9. bölüm · MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ

9.MEVSİMLERDEN AŞK

Derya Aslı Karayılan

''BAZI AŞKLAR BAHAR GİBİ DOĞMAZ...
FIRTINA GİBİ GELİR.''
GÜNÜMÜZ – 22 Mart 2019

– Sabahın İlk Işığı

📍 İstanbul – İnci’nin Evi / Saat 09:12

Telefon titreşimiyle gözlerini açtı İnci. Yorganı burnuna kadar çekmiş, gözlerini yarım aralıkla telefona baktı.

“Salvatore Moretti Arıyor…”

İnci bir an afalladı. Saçları darmadağındı, sesinin çatlayacağını bile bile açtı:

— “Efendim Moretti? Bir şey mi oldu?”

Karşıdan hafif kahkahalı bir nefes geldi.

— “Efendim mi? İnci… İtalyan mafyası patronu değilim, sadece kahvaltı etmek istiyorum.”

İnci’nin yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı.

— “Beni bu halde dışarı mı çıkaracaksın?”

— “O halinle görsem bile peşinden gelirim.”

İnci battaniyenin altına saklandı.

— “Bu muydu sabah sabah romantizm?”

— “Hayır… romantizm birazdan başlıyor. Beş dakikaya kapının önündeyim.”

İnci doğruldu.

— “SALVATORE! Beş dakika mı?! Ben daha… saçımı bile…”

Ama Salvatore çoktan kapatmıştı.

İnci telefonu elinde bir süre öylece kaldı. Sonra başını yastığa geri bıraktı.

— “Allah’ım… bu adam normal değil.”

Bir saniye sonra yine doğruldu. Yatağın içinde saçlarını toplarken kendi kendine homurdandı.

— “Beş dakikaya kapının önündeyim diyor bir de… sanki insan değil, baskın timi.”

Yüzünü yıkadı, üzerini hemen değiştirdi montunu aldı, ilk bulduğu çorapları giydi, aynada kendine bir baktı. Göz altları hafif şişti ama yüzünde gizleyemediği bir heyecan vardı. Dudaklarını ısırdı.

— “Tamam İnci… sakin. Bu sadece kahvaltı.”

Sonra kendi kendine cevap verdi:

— “Yalancı.”

📍 – İnci’nin Kapısı / Saat 09:21

Kapı çaldı.

İnci telaşla saçlarını topuz yapmış, üzerine montunu geçirmiş, bir tek çorapları uyumsuz kalmıştı.

Kapıyı açtığında Salvatore kapının önünde elinde küçük bir çiçek buketi, gülümseyerek duruyordu.

— “Bayan uykucu… Milano’nun sabahlarına benziyorsun.”

İnci güldü.

— “Bu ne şimdi? Sabah sabah şiir mi yazıyorsun?”

— “Şiir olsan, seni okurdum anlamlı olurdun.”

İnci istemsizce yüzünü yana çevirdi, utandı.

— “Hadi, kahvaltı nerede?”

— “Sürpriz,” dedi Salvatore. Elini cebine attı, araba anahtarını şık bir hareketle çevirdi.

— “Atla.”

İnci çiçeği eline aldı, kokladı.

— “Bunu da mı her kıza yapıyorsun?”

Salvatore ciddileşti.

— “Hayır.”

İnci gözlerini kaldırdı.

— “Bu cevap çok hızlı geldi.”

— “Çünkü doğru cevaplar düşünülmez.”

İnci kapıyı kilitleyip ona doğru yürüdü.

— “İtalyan erkekleri her zaman bu kadar iddialı mı olur?”

— “Sadece hoşlandıkları kadınların yanında.”

İnci bir şey demedi ama yanakları yine ısındı. Salvatore bunu görüp belli belirsiz sırıttı.

📍 Beşiktaş – Sahil Kenarı Kahvaltı Mekânı / Saat 09:43

Deniz hafif kabarmış, martılar yakında uçuşuyordu. Salvatore, İnci’nin sandalyeyi çekmesine izin vermedi.

— “Ben hallederim.”

İnci kolunu kavuşturdu:

— “Biraz fazla centilmen değil misin?”

— “Sen biraz fazla inatçısın.”

Garson masayı hazırlarken Salvatore İnci’ye baktı. Gözlerini kaçırmadı.

— “Saçlarının böyle dağınık hâli daha güzel.”

İnci kaşlarını kaldırdı.

— “Dalga mı geçiyorsun?”

— “Hayır. Bu hâl… gerçeksin. Doğalsın.”

İnci bir an durdu. Kalbi hafif hızlandı ama çaktırmadı.

Kahvaltı geldiğinde Salvatore tabağından peynir koparıp İnci’nin tabağına koydu.

— “Bu çok güzel, dene.”

— “Ben kendim alırım…”

— “Biliyorum. Ama ben vermek istedim.”

İnci, çatalı tutarken ellerinin hafif titrediğini hissetti.

