MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ kitap kapağı

5. bölüm / 22

5.BÖLÜM DERİN YARA ~BABA ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: 5.BÖLÜM DERİN YARA ~BABA ~

Baba,
kimi zaman bir liman, kimi zaman bir dağdır...
Ben fırtınada döndüm, liman kapalıydı.
Dağ sustu, sesimi duymadı.
Ve o sessizlikte,
Ulus artık kimseye güvenmedi.
Londra’dan Dönüş — Yıllar Sonra
Gri bir pist, yavaşça inen bir uçak.
Ve o uçaktan inen gölgelerden biri, Cemal Bozdoğan’dı.
Yıllardır herkes onun öldüğünü sanıyordu — oğlu bile.
Ama ölüm bazen bir perdeydi, bazen de kurtuluş.
Cemal, o perdeyi yıllar önce kendi elleriyle çekmişti.
Operasyondan bir yıl sonra yaşanan o çatışmada, bir petrol istasyonundaki silahlı saldırıda vurulmuş gibi gösterilmişti.
O gün herkes onun cansız bedenini görmüştü.
Ama o beden, başka birinin bedeniydi.
Ve o günden sonra Cemal Bozdoğan, sadece geçmişin içinde yaşamaya başlamıştı.
Yıllar geçti.
Artık geri dönme vaktiydi.
Uçaktan indiğinde onu yalnızca bir kişi karşıladı: Suat.
Yıllardır İstanbul’daki işlerini sessizce yürüten sadık adamı Suat, arabaya doğru yürürken sessizliği bozdu:
— “Hazırlıklar tamam, efendim. Her şey istediğiniz gibi.”
Cemal başını yavaşça salladı.
Yüzünde yılların izleri vardı ama gözlerindeki sertlik aynıydı.
Arabaya bindiler, şehir sessizce onları yuttu.
Kısa bir süre sonra, şehrin kenar mahallelerinden birinde eski bir depoya vardılar.
Kapı açıldı.
İçeride Hançer onları bekliyordu.
Cemal içeri adım attığında, Hançer’in yüzündeki ifade kısa bir anlığına çözüldü.
Ölümden dönen birini görmek kolay değildi.
— “Yıllar geçti, efendim,” dedi Hançer.
— “Geçti,” dedi Cemal kısık sesle. “Ama bitmedi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Hançer, dikkatle etrafa baktı, sonra Cemal’e yaklaştı:
— “Burası konuşmak için doğru yer değil.
Akşam, Şile tarafında deniz kenarındaki restoran... orada buluşalım.
Konuşmamız gereken çok şey var.”
Cemal başını eğdi.
— “Olur,” dedi kısaca.
Cemal kapıdan çıkarken Hançer’in gözleri onun ardından dalıp gitti.
Yıllardır taşıdığı sırrın ağırlığı yeniden omzuna binmişti.
Hastane
O sırada şehir başka bir sessizliği yaşıyordu.
Yoğun bakımın loş ışıkları altında bir kalp monitörü ritmik sesler çıkarıyordu.
Bip… bip… bip...
Ulus’un göz kapakları titredi.
Vücudu hareketsizdi, ama zihni çoktan başka bir yere gitmişti.
Rüya başladı.
Sisli bir alan...
Yanık kokusu...
Ve uzaklardan bir ses.
“Ulus.”
Ulus başını kaldırdı, o sesi tanımıştı.
Aras oradaydı.
Tıpkı o geceki gibi üzeri yanıklarla doluydu, ama yüzü sakindi.
Elleri cebinde ona doğru yürüyordu.
— “Abi… sen… sen yaşıyorsun.”
Aras gülümsedi.
— “Yaşamak mı? Belki bir kısmımız dünyada kalır, diğer kısmımız geride kalanlara yük olur.”
Ulus ona doğru yürümek istedi ama ayakları hareket etmiyordu.
Sis giderek kalınlaştı, Aras’ın sesi yankılandı:
— “Ulus… Ateşi söndürme.
Ama unutma, her ateş senin değil.”
Ulus ellerini uzattı,
— “Gitme, abi!” diye bağırdı.
Aras’ın silueti dağıldı,
gökyüzü beyaz bir parıltıya dönüştü.
Birden her şey sarsıldı.
Kalp monitörü hızla ötmeye başladı.
Bip... bip... bipbipbip...!
Doktorlar içeri girdi.
Eller hareketlendi, sesler yükseldi.
