşu, bakışı… hepsi hâlâ içindeydi.
İnci ise pencerenin önünde durmuştu.
-“Ne oluyor bize?” diye mırıldandı.
Ama cevap yoktu.
Çünkü cevap henüz gelmemişti.
Ve gelmeyecekti.
Çünkü bu hikâye…
Henüz başlamıştı. Sabahın ilk ışıkları otele sızarken şehir hâlâ yarı uykudaydı. Ama içerideki kimse uyumuyordu. Ulus pencerenin önünde duruyor, Tiber’in üstünde süzülen solgun ışığı izliyordu. Dumanı çoktan bitmiş bir sigarayı parmaklarının arasında tutuyordu. Düşünceleri netti ama ağırdı. Arkasında kapı açıldı. Mustafa içeri girdi. Sessizce kapıyı kapattı, bir süre konuşmadan bekledi. Ulus başını çevirmedi.
-“Ne var?” dedi Ulus, hâlâ dışarı bakarken.
-“Abidin’den mesaj geldi,” dedi Mustafa.
-“Kömür yer değiştirmiş. Harabeden çıktıktan sonra kuzeye doğru ilerlemiş. Ama tek değil.”
Ulus başını yavaşça çevirdi.
-“Kim var yanında?”
-“İki kişi daha eklenmiş. Biri eski asker, diğeri… devlet bağlantısı gibi duruyor.”
Ulus’un gözleri karardı.
-“Demek sahayı büyütüyor.”
Mustafa yaklaşarak masanın kenarına yaslandı.
-Bugün bitireceğiz.”
Ulus kısa bir an sustu.
- “Bugün kimse bitmez,” dedi.
-“Ama bugün herkes yerini alır.”
Kapı bir kez daha açıldı. Salvatore içeri girdi, elinde kahve yoktu bu kez. Bu, ciddiydi.
-“Araba hazır,” dedi. “Rota çizildi. Ama dikkatli olacağız. Burası onun seçtiği zemin.”
Ulus ceketini aldı.
-“Bugün zemin onun değil.”
Üçü birlikte odadan çıktılar. Koridor sessizdi. Asansörün aynasında üç farklı adamın aynı karara yürüdüğü görülüyordu.
Aynı saatlerde Kübra odasında hazırlanıyordu. Aynanın karşısında durdu, saçını topladı, sonra vazgeçip tekrar açtı. Gözlerinin altındaki hafif yorgunluk, yüzündeki kararlılıkla dengelenmişti. Kapı çaldı. Açtığında karşısında İnci vardı.
-“Uyanmışsın,” dedi İnci.
-“Uyumadım,” dedi Kübra.
İnci içeri girdi, kapıyı kapattı.
- “Ben de.”
Bir süre konuşmadılar. Sonra İnci, Kübra’ya bakarak sordu.
-“Sence bugün ne olacak?”
Kübra derin bir nefes aldı.
- “Bir şeylerin başladığını hissediyorum.”
İnci dudaklarını ısırdı.
- “Ben de.”
Hilal de kendi odasında aynı huzursuzluğu taşıyordu. Kapıyı açtığında koridorda Mustafa’yı gördü. İkisi bir an durdu. Konuşmadan birbirlerine baktılar. Mustafa yaklaşmadı ama uzaklaşmadı da.
-“Çıkıyoruz,” dedi Mustafa.
Hilal başını salladı.
-“Dikkatli ol.”
Mustafa’nın cevabı kısa ve netti.
-“Olurum.”
Hilal birkaç saniye baktı.
-“Söz ver.”
Mustafa bu sefer gözlerini ondan ayırmadı.
-“Söz.”
Ama ikisi de bu sözün ne kadar ağır olduğunu biliyordu.
Aşağıda, otelin önünde araba hazırdı. Şehir uyanmaya başlıyordu ama onların yolu şehirden uzaklaşıyordu. Rota, haritanın üzerinde ince bir çizgi gibi görünüyordu ama gerçekte keskin bir karardı.
Yol boyunca kimse konuşmadı. Sadece motor sesi ve tekerlerin asfaltı kesen ritmi vardı. Salvatore direksiyondaydı. Mustafa arka koltukta, Ulus camdan dışarı bakıyordu.