Masaya kısa bir sessizlik indi. Salvatore kahvesinden bir yudum aldı, sonra gözlerini boğaza çevirdi.

— “İstanbul’un sabahını seviyorum.”

İnci şaşırdı.

— “Sen seviyor musun bu şehri?”

— “Sevmek başka… alışmak başka. Ben ikisinin ortasında bir yerdeyim.”

— “Ben hep burada yaşadım. Bazen boğuluyormuş gibi gelirdi. Sonra denizi görünce geçerdi.”

Salvatore başını ona çevirdi.

— “Demek ki senin ilacın deniz.”

İnci gülümsedi.

— “Senin?”

Salvatore gözlerini hiç ayırmadan cevap verdi.

— “Bugün için mi soruyorsun?”

İnci çatalını tabağa bıraktı.

— “Kendine fazla güveniyorsun.”

— “Hayır. Sadece ne hissettiğimi saklamıyorum.”

İnci konuyu değiştirmek ister gibi çaya uzandı.

— “Beni sabah sabah kaldırmana hâlâ kızgınım.”

— “Yalan.”

— “Nereden biliyorsun?”

— “Çünkü kapıyı açtığında gülüyordun.”

İnci bunu inkâr etmek istedi ama edemedi. Sadece yüzünü yana çevirdi.

Kahvaltı uzadıkça aralarındaki hava da yumuşadı. İnci bazen onun İtalyanca kelimelerine takıldı, bazen Salvatore onun bir anda ciddileşen bakışlarını izledi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir kahvaltıydı. Ama ikisi de bunun sıradan olmadığını biliyordu.

📍 – Sahil Yürüyüşü / 10:58

İkisi yan yana yürüyordu. Rüzgâr hafifti. Salvatore, İnci üşümesin diye montunun cebine uzandı, elini dışarı çıkarüdı.

— “Elini ver.”

İnci şaşırdı.

— “Neden?”

— “Titriyorsun.”

İnci eliyle montunun içine dokundu, gerçekten üşümüştü. Salvatore elini tutmadı sadece— üstünü kapattı, avuç içiyle sıcaklık verdi.

Tonu yumuşadı.

— “Düşündüğün kadar kırılgan değilsin İnci. Ama… çok değerlisin.”

İnci nefesini tuttu. O cümle içini titretmişti.

— “Sen beni ne kadar tanıyorsun ki böyle konuşuyorsun?”

Salvatore bir adım daha yaklaşarak:

— “Seni izlemiyorum… sadece bakıyorum. Aradaki fark büyük.”

İnci gülümsedi.

— “Sen çok tehlikelisin.”

Salvatore başını yana eğdi:

— “Senin yanında mı? Belki. Ama tehlikeli olmak… seni korumak için fena bir şey değil.”

Adımları yavaşladı.

Denize bakan bankta durdular.

Salvatore, İnci’nin yanağına hafifçe değmeden yaklaşan eliyle rüzgârda savrulan bir saç telini geriye itti.

— “Bugün seni görmek istedim… çünkü iyi geliyorsun.”

İnci, utancını gizlemek için denize baktı.

— “Sen de… fena değilsin Moretti.”

Salvatore hafif güldü.

— “Fena değil ha? O zaman çaba göstereyim.”

İnci döndü.

— “Çaba mı?”

Salvatore cebinden küçük bir çikolata çıkardı.

— “İtalyan adamı bir kızdan hoşlanıyorsa önce onu güldürür.”

İnci o anda kahkaha patlattı.

— “Tamam Moretti… işe yaradı.”

Salvatore gözlerini kısmış bir tebessümle başını eğdi:

— “Güldüğün her saniye… ben kazandım.”

Yürümeye devam ettiler. Bir süre sadece ayak sesleri ve dalga sesi vardı.

İnci sessizliği bozdu.

— “Senden korkmam gerektiğini söyleyen çok oldu.”

Salvatore hafifçe başını çevirdi.

— “Peki dinledin mi?”

— “Bilmiyorum. Belki biraz.”

— “Şimdi?”

İnci cevap vermeden önce onu bir süre inceledi.

— “Şimdi… tam tersi daha tehlikeli geliyor.”

Salvatore’nin dudağının kenarı kıvrıldı.

— “Neden?”

— “Çünkü sana alışabilirmişim gibi geliyor.”

Bu kez sustu Salvatore. İnci ilk defa onu gerçekten hazırlıksız yakalamıştı.

‘’Kalp düşünmez .’’

‘’Peki ya akıl?’’

‘’Il cuore vince sempre.’’

(Kalp her zaman kazanır…)

Yazar ‘dan

‘’Hikaye belki başkaları içindi ama onlar içlerinde en Güzeliydi.’’)

📍 Akşam

Arabadan indiklerinde hava buz gibiydi, ama ikisinin arasında dolaşan gerilim sıcaktı.

Salvatore, İnci’yi evine kadar yürüttü. Asansörün yanında durdular.