Ve o anda Ulus’un gözleri yavaşça aralandı.
Karanlığın içinden gelen ışığa alışmaya çalıştı.
Gözleri tavana odaklandı,
boğazında yakıcı bir acı vardı.
Bir hemşirenin sesi duyuldu:
— “Uyanıyor… uyanıyor!”
Ve o an,
yıllardır gömülü olan geçmiş,
tekrar nefes almaya başladı.
Aynı Gün – Saat 21.47
İstanbul – Şile / Deniz Kenarındaki Eski Restoran
Gecenin karanlığı, denizden gelen rüzgârla birleşmişti.
Dalgaların sesi camlara çarpıyor, restoranın loş ışıkları yüzeyde titriyordu.
Masalar neredeyse boştu.
Yalnızca bir köşede, arka tarafta, iki adam oturuyordu.
Cemal Bozdoğan ve Hançer.
Garson uzaktan sessizce yaklaşıp iki kahve bıraktı.
Hiç konuşmadan geri çekildi.
Bir süre sessizlik oldu.
Sadece dalgaların sesi konuşuyordu aralarında.
Cemal, fincanın kenarına baktı.
— “Yıllar geçmiş, Hançer. Şehir değişmiş.”
Hançer başını eğdi.
— “Şehir değişti ama kir aynı kaldı, efendim.”
Cemal dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık verdi.
— “Köprüler yıkıldı, insanlar unuttu… ama bazıları hâlâ susmadı.”
Hançer dikkatle çevresini süzdü.
— “Ulus hâlâ her şeyi bilmeden yaşıyor.
Sizin yaşadığınızı öğrenirse ne olur, bilemem.”
Cemal’in bakışları sertleşti.
— “Bilmeyecek. Henüz değil.
Benim dönme sebebim o değil.”
Hançer şaşırdı.
— “Değil mi, efendim?
Oğlunuz…”
Cemal arkasına yaslandı, denize baktı.
Gözlerinde hem suçluluk hem kararlılık vardı.
— “Ulus artık çocuk değil, Hançer.
O, benim bıraktığım delikanlı değil.
Ama şimdi... benden çok daha büyük bir fırtınanın ortasında.”
Hançer hafifçe öne eğildi.
— “Kömür.”
Cemal başını yavaşça salladı.
— “Evet.
O hâlâ yaşıyor.
Ve planı yarım kaldı.
Bunu ben bitireceğim, bu kez sessizce.”
Hançer fincanı eline aldı.
— “Ulus ne olacak peki?”
Cemal’in sesi kısıldı:
— “O sadece hedefte değil...
O, bu hikâyenin tam ortasında.”
Rüzgâr içerideki mumları söndürdü.
Bir anlık karanlıkta sadece Cemal’in sesi duyuldu:
— “Bir baba bazen oğlunu korumak için görünmez olur, Hançer.
Ama bu kez... gölgeler bile bana yetmeyecek.”
Uzakta, gökyüzünü yırtan bir şimşek çaktı.
İstanbul’un gecesi,
Cemal Bozdoğan’ın yeniden doğuşuna tanıklık ediyordu.
21.58
Rüzgâr hâlâ uğulduyordu.
Masadaki mumun alevi titredi, Cemal’in yüzü yarı karanlıkta kaldı.
Hançer fincanı masaya koydu, gözlerini kaldırdı.
— “Efendim… size bir şey sormam gerek.”
Cemal başını çevirmeden denizi izledi.
— “Sor.”
Hançer tereddüt etti, ama yılların birikimi daha fazla susmasına izin vermedi.
— “O gece... Aras’ın öldüğü patlama.
Neden Hamit Yörükçü’yü suçlu konumunda bıraktınız?
Herkes onu sorumlu sandı. Oysa siz gerçeği biliyordunuz.”
Cemal’in eli kahve fincanında durdu.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra gözlerini kapadı — ve geçmiş geri geldi.
* * *
— Aras’ın Ölüm Gecesi
Yıl 2006 – Doğu Operasyonu
Hava barut kokuyordu.
Karanlık vadinin ortasında çatışma başlamıştı.
Silah sesleri yankılanıyor, alevler geceyi yırtıyordu.
Cemal telsizden emir yağdırıyordu:
— “Sağ kanadı kapatın! Aras, sen Ulus’la geri çekil!”
Ama Aras onu duymadı.
Büyük silah deposunun arka tarafında, yerde yaralı bir çocuk vardı.
Aras geri çekilmek yerine o çocuğu kurtarmaya çalıştı.
Tam o sırada bir el bombası pencereden içeri yuvarlandı.