-“Burası,” dedi Salvatore, aracı yavaşlatırken.
Yarım kalmış bir yapı, kırık duvarlar ve etrafını saran çorak arazi… Sessizlik, neredeyse kulakları çınlatacak kadar yoğundu.
-“Dağılalım,” dedi Ulus. “İçeri girince tek hedef: Kömür.”
Mustafa başını salladı.
-“Anlaşıldı.”
Salvatore kapıyı açtı.
-“Oyun başlasın.”
İçeri girdiklerinde toz, rutubet ve eski beton kokusu yüzlerine çarptı. Adımlarını yavaşlattılar. Her köşe, her gölge bir ihtimaldi. Bir ses yankılandı. Metalin metale sürtünmesi gibi.
-“Hoş geldiniz,” dedi bir ses.
Kömür, yarı yıkılmış bir duvarın arkasından çıktı. Yüzündeki yaralar hâlâ tazeydi ama gözleri daha karanlıktı.
-“Roma’yı sevdin mi, Bozdoğan?” dedi.
Ulus bir adım attı.
- “Senin için güzel bitecek.”
Kömür güldü.
- “Benim için hiçbir şey bitmez.”
İlk hamleyi kim yaptı, kim başlattı belli olmadı. Ama birkaç saniye içinde mekân patladı. Adımlar hızlandı, gölgeler yer değiştirdi, sert darbeler yankılandı. Mustafa soldan girdi, birini yere indirdi. Salvatore sağdan çevirdi, diğerini etkisiz hale getirdi. Ulus düz ilerledi.
Kömür geri çekildi, sonra ani bir hareketle karşılık verdi. Ulus’un darbesi ağırdı ama Kömür hâlâ ayaktaydı. İkisi karşı karşıya geldi.
-“Bitir,” dedi Kömür, meydan okur gibi.
Ulus bir adım daha attı.
-“Bitiririm.”
Kısa, sert ve net bir çatışma… Sonunda Kömür sendeledi. Dizleri yere değdi. Kan, dudaklarının kenarından aktı. Ama gülümsedi.
-“Sen…” dedi zorlanarak,
-“henüz anlamadın.”
Ulus yaklaştı.
- “Neyi?”
Kömür başını kaldırdı.
-“Bu sadece başlangıç.”
Dışarıdan bir ses geldi. Uzakta bir motor, ardından kısa bir patlama. Salvatore başını çevirdi.
-“Dikkat!”
Toz yükseldi. Dikkat dağıldığı o an, Kömür bir hamleyle geri çekildi. Yıkıntının arkasından kayboldu.
-“Kaçıyor!” diye bağırdı Mustafa.
Ulus peşinden fırladı ama dışarı çıktığında sadece uzaklaşan bir aracın sesi kaldı. Yumruğunu sıktı. “Yine…”
Salvatore yanına geldi.
- “Bu kez yaralı. Uzun sürmez.”
Ulus nefesini toparladı.
- “Sürsün. Bu iş burada bitmeyecek.”
Dönüş yolu daha sessizdi. Ama bu sessizlik yenilgi değildi. Bu, bir sonraki adımın ağırlığıydı.
Akşam olduğunda şehir yeniden ışıklandı. Ama bu kez ışıklar daha keskin görünüyordu. Kübra köprüye tekrar geldi. Yalnız değildi; Ulus birkaç adım gerisinden yaklaştı.
-“Geldin,” dedi Kübra.
-“Geldim,” dedi Ulus.
-“Bitti mi?”
Ulus başını salladı.
- “Hayır. Ama yaklaştık.”
Kübra ona döndü.
-“Ben senden korkmuyorum.”
Ulus bir adım yaklaştı.
-“Korkmamalısın.”
-“Peki ya kendinden?” diye sordu Kübra.
Ulus kısa bir an sustu.
-“O kısmı ben hallederim.”
Kübra gülümsedi.
- “Ben de yanındayım.”
Ulus elini uzattı. Bu sefer tereddüt etmedi. Kübra’nın elini tuttu. Parmağını onun parmaklarının arasına geçirdi. Sıkıca değil, ama bırakmayacak kadar.