İnci saçını kulağının arkasına attı. Salvatore ona baktı baktı.

— “Bir şey söyleyeceğim…” dedi Salvatore.

İnci tamamen ona döndü.

— “Söyle.”

Salvatore yutkundu. Eli istemsizce İnci’nin yanağına yaklaştı, sonra geri çekti.

— “Bu kadar yakın olunca… aklım gidiyor.”

İnci hafifçe güldü, yanakları pembeleşti:

— “Ne yönden?”

Salvatore bir adım attı. İkisi arasında iki buçuk adımlık mesafe kaldı.

— “Bu yönden,” dedi ve bir adım daha yaklaştı.

Artık aralarında nefeslik bir boşluk vardı.

İnci’nin sesi titredi:

— “Salvatore…”

Salvatore eğildi. Dudakları İnci’nin dudağına bir saç teli kadar yaklaştı… ama değmedi.

— “İstediğim çok şey var,” dedi fısıldayarak.

— “Ama acele edersem sen kaçarsın… O yüzden kendime hakim oluyorum.”

İnci nefes bile alamadı.

Salvatore geri çekildi, alnını İnci’nin alnına yasladı.

— “İyi geceler, bella.”

Kalbi vurula vurula içeri girdi İnci.

Kapı kapanmadan önce Salvatore’nun sesi duyuldu:

— “Yarın sabah seni kahveyle kaçırmaya geliyorum, hazırlan.”

İnci kapıyı kapattıktan sonra bile birkaç saniye kıpırdayamadı. Elini göğsüne koydu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki sanki göğsünden çıkacak gibiydi.

— “Ben bittim…” diye fısıldadı kendi kendine.

📍 Bir saat sonra – Moda sahilindeki kafe

Hilal, Özgür ve Kübra masada beklerken İnci son hızla geldi.

Hilal:

— Aaa yüzüne bak! Sen kesin bir şey yaşadın!

Özgür:

— Kızım suratın pembe! Bu ne utanma, bu ne heyecan!

Kübra gülerek:

— Anlat şimdi.

— DUYGU ÇÖPLERİ OLMAYALIM, DOLU DOLU ANLAT.

İnci oturdu, elini göğsüne koydu.

— Kızlar… ben bittim، ben aşık oldum.

Hilal:

— Anlat da biz de ölelim.

İnci:

— Eve bıraktı… asansörün orada… böyle… iki buçuk adım kala…

Özgür:

— Öptü mü?!

İnci:

— Hayır!

— Ama sanki öpecekmiş gibi oldu!

— Nefesim kesildi… dizlerim titredi… ayıp olmasa “gel öp” diyecektim!

Masada çığlıklar koptu.

Hilal masaya vurdu:

— Bu adam çok romantik! KÜBRA DUYUYOR MUSUN?!

Kübra gülerek:

— Bu çocuk İnci’yi pamuk şeker eder vallahi.

İnci başını masaya koydu:

— Kızlar… ben bu adama fena vuruldum.

Özgür pat diye konuştu:

— Aferin. Delikanlı bir erkek bulmuşsun, tadını çıkar.

Hilal acımasızca doğruladı:

— Ulus soğuk-volkan, Salvatore sıcak-nevale. Seninki daha tehlikeli bence.

Onlar gülerken…

İnci’nin telefonu titredi.

Ekranda:

Salvatore: “Yarın için eldivenlerini tak. Ellerin üşümesin.”

Kızlar çığlık attı.

Özgür telefonu İnci’nin elinden çekip ekrana baktı.

— “Yarın için eldivenlerini tak…” Yahu bu adam dümdüz romantik roman karakteri.

Hilal kahkaha attı.

— Bence biraz daha tehlikeli. Çünkü bu kadar tatlı olup sonra kalbi söküp alacak tiplerden.

İnci başını kaldırdı.

— Yapmayın kızlar ya…

Kübra yine gülümsedi ama bakışları daha sakindi.

— Ciddiyim. Sana iyi geliyor.

İnci onu süzdü.

— Bunu sen söylüyorsan bir şey vardır. Çünkü sen herkese kolay kolay iyi geldi demezsin.

Kübra omuz silkti.

— Bilmem. Bakışından belli.

Hilal hemen araya girdi.

— Aaa! Bakış demişken, sen Ulus’un bakışlarını bir anlat da dinleyelim.

Kübra kaşlarını çattı.

— Ne bakışı?

Özgür gülerek bardağını kaldırdı.

— Kör değiliz Kübra.

İnci hemen destek verdi.

— Evet vallahi kör değiliz. Adam seni yerinden kaldırmadan önce gözleriyle sarıyor resmen.

Kübra istemsizce sustu. Parmakları bardağın kenarında dolaştı.

Hilal bu değişimi fark etti.

— Hah. Şimdi geldi gerçek mevzu.

Kübra iç çekti.

— Bilmiyorum… Ulus bazen çok yakın geliyor. Bazen de sanki duvar gibi.