Cemal bunu uzaktan gördü, koştu ama geç kaldı.
Bir patlama…
Bir alev dalgası…
Ve Aras gitti.
Kendini yere atan Cemal kalktığında geriye yalnızca duman ve kül kalmıştı.
Ulus’un çığlığını duydu:
— “Abi!”
Hamit Yörükçü de oradaydı.
Elinde bir bidon vardı; yangının yarattığı kargaşanın içinde koşuşturuyordu.
Ama o an, o görüntü her şeyi değiştirdi.
Uzakta bir asker bağırdı:
— “Yörükçü elinde bidonla kaçıyor!”
Cemal susmak zorundaydı.
Operasyon çökmüştü.
Aras’ın ölümünü açıklayacak hiçbir güvenli yol kalmamıştı.
Ve Hamit’i korumaya kalkarsa,
devletin içindeki çürük yapı kendi ailesine yönelecekti.
O gece bir karar verdi.
Birini suçlu bırakmak gerekiyordu.
Ve Hamit, o yükü taşımaya en uygun kişiydi.
Cemal, kendi içinden bir parça kopararak sustu.
Hançer başını hafifçe öne eğdi,
Cemal’in yüzündeki acı her şeyi anlatıyordu.
— “Onu korumak istediniz, değil mi?”
Cemal cevap vermedi.
Yalnızca kısık bir sesle, “Birini korumaya çalışmak her zaman onu kurtarmıyor, Hançer. Kimi zaman daha da dibe çekiyor,” dedi.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Hançer ikinci sorusunu sordu.
— “Peki ya kendi ölümünüz?
Neden kendinizi vurulmuş gibi gösterdiniz?”
Cemal’in bakışları bu kez sertleşti.
Karanlık deniz sanki onun gözlerinde yankılandı.
— “O bir plan değildi.
O bir zorunluluktu.”
* * *
— Petrol İstasyonu Olayı
Yıl 2007 – Hatay Yolu
Bir kamyon durağının yanındaki küçük bir petrol istasyonu.
Cemal oraya tek başına gitmişti.
Elinde bir dosya; dosyanın içinde devlet içindeki köstebeklerin listesi.
Ama bilgi sızmıştı.
Kömür’ün adamları oradaydı.
Karanlıktan bir kurşun sesi geldi.
Omzundan vuruldu, yere düştü.
Bir patlama oldu, istasyon alev aldı.
Kömür’ün adamları kaçarken yerdeki cesede baktılar; yanmış yüzü tanınmaz hâldeydi.
Cemal o an, ölü görünmenin tek kurtuluş olduğunu anladı.
Eski bir dostu, Hançer, onu oradan çekip çıkardı.
Yanan ceset, köstebeklerden birine aitti.
Ve ertesi sabah gazetelerde manşet şöyleydi:
“Cemal Bozdoğan çatışmada öldü.”
Ama o gün,
Cemal sadece kimliğini değil, vicdanını da gömmüştü.
– Şile / Restoran
Rüzgâr şiddetlendi,
dalga sesi bardakları titretti.
Hançer sessizdi.
Cemal başını kaldırdı,
gözleri hâlâ o geçmişin küllerindeydi.
— “İki ölüm… biri oğlumun, biri benim.
İkisi de aynı gece başladı aslında.”
Hançer yutkundu:
— “Peki şimdi ne olacak, efendim?”
Cemal gözlerini denizden ayırmadan cevap verdi:
— “Şimdi herkes geçmişiyle yüzleşecek, Hançer.
Ve bazı mezarlar… yeniden açılacak.”
Ev sessizdi.
Televizyonda kısık seste haberler dönüyor, mutfaktan hafif çay kokusu geliyordu.
Semra Hanım örgü örüyordu; Kübra’nın babası Hamit Bey ise eski bir radyoyu onarmakla uğraşıyordu.
Radyonun içinden çıkan tıkırtılar, evin sessizliğine karışıyordu.
Telefon aniden çaldı.
Kübra tezgâhın başındaydı, eli ıslaktı.
Ekranda Hilal’in adı yazıyordu.
— “Hilal? Bir şey mi oldu?”
Karşıdan heyecanlı bir ses geldi:
— “Kübra! Ulus... Ulus uyanmış!”
Bir anlık sessizlik...
Zaman sanki dondu.
— “Ne dedin sen?”
— “Gözlerini açtı! Doktorlar teyit etti, şu anda bilinci açık. İnci’nin durumu da iyi.
Özgür’e de haber verdim, hastaneye geliyor.”
Kübra telefonu kapatır kapatmaz çantasını aldı.
Annesi ne olduğunu sordu ama Kübra sadece,