-“Bundan sonra,” dedi Ulus, “ne olursa olsun birlikteyiz.”
Kübra gözlerini kapattı, başını hafifçe salladı. -“Evet.”
Aynı anda başka bir sokakta Hilal ve Mustafa yürüyordu. Günün ağırlığı ikisinin de üstündeydi ama aralarındaki bağ daha belirgindi.
-“İyi misin?” diye sordu Hilal.
-“İyiyim,” dedi Mustafa.
-“Yalan.”
Mustafa durdu.
- “Biraz.”
Hilal yaklaştı.
- “Ben de.”
Mustafa ona baktı.
-“Korktun mu?”
Hilal başını salladı.
- “Senin için.”
Mustafa’nın yüzündeki ifade değişti.
- “Buna alışma.”
Hilal hafifçe gülümsedi. “Geç kaldım.”
Mustafa elini kaldırdı, saçını kulağının arkasına itti. -“O zaman dikkatli ol.”
Hilal bir adım daha yaklaştı. “Beraber olursak olurum.”
Mustafa bu sefer cevap vermedi. Sadece onu kendine çekti. Kısa ama net bir yakınlık… sözlerin yerini aldı.
Navona’da, kalabalığın arasında Salvatore ve İnci yürüyordu. Günün ağırlığı burada daha hafifti ama gözlerinin içindeki değişim açıktı.
-“Bugün…” dedi İnci,
-“ciddiydin.”
Salvatore omuz silkti.
-“Bazen olur.”
İnci güldü.
- “Ben sevdim.”
Salvatore durdu.
- “Ben de.”
İnci ona baktı.
- “Bu kötü.”
Salvatore başını eğdi.
- “Evet.”
İnci bir adım yaklaştı.
- “Ama vazgeçmeyeceğim.”
Salvatore’nun gülüşü bu kez daha sakindi.
-“Ben de.”
Gece, şehrin üstüne bir örtü gibi indi. Ama bu örtünün altında herkes uyanıktı. Çünkü artık herkes biliyordu: bu sadece bir başlangıçtı.
Kömür, uzak bir yolda, arabanın arka koltuğunda oturuyordu. Yarası sarılmıştı ama gözleri açıktı. Telefonunu eline aldı. Ekranda iki isim parladı: Cemal Bozdoğan ve Hamit Yörükçü.
-“Hazırlanın,” dedi kısık bir sesle.
- “Oyun büyüyor.”
Telefonu kapattı. Camdan dışarı baktı. Karanlık, yüzüne yansıdı.
-“Bozdoğan…” diye fısıldadı. “Seni kendi ateşinle yakacağım.”
O sırada, şehirde dört farklı odada dört farklı kalp aynı hızda atıyordu. Ulus, Kübra’nın elini bırakmamıştı. Mustafa, Hilal’in gözlerini aklından çıkaramıyordu. Salvatore, İnci’nin gülüşünü susturamıyordu. Ve hepsinin üstünde, yaklaşan bir fırtına vardı.
Bu hikâye artık geri dönmeyecek bir noktaya gelmişti.
Aşk başlamıştı.
Ama savaş da.
Ve bazı hikâyeler… Aşkla değil, ateşle yazılırdı.
YAZARDAN
Fırtına yaklaşıyor.
Kömür geri çekildi ama bitmedi.
Ulus ilk kez gerçekten birini kaybetmekten korktu.
Mustafa kontrolünü kaybetmeye başladı.
Salvatore ilk kez oyun dışında bir şey hissetti.
Peki şimdi ne olacak?
Kömür, Cemal ve Hamit karşı karşıya geldiğinde ilk hamleyi kim yapacak?
Aşk mı kazanacak… yoksa karanlık mı?
Çünkü bazı hikâyeler…
Aşkla başlar.
Ama savaşla büyür.
Bu arada çiftlerimiz ara sıra aralarında ufak tefek oyun vari şakalaşmalar yapıyor çok tatlı değiller mi 😊
begeni ve yorum yapamayı bana destek olmayı unutmayın