Özgür başını salladı.

— Tam da bu yüzden tehlikeli işte.

İnci:

— Salvatore sıcak, Ulus sessiz. Ama ikisi de adamın aklını alır.

Hilal kıkırdadı.

— Mustafa ne oluyor peki?

Kübra bu kez kahkaha attı.

— Mustafa komple bela.

Hepsi aynı anda güldü.

Kısa bir sessizlikten sonra Kübra’nın yüzü yeniden ciddileşti.

— Ama ben yine de korkuyorum.

İnci:

— Neden?

Kübra denize baktı.

— Çünkü böyle anlar çok güzel geliyor… ve ben güzel şeylerin uzun sürmediğine alışığım.

Masadaki neşe bir anlığına yumuşadı. Hilal elini Kübra’nın elinin üstüne koydu.

— Bu sefer aynı olmayabilir.

Kübra cevap vermedi.

──────────────────────────

SALVATORE – ULUS TELEFON GÖRÜŞMESİ

📍 Salvatore arabada – Eve dönerken

Telefon çaldı.

Ekranda: ULUS.

Salvatore gülerek açtı:

— “Ne var lan maviş?”

Ulus’un sesi keskin:

— “Moretti, neredesin?”

— “Az önce melek gibi bir kızı bıraktım. Sen napıyorsun?”

Ulus:

— “Benim işlerim var. Hançer kafamı sikti yine.”

Salvatore güldü:

— “Oğlum senin hayatın dram, benimki romantik. Nasıl bir dengeden bahsediyorsun?”

Ulus tısladı:

— “Bir romantiklik daha yaparsan var ya, seni boğarım.”

Salvatore daha çok güldü:

— “Kıskanma mavişciğim İnci senin tipin değil, rahat ol.”

Ulus:

— “Benim öyle derdim yok.

Ben seni aradım çünkü uğraşacağımız, bir iş var.”

Salvatore ciddileşti.

— “Kim? Kömür mü?”

Ulus:

— “Evet. Hemen Geliyorsun.”

Salvatore direksiyona vurdu.

— “Madonna mia… Tam flörte başlamıştım!

Neyse… tamam geliyorum.”

Telefon kapanmadan önce Ulus duymuş gibi:

— “Kız işi bitince beni ara. Kafana sıkayım.”

Salvatore telefonu kapattıktan sonra kendi kendine güldü.

— “Aşık olan herkes ilk önce başkasına söver zaten.”

Sonra yüzü yavaş yavaş ciddileşti. Dikiz aynasında kendi gözlerine baktı.

— “Kömür…”

O ne kadar gülerse gülsün, o isim havayı değiştiriyordu.

──────────────────────────

📍 Boş depo – gece 00.14

Ulus geldiğinde Hançer köşede konuşuyordu. Bir süre sonra ağır adımlarla Salvatore de içeri girdi.

Ardından Ulus birine mesaj attı:

— “Neredesin lan? Çabuk gel.”

Beş dakika sonra kapı açıldı.

MUSTAFA girdi. Serseri, rahat, esprili.

— “Yine hangi bokun içine düşüyoruz?” dedi salona girerken.

Salvatore el kaldırdı:

— “Bu sefer inci yok. O yüzden gelmen güvenli.”

Mustafa güldü.

— “Benim tipim daha karanlık. Hilal mesela.”

Ulus onları susturdu:

— “Kömür hareketleniyor. Bizim de hareketlenmemiz lazım.”

Üçü aynı anda ciddileşti.

Salvatore:

— “Tamam… flört bitti. Şimdi iş zamanı.”

Mustafa:

— “Biri bana ne yapacağımızı söylesin de ona göre küfür edeyim.”

Ulus gülümsedi ama tebessüm karanlıktı:

— “İlk hamleyi biz yapacağız.”

Hançer masaya yaklaşarak birkaç kâğıt bıraktı.

— “Kömür’ün liman bağlantısı hâlâ aktif. Yarın gece yük var.”

Ulus dosyalara baktı.

— “Silah mı?”

— “Hayır. Evrak.”

Mustafa kaşlarını kaldırdı.

— “Evrak için bu kadar hareketlenmesi normal değil.”

Salvatore kollarını bağladı.

— “Demek ki o evraklarda birilerinin canını yakacak şey var.”

Ulus gözlerini kısarak dosyaya baktı.

— “Yarın gece o evrak bize gelecek.”

Mustafa sandalyesine yayıldı.

— “Peki biri ölürse?”

Ulus hiç düşünmeden cevap verdi.

— “Gerekirse ölür.”

Salvatore başını yana eğdi.

— “Senin bu rahatlığın var ya… bazen bende ürperti yapıyor.”

Mustafa güldü.

— “Yalan söyleme, hoşuna gidiyor.”

Salvatore alayla:

— “Benim hoşuma giden şey başka.”

Ulus ters baktı.