— “Ulus... uyanmış,” diyebildi.
Montunu kaptı, dışarı çıktı.
Yağmur ince ince yağıyordu.
Caddede taksi çevirdi, elleri titriyordu.
Kalbi göğsünde hızlı hızlı atarken, şehir ışıkları camlarda dans ediyordu.
* * *
Hastane – Gece Yarısı
Hastane koridorları loştu.
Işıklar beyaz, zemin sessizdi.
Kübra acil servisten geçip asansöre bindi,
elleriyle kalbini bastırdı, nefesini dengelemeye çalıştı.
Üçüncü kata vardığında Hilal ve Özgür onu kapıda karşıladı.
Hilal’in gözleri parlıyordu.
— “Doktorlar kontrol altında tutuyor, ama göz teması kurdu. Seni sorarsa şaşırmam.”
Kübra’nın boğazı düğümlendi.
— “Bir onu göreyim... bir dakikalığına bile olsa.”
Hilal başını salladı.
— “Şimdi odaya girme. Dinleniyor. Sen az ilerideki ofisine geç, birkaç dakika bekle; hemşire çağırır.”
Kübra onlara sarıldı, sonra ağır adımlarla kendi ofisine yöneldi.
Kapıyı açtı.
Işık hafifçe yanıp söndü.
Masanın üzerindeki dosyalar dağınıktı,
çantasını bırakmak için ilerledi.
Tam o anda gözüne bir şey takıldı.
Masanın ortasında,
kese kâğıdından yapılmış eski bir zarf duruyordu.
Üzerinde kendi ismi vardı.
“Dr. Kübra Yörükçü”
Bir an dondu kaldı.
Elini yavaşça uzattı, kâğıdı eline aldı.
İçinde bir ağırlık vardı, sanki kül gibiydi.
Kenarından siyah lekeler bulaşmıştı.
Titreyen ellerle ağzını açtı.
İçinden birkaç yanmış çiçek döküldü masaya.
Kurumuş yapraklar hâlâ is kokuyordu.
Ve aralarından küçük bir not düştü.
Kübra eğilip aldı.
Kâğıt yıpranmıştı, ama yazı okunuyordu:
“Uyanış bazen yeniden yanmaktır.”
Altında yine o tanıdık kelime:
K.
Kübra’nın parmakları gevşedi,
not yere düştü.
Gözleri doldu, kalbi hızlandı.
Koridorun uzak ucundan bir ses duyuldu:
— “Dr. Kübra! Ulus sizi görmek istiyor!”
Kübra bir an nefesini tuttu.
Masadaki yanık çiçeklere son kez baktı.
Bir damla yaş, parmak ucundan kâğıdın üzerine düştü.
Ardından derin bir nefes aldı…
ve kapıya yöneldi.
Ulus önce siyah bir sessizlikten geçti.
Uzakta bir ses, bir nefes...
Sonra ışık.
Göz kapaklarının ardında beyaz bir parıltı vardı, yavaşça büyüdü.
Kulağında tanıdık bir yankı çınlıyordu:
“Uyanış bazen yeniden yanmaktır...”
Bir an, o sesi Aras’a ait sandı.
Ama bu kez başka bir yankı geldi, daha yumuşak, daha canlı —
Kübra’nın sesi.
— “Ulus... beni duyuyor musun?”
Zorlukla başını çevirdi.
Göz kapakları ağırdı, ama o bakış...
Maviyle kahverengi yeniden kesişti.
Kübra’nın yüzü bulanıktı önce.
Ama sesi, kalbinin en net duyduğu şeydi.
Gözleri doluydu; elini uzattı, Ulus’un parmaklarına dokundu.
— “Beni korkuttun...” dedi kısık sesle.
Ulus konuşmaya çalıştı, ama kelimeler boğazında takıldı.
Bir nefes aldı; kelimeler dudaklarından zar zor döküldü:
— “Sen... buradasın.”
Kübra gülümsedi. Gözyaşlarını silmeye bile fırsat bulamadan konuştu:
— “Hiç gitmedim ki.”
O an, monitörden gelen ritim hızlandı.
Bip... bip... bip...
Doktorlar kapının ardından kısa bir bakış attılar ama içeri girmediler.
Odada yalnızca iki kalp aynı ritimde atıyordu.
Ulus’un gözleri, bir anlığına duvardaki saate takıldı.
00.17.
Tam o an, rüyadaki Aras’ın sesi yeniden yankılandı:
“Her uyanış, bir ateşin devamıdır.”
Ulus’un içi ürperdi.
Bir şeylerin bittiğini değil, yeniden başladığını hissetti.