— “ Moretti… bir daha kız muhabbeti açarsan seni limana bağlarım.”

Mustafa kahkahayı bastı.

— “Ula siz de iyice zıvanadan çıktınız.”

Bir an sonra hava yeniden ağırlaştı. Çünkü hepsi biliyordu; eğlence bir yere kadardı. Gece sonunda yine Kömür vardı.

Sahne burada karardı. Gecenin ortasında üç adam, yaklaşan savaşa hazırlanırken…

Sadece bir gerçek vardı:

Kömür, yanlış insanlara bulaşmıştı.

──────────────────────────

📍 Akşam 19.45 — Ulus’un odasında

Masada üç kişi vardı. Ulus — Salvatore — Mustafa.

Belgeler, krokiler, bir saat ve kırmızı işaretli bir nokta masanın üzerindeydi.

Ulus:

— “Kömür’ün adamı yarın akşam limanda olacak. Adamı tek başına yakalayacağız. Konuşmadan öldürmek yok.”

Salvatore:

— “Ben konuştuğuna bile inanmıyorum. Bana bırakın, İtalyanlardan kaçış yoktur bella…”

Mustafa:

— “Sus lan iki dakika, ciddi bir şey konuşuyoruz.”

Ulus haritayı işaret etti:

— “Plan net. Üçümüz gireceğiz, üçümüz çıkacağız.”

Tam o sırada Ulus’un telefonu çaldı.

Ekranda: KÜBRA.

Ulus önce sertti…

Sonra sesi istemeden yumuşadı.

— “Alo?”

Kübra’nın sesi telaşlıydı:

— “Ulus… şalımı sende unutmuşum. İnci de yanımda. Gelir misiniz?”

Salvatore hemen Mustafa’ya baktı, sırıtıp fısıldadı:

— “Gidiyoruz belli ki.”

Ulus kısa bir “Tamam, geliyoruz,” dedi. Telefonu kapatır kapatmaz Mustafa’ya döndü:

— “Planı sabah devam ettiririz. Hadi.”

Salvatore omzunu silkti.

— “Ben zaten hazırlanmıştım. Kızlar bekler.”

Üçü arabaya binip kızların olduğu mekâna doğru çıktılar.

Arabada kısa bir sessizlik oldu. Sonra Mustafa dikiz aynasından Ulus’a baktı.

— “Senin sesin değişti.”

Ulus kaşlarını çattı.

— “Ne değişti?”

— “Normalde telefonda milleti azarlar kapatırsın. Kıza ‘tamam, geliyoruz’ dedin.”

Salvatore sırıttı.

— “Ben size ne diyorum?”

Ulus biraz daha sert baktı.

— “İkiniz de susun.”

Mustafa yine de susmadı.

— “Kıza şal götürüyoz diye üç adam kalktık gidiyoz. Bu kadar önem veriyosan söyle, düğün davetiyesi bastıralım.”

Salvatore kıs kıs güldü.

Ulus’un yüzü sertti ama kulakları kızarmıştı.

──────────────────────────

Kübra paltosunu düzeltirken İnci omzundan dürttü:

— “Bak şimdi bir havayla gelirler kesin…”

Kapı açıldı.

Ulus, siyah paltosu ve buz mavi bakışıyla içeri girdi. Arkasında Salvatore’nin sırıtan yüzü… sonunda Mustafa’nın rahat umursamaz tavrı.

İnci:

— “Ben demiştim.”

Kübra ayağa kalktı. Ulus şala uzanırken bir an eline dokundu. Kısacık, elektrik gibi bir temas.

Ulus:

— “Üşütme.”

Kübra’nın kalbi hop etti ama belli etmedi.

Salvatore hemen İnci’nin yanına çöktü:

— “Beni özledin mi bella?”

İnci:

— “Sen gelmezsen huzur bulamıyorum zaten.”

Mustafa menüyü açtı:

— “Ben açım. Yemeğe geçelim.”

Beşli oturdu.

Her şey sakin görünüyordu…

Ta ki yan masadaki dört adam konuşana kadar.

Adamların biri sırıtarak:

— “Kırmızı rujlu güzelim… bize bir gülümser misin?”

İnci’nin yüzü düştü. Kübra omuzlarını gerdi.

Ulus bardaktaki buzları kırdı. Salvatore iyice gerildi. Mustafa çeneyi sıktı.

Yine adam konuştu:

— “Minyon olan da çok tatlıymış ha!”

Ulus sandalyesini geri itti. Sesi tehlikeli sessizlikteydi:

— “Tekrar edersen… seni masaya gömerim.”

Salvatore İtalyanca bir küfür savurdu.

“Bastardo (p.ç)

— “Biraz daha kızlara bakarsan gözlükle bile göremezsin bundan sonra.”

Mustafa ise sakin gibi görünen ama ölümcül bir tonda:

— “Biz kibar olmak istiyoruz. Siz zorlaştırıyorsunuz.”

Adamlar korkup geri çekildi.

Kübra fısıldadı:

— “Sakin olacaktınız?”

Ulus gözünü kaçırmadan:

— “Sizi rahatsız etmelerine izin vermem. Nokta.”

Salvatore hemen İnci’nin saçını düzeltti:

— “Senin yanına yaklaşmak bile yasak bella.”

Mustafa garsonu çağırdı:

— “Usta, bize üç çay…”

Kısa bir mola (bize bir çay veresen)

Tam cıvımayalım siz okumaya devam edin..

Kısa süre sonra masa yeniden sakinleşti ama kimsenin içi tam olarak sakin değildi. Kübra fark etmişti; Ulus’un gözü ara ara kapıya kayıyordu. Salvatore ise ne kadar gülse de omzunun üstünden çevreyi kontrol ediyordu.

İnci bunu fark edip kısık sesle sordu.

— “Sürekli tetikte misiniz siz?”

Salvatore ona dönüp gülümsedi.

— “Bazen.”

— “Şu an?”

— “Şu an senin yanındayım. O yüzden daha çok.”

İnci gözlerini kaçırdı.

Kübra da Ulus’a baktı.

— “Sen de mi aynı şey?”

Ulus bir an sustu.

— “Ben daha kötüsüyüm.”

Kübra gülümsemek istedi ama yapamadı. Çünkü onun bunu şaka olsun diye söylemediğini anlamıştı.

Beşli boğaz boyunca yürüdü. Soğuk rüzgâr vardı ama hava güzeldi.

Salvatore önden yürüyüp İnci’yi güldürüyordu. Mustafa telefon ışığıyla yol açıyordu. Ulus, Kübra’nın omzuna paltosunun ucunu attı.

Kübra:

— “Üşümüyorum.”

Ulus:

— “Ben üşüyorsun diye düşündüm. O yeter.”

Kübra kalbinin sesiyle yürüdü.

Bir süre sonra herkes arabaların orada durdu.

Salvatore:

— “Yarın plan var. Erken kalkıyoruz.”

Mustafa:

— “Aynen. Tuzak işi yarım kaldı.”

Ulus gözlerini Kübra’ya dikti:

— “Sen eve girince haber ver. Merak ettirme.”

Kübra:

— “Peki…”

Arabalar birbirlerinden ayrılarak uzaklaştı.

O gece hepsi ayrı yerlere gitti ama

bir sonraki gece…

Kömür’ün tuzağa düşeceği geceydi.

23:52

Kübra ve İnci apartmanın giriş kapısının önünde duruyordu. Hava soğuktu ama içlerinden biri bile üşümüyor gibiydi. Çünkü yanlarında onlar vardı.

Ulus, Kübra’nın yanında…

Salvatore, İnci’nin hemen dibinde…

Arkalarda Mustafa arabaya yaslanmış, elleri cebinde onları izliyordu.

🌙 Ulus & Kübra — Sessiz, Gerilimli, Yakındı.

Ulus Kübra’nın şalını omuzlarından yavaşça düzeltti. Dokunuşu çok hafifti ama Kübra’nın kalbine kocaman bir ateş gibi değdi.

Ulus (kısık bir sesle):

— “Bu gece… güzel geçti.”

Kübra:

— “Evet… biraz karışık ama güzeldi.”

Bir adım yaklaştı. Aralarında sadece soğuk bir nefeslik mesafe kaldı.

Ulus:

— “Sen karışık her şeyin güzel tarafısın zaten.”

Kübra’nın gözleri büyüdü. Nefesi hızlandı. Ulus bunu fark etti ve eliyle Kübra’nın saçının bir tutamını kulağının arkasına itti.

Parmaklarının sıcaklığı Kübra’nın boynunda gezindi.

Ulus:

— “İçeri girince mesaj at…

…beni merakta bırakma.”

Kübra bakışlarını kaçırdı ama yüzündeki gülümseme çoktan teslim bayrağını çekmişti.

O an tam konuşacakken, İnci’nin kahkahası duyuldu.

🌙 İnci & Salvatore — Deli Tatlı Bir Romantik

Salvatore, İnci’nin yanındaki saçlarını tutup hafifçe çekti.

İnci:

— “Ayy! Ne yapıyorsun?!”

Salvatore gülerek:

— “Dikkat çekmeye çalışıyorum bella…

Yoksa Ulus’un romantizmine gömülüp beni unutacaksın.”

İnci:

— “Sen öyle san. Bugün beş kere beni utandıran sensin!”

Salvatore elini İnci’nin yanağına koydu, parmaklarını hafifçe gezdirdi.

Salvatore:

— “Yarın yine utanacaksın.

Hazır ol.”

İnci’nin yüzü kıpkırmızı oldu.

KIZLAR BINAYA GİRERKEN

Kübra ve İnci kapının önüne geldiler.

Kübra dönüp Ulus’a baktı. İnci de Salvatore’ye.