Gözlerini yeniden Kübra’ya çevirdi.
Yorgun bir tebessümle fısıldadı:
— “Kübra…”
Kübra ne dediğini tam anlayamadı,
ama o an gözlerindeki karanlık bir anlığına bile sönmedi.
Odanın dışında gece devam ediyordu.
Kömür’ün gönderdiği yanmış çiçek hâlâ Kübra’nın cebindeydi.
Ve her çiçek yaprağı, sanki aynı fısıltıyı söylüyordu:
“Bu sadece başlangıç...”
10 Şubat 2019
Hava soğuktu, ama güneş yüzünü göstermeye çalışıyordu.
Şubat ayının ortasıydı; o kara gecenin üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti. İstanbul’un keskin rüzgârı bile o gün daha yumuşak esiyordu.
Ulus montunun cebine ellerini soktu,
Kübra’nın adımlarına yetişti.
Kübra, kahvesinden bir yudum alırken sokağın köşesindeki kitapçıyı gösterdi.
— “Bak, şu vitrindeki kitabı sana ben önerdim, hatırlıyor musun?”
Ulus gülümsedi, başını eğdi.
— “Evet. Ama sen bana önerdiğinde ben o kitabın yazarıyla çatışmış gibiydim.”
Kübra kaşlarını kaldırdı.
— “Sen her kitapla çatışıyorsun zaten.”
Ulus omzunu silkti.
— “Alışkanlık... ben savaşarak büyüdüm.”
Bir an sessizlik oldu.
Kübra yürümeyi durdurdu, yüzüne baktı.
Rüzgâr saçlarını hafifçe savurmuştu.
— “Artık savaşmak zorunda değilsin, Ulus.”
Ulus’un mavi gözleri bir an için uzaklara daldı.
Sözleri soğuk havada buhar gibi dağıldı:
— “Bazen insan, barışın da bir savaş olduğunu geç anlıyor.”
Kübra başını eğdi.
İkisi de bir şey demedi.
Sonra Ulus bir kahkaha attı, sessizliği dağıttı.
— “Hadi gel, Hilal’le buluşacaktık.
Yoksa yine mesaj atar ‘siz sevgili oldunuz da bizi unuttunuz’ diye.”
Kübra gülümsedi,
— “Kim demiş sevgili olduğumuzu?” dedi alayla.
Ulus başını yana eğdi,
“Henüz kimse…” diye fısıldadı.
İkisi yan yana yürürken,
sokak lambalarından biri sönüp tekrar yandı.
Bir gölge, uzaktan onları izliyordu.
Sigarasından çıkan duman havaya karıştı.
Suat’tı bu.
Cemal Bozdoğan’ın adamı.
Telefonunu açtı, kısa bir mesaj yazdı:
“Birlikteler. Aralarındaki bağ güçleniyor.”
Mesajın gittiği yerde, bir masanın üstünde eski bir çakmak duruyordu.
Çakmağın üzerine kazınmış tek bir kelime vardı:
“Meşale.”
KÜBRA
Her şeyden habersizdiler.
Sanki yaşadıkları onların değilmiş gibi…
O gece şehir sessiz, rüzgâr soğuk ama içleri sıcaktı.
Ulus, Kübra ve arkadaşları — Hilal, Özgür, İnci, Salvatore Moretti — uzun bir aradan sonra ilk kez bir aradaydılar.
Bir kafede, denize bakan bir masada buluştular.
İnci’nin gözleri, karşısında oturan Salvatore’den bir an bile ayrılmıyordu.
O gülünce gözleri parlıyor, kahvesini içerken bile onu izliyordu.
Hilal, ikisini fark etmişti.
Gülümseyip Özgür’ün kulağına eğildi:
— “İnci bu gidişle Moretti’yi kahve değil, gözleriyle içecek.”
Kübra onların bu hâline gülümserken,
Ulus’un yanındaki sandalyeye yaklaştı.
Rüzgâr sertti,
kırmızı Fransız kaşe şapkasını tutmaya çalıştı,
ama rüzgâr inatçıydı.
Ulus elini uzattı,
şapkasını nazikçe düzeltti.
Parmakları Kübra’nın alnına hafifçe değdi.
Kübra’nın nefesi kesildi,
kalbi göğsünde bir anlığına durdu.
O an, dışarıdaki gürültü, kahkahalar, müzik...
hepsi uzaklaştı.
Zaman yavaşladı.
Kübra içinden geçirdi:
“İnsan bazen sessizliği bile duyar... ama onun sessizliği bambaşkaydı.”
Ulus başını eğip
— “Rüzgâr bile seni rahat bırakmıyor,” dedi.
Gözlerinde o bildik karanlık parladı;