Kübra:

— “İyi geceler.”

Ulus:

— “Gecen… güzel olsun.”

Salvatore:

— “İnci… beni rüyanda görürsen haber ver.”

İnci kahkaha attı, sonra kızlar kapıdan içeri girdiler.

Kapı kapanırken ikisi de aynı anda arkaya baktı.

Ulus ve Salvatore hâlâ oradaydı.

Kübra’nın bakışı Ulus’a takıldı.

İnci’nin bakışı Salvatore’ye…

Kızlar asansöre biner binmez Ulus geri geri yürüdü. Yanında Salvatore vardı.

Birbirlerine omuz vuracak kadar yakın şekilde durdular.

Salvatore:

— “Ne o… kıskandın mı biraz?”

Ulus kaşlarını çattı:

— “Sen bana değil, kendine bak.”

Salvatore:

— “Ben bakıyorum da… sen o gözlerle kime bakıyordun?

Düşman görmüş gibi bakıyorsun kıza.”

Ulus bakışlarını yana çevirdi:

— “Ben o kıza… düşman gibi bakmıyorum.”

Salvatore alayla:

— “E tabii…

Düşmana böyle bakmıyorsun,

aşık olduğun kıza bakıyorsun.”

Ulus bir an durdu. Çenesindeki kaslar sıkıldı.

Ulus:

— “Kes lan.”

Salvatore sırıttı:

— “Yakında bana teşekkür edeceksin.

Benim yüzümden ilerliyorsunuz lan.”

O sırada Mustafa arabadan seslendi:

Mustafa:

— “Biriniz diğerini dövmeden binin arabaya!

Çocuk gibi kavga ediyorsunuz!”

Ulus ve Salvatore birbirlerine son kez dik dik baktılar…

Ama kapı kapanırken Kübra’nın gözlerinin parladığını hatırlayan Ulus’un yüzündeki sertlik bir anda yumuşadı.

Salvatore bunu fark etti. Elini Ulus’un omzuna attı.

Salvatore:

— “Evet kardeşim…

Sen bittin.”

- Ulan şimdi seni ...

(Salvatore çoktan tüymüştü.)

Asansör kapısı kapanır kapanmaz İnci kendini duvara yasladı.

İnci (nefes nefese)

— “Ayyy… kalbim çıkacak! Gördün mü bana nasıl baktı?!”

Kübra gözlerini kaçırdı, gülümsedi.

Kübra:

— “Ben mi? gördüm Salvatore gözünü senden ayırmadı resmen.”

İnci kıkırdadı, saçını savurdu.

İnci:

— “Ya evet… fark ettim. Beni yiyecek sandım bir ara.”

Kübra:

— “Sen zaten onu gözlerinle yedin, üstüme gelme.”

İnci anında atladı:

— “Sen Ulus’a bakarken ağzını kapatsaydın bari, içeri soğuk giriyordu!”

Kübra’nın gözleri büyüdü.

Kübra:

— “Ne?! Ben öyle bir şey yapmadım!”

İnci:

— “Yapmadın mı?

‘Ulus… şalım uçtu… nefesim kesildi … ay saçımı kulağımın arkasına itti…’

diye içinden şiir falan okuyordun!”

Kübra yüzünü kapattı.

Kübra:

— “Tamam sus! Utandırma beni!”

İnci dudaklarını ısırdı, yaramaz bir gülüşle:

— “Ama çok yakışıyorsunuz… bak ciddi söylüyorum.”

Kübra bir an sustu. Gözleri yere kaydı.

Kübra (kısık sesle):

— “…Bilmiyorum.

…Bir his var.

…Ama korkuyorum da.”

İnci yumuşadı, omzunu Kübra’ya yasladı.

İnci:

— “Korkman normal…

Ama o adam sana başka bakıyor Kübra.

Öyle bir bakış… her kızın hayatında bir kere olur.”

Kübra dudaklarını ısırdı, gözleri dolu dolu oldu.

Kübra:

— “Ya o bakış… biterse?”

Asansör “ding” diye durdu. Kapı açıldı.

İnci kolundan tuttu.

İnci:

— “Bitmeyecek.

O adam, seni gördüğünde nefes almayı unutuyor resmen.

Böyle bakış bitemez.”

Kızlar koridora doğru yürürken İnci arkasına dönüp fısıldadı:

— “Hem… o Ulus var ya…

Sırf sen yukarı çıkıyorsun diye hâlâ aşağıda bekliyordur.”

Kübra istemsizce durdu. Derin bir nefes aldı.

Kübra:

— “…Biliyorum.”

Ve kızlar sessiz koridorda ilerleyip kapılarına doğru yürürken, aşağıda iki adam hâlâ birbirlerine omuz vurarak arabaya biniyordu.

-1 hafta sonra-

📍 İstanbul – Üniversite Kütüphanesi / Saat 16:40

Kütüphane her zamanki gibi sessizdi.