soğuk, ama aynı anda güven veren bir bakış.
Kübra gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.
Sadece baktı.
Uzun, suskun, derin bir bakıştı bu.
“Bazen birine bakarsın ve kaybolduğunu fark etmezsin,”
diye düşündü.
“Bir girdap gibi çeker içine... ama batmak bile güzeldir.”
İnci kahkaha attı, Hilal masada bir şeyler anlatıyordu,
Salvatore elleriyle konuşuyor, Özgür fotoğraf çekiyordu.
Ama Kübra’nın dünyası durmuştu.
O artık orada değildi.
Sadece o mavi gözlerdeydi.
Sadece o sessiz tebessümdeydi.
Ve o an fark etti...
Evet, Kübra bir çift mavi okyanusun akıntısına kapılmıştı.
“Ulus Ayhan Bozdoğan’a aşığım,” diye düşündü.
11 Şubat 2019 / İstanbul – Akşamüstü
Hava kararmaya yüz tutmuştu.
Sahil yolunda trafik yoğundu; martılar bile üşümüş gibi alçaktan uçuyordu.
Kübra eve dönerken rüzgâr yüzüne çarpıyor, gözleri istemsizce doluyordu.
Aşkın verdiği sıcaklık ile gölgelerin bıraktığı soğukluk aynı anda içindeydi.
Kalbinde Ulus vardı…
Ama aklının bir köşesinde o yanmış çiçek, o not.
“Uyanış bazen yeniden yanmaktır.”
Bu söz, sanki birinin nefesiymiş gibi hâlâ kulağındaydı.
Evin kapısını açtı.
İçeride Semra yemek hazırlıyor, Hamit koltukta telefonunu inceliyordu.
Kübra içeri girince ikisi de ona döndü.
— “Kızım, erken döndün,” dedi annesi.
— “Bir şey mi oldu?” diye sordu Hamit, bakışlarını telefondan kaldırmadan.
Kübra montunu çıkardı, gülümsemeye çalıştı. — “Yok bir şey… arkadaşları gördüm. Ulus da… iyiydi.”
Semra’nın yüzünde rahatlama belirdi.
Hamit ise kızının yüzüne dikkatle baktı.
Çizgilerin arasından bir huzursuzluk okudu.
— “Kübra… bir şey saklıyorsun.”
— “Hayır, baba.”
— “Gözlerin öyle söylemiyor.”
Kübra tam cevap verecekken, Hamit’in telefonu titredi.
Ekranda beliren numara onu bir anda gerdi.
“G İ Z L İ N U M A R A”
Hamit kaşlarını hafifçe çattı, telefonu açtı.
— “Alo?”
Karşıdan tok ama boğuk bir ses geldi.
Hiç duraksamadan:
— “Cemal Bozdoğan döndü.”
Hamit’in yüzü bir anda buz kesti.
Semra, kaşığı elinden düşürdü.
Kübra ise babasının bakışındaki sertliği ilk kez bu kadar çıplak gördü.
— “Kim konuşuyor?”
— “Doğrular yakında ortaya çıkar, Hamit.
Sen kızına göz kulak ol.
Gölgeler bu kez yalnız gelmiyor.”
Telefon kapandı.
Tek bir nefes bile duyulmadı evin içinde.
Semra fısıldadı: — “Hamit… ne oluyor? Bu isim… kim?”
Hamit yutkundu. Kızının önüne yürüdü. Sesinde yılların ağırlığı vardı:
— “Kübra…
bazı geçmişler unutulmak için değil, geri dönmek için saklanır.”
Kübra bir adım geri çekildi. — “Baba… korkutuyorsun beni.”
Hamit derin bir nefes aldı.
— “Sana bir şey olmasın diye sustum.
Ama belli ki o suskunluk bizi daha büyük bir fırtınanın ortasına çekti.”
Kübra’nın kalbi hızlandı. Bir an Ulus’un mavi gözleri gözünün önüne geldi.
Yoksa… o fırtına çoktan başlamış mıydı?
Semra, elini masaya yaslayarak sordu: — “Bu Cemal denilen adam… Ulus’un babası olan Cemal mi?”
Hamit gözlerini kapadı.
— “Evet, Semra.
Ve eğer o gerçekten döndüyse…
hiçbirimiz artık güvende değiliz.”
Kübra’nın dizlerinin bağı çözüldü.
Aşkın getirdiği sıcaklık,
aniden buz gibi bir korkuya dönüştü.
Kübra o günden sonra bu olayı çok düşünmeye başladı. Tek kararsızlığı şuydu: Ulus’a söylemeli miydi, söylememeli miydi?
ARAS
Ulus,

Bu mektubun sana ne zaman ulaşacağını bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:

Bir gün geçmiş, kapını çalacak.
Ve o gün sen hazır olmalısın.

Bugün belki çocuk gibi bakıyorsun dünyaya…
belki henüz farkında değilsin.

Ama bir gün — belki uyandığın bir gecede,
belki yürüdüğün bir sokakta,
belki sevdiğin birinin elleri titrerken —
karşına biri çıkacak:

Beklemediğin biri.

Ulus…

Bu satırları sana yazmamın nedeni,
o “beklenmedik” kişinin kim olduğunu biliyor olmam.

O kişi bizim geçmişimizden gelecek.
Senden değil.
Benden değil.
Babamızdan.

Biliyor musun, babamızın iki yüzü vardı:

Biri seni büyüten adamdı.
Diğeri bizi karanlığa atan adam.

Bir gün, onun karanlık yüzü geri dönecek.
O karanlık geldiğinde yanında kim olursa olsun…
ister bir arkadaş,
ister bir kadın,
ister bir yabancı…

hepsi hedef olacak.

Sen o zaman ne yapacaksın, Ulus?

Savaşacak mısın?
Yoksa saklanacak mısın?

Ben o günleri yaşadım.
Ve bir gerçeği öğrendim:

Geri dönen herkes düşman değildir.
Ama dönen her geçmiş tehlikelidir.

Ulus…
Baban bir gün karşına çıkarsa,
sakın ilk bakışına inanma.

Onun yokluğu bir ölüm değil,
bir seçimdi.
Bir zorunluluk değil…
bir hesaplaşmaydı.

Bu yüzden sana bir uyarı bırakıyorum:

“Karanlıktan gelen herkes elinde silah taşımaz.
Bazıları sırrını taşır.”

O sırrın adı da biziz, Ulus.
Sen, ben… ve babamız.

Bir gün biri sana ondan bahsedecek.
Belki bir kadın üzerinden…
belki bir tehdit üzerinden…
belki bir çiçekle başlayan bir mesaj üzerinden.

Sen o zaman anlayacaksın ki

Geçmiş sandığın yerde değil.
Seni izliyor.

Biliyorum, o gün geldiğinde yalnız hissetmek istemeyeceksin.
Yanında biri olacak…
bir kadın.

Onu koru, Ulus.
Ama ona her şeyi söyleme.
Doğru zaman gelmeden,
kimsenin kaderini değiştirme.

Ben o hatayı yaptım.
Ve bedeli hâlâ ödeniyor.

Sana son bir şey daha bırakıyorum:

Baban dönerse, iki sebebi vardır:
Ya seni korumak…
ya da senden bir şeyi saklamak.

Hangi sebep olursa olsun,
dengeyi bozacak kişi odur.

Ulus…
O gün geldiğinde ne ateşten kaç,
ne de gölgelerden.

Sadece gerçeği seç.

Ve unutma:

Küllerin altındaki beklenmedik kişi
baban da olabilir,
düşmanın da.
Belki ikisi birden.

— Aras Bozdoğan
(2005 — Gerçeğin beşinci sayfası)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

69okunma 22beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…