Ama o sessizlik, huzur veren bir sessizlik değildi.

İnsanı içine çeken, düşündüren, bazen de boğan bir sessizlikti.

Özgür, arka masalardan birinde oturuyordu.

Önünde açık bir kitap vardı ama gözleri satırlarda değildi.

Kalemi parmaklarının arasında döndürüyordu.

Aklı yine evdeydi.

Teyzesinin yorgun bakışları…

Ve en çok da… eniştesinin o rahatsız edici gözleri.

Boğazı düğümlendi.

“Bugün geç gitmeliyim…” diye geçirdi içinden.

“Ne kadar geç… o kadar iyi.”

Kitaba tekrar baktı.

Hiçbir şey okumuyordu.

Tam o sırada karşısındaki sandalyenin çekildiğini fark etti.

Bir ses…

— “Boş mu?”

Özgür başını kaldırdı.

Ve o an…

İlk defa gördü onu.

Furkan.

Siyah giyinmişti.

Saçları dağınıktı ama özensiz değildi.

Gözleri…

En tehlikelisi oydu.

Çok sakindi.

Fazla sakin.

Özgür bir an cevap veremedi.

— “Boş…” dedi en sonunda, sesi beklediğinden daha kısık çıktı.

Furkan oturdu.

Hiç acele etmedi.

Kitabını açtı.

Ama okumuyordu.

Özgür bunu hissediyordu.

Onu izliyordu.

Ama direkt bakmıyordu.

Bu daha kötüydü.

Birkaç dakika sessizlik geçti.

Sonra Furkan konuştu:

— “Aynı sayfada on dakikadır duruyorsun.”

Özgür irkildi.

— “Ne?”

— “Okumuyorsun.” dedi sakince.

— “Sadece bakıyorsun.”

Özgür hemen kitabı kapattı.

— “Sizi ilgilendirmez.”

Furkan hafifçe gülümsedi.

— “Haklısın. Ama merak ettim.”

Sessizlik.

Özgür rahatsız oldu.

Ama kalkmadı.

Garip bir şey vardı.

Gitmek istemiyordu.

Furkan kitabını kapattı.

— “Kaçıyorsun.”

Özgür kaşlarını çattı.

— “Ne saçmalıyorsun?”

Furkan gözlerini ilk kez direkt ona dikti.

— “Evden.”

O cümle…

Direkt içine saplandı.

Özgür’un yüzü dondu.

— “Tanımadığın biri hakkında böyle konuşamazsın.”

Furkan başını yana eğdi.

— “Tanımıyorum… doğru.”

Durdu.

— “Ama tanıyabilirim.”

Sessizlik uzadı.

Özgür ilk kez onun gözlerine uzun uzun baktı.

Ve o an fark etti.

Bu adam normal değildi.

Ama…

Tehlikeli olan şey bu değildi.

Tehlikeli olan şey,

onun kendisini bu kadar rahat çözebilmesiydi.

— “Adın ne?” diye sordu Furkan.

Özgür birkaç saniye sustu.

— “Özgür.”

Furkan başını salladı.

— “Güzel isim.”

— “Senin?”

— “Furkan.”

Bir süre daha konuşmadılar.

Sonra Özgür dayanamayıp sordu:

— “Nereden anladın?”

Furkan cevap vermedi.

Sandalyeye biraz daha yaslandı.

— “İnsanlar ya bir yere gider… ya bir şeyden kaçar.”

Gözleri hâlâ Özgür’ün üzerindeydi.

— “Sen kaçıyorsun.”

Özgür’un kalbi hızlandı.

İlk defa biri bunu bu kadar net söylemişti.

— “Herkesin bir derdi vardır.” dedi savunur gibi.

Furkan başını salladı.

— “Evet.”

Durdu.

— “Ama herkes bunu saklayamaz.”

Bu sefer Özgür sustu.

Furkan ayağa kalktı.

— “Yarın da buradayım.”

Çantasını aldı.

— “Gelirsen… konuşuruz.”

Ve gitti.

Özgür arkasından bakakaldı.

İçinde tuhaf bir his vardı.

Korku mu?

Yoksa…

Rahatlama mı?

Bilmiyordu.

Ama ilk defa biri onu anlamış gibi hissetmişti.

Ve bu…

bağımlılık yapacak türdendi.

📍 Ertesi Gün – Aynı Kütüphane / Saat 17:12

Özgür geldi.

Gelmemesi gerekiyordu.

Ama gelmişti.

Furkan zaten oradaydı.

Sanki geleceğini biliyormuş gibi.

— “Geldin.”

Özgür omuz silkti.

— “Tesadüf.”

Furkan gülümsedi.

— “Hayır.”

Sessizlik.

Sonra bu sefer Özgür konuştu:

— “Sen ne yapıyorsun burada?”

Furkan kitap rafına baktı.

— “İnsanları inceliyorum.”

— “Kitap için değil mi burası?”

— “En iyi kitaplar… insanlardır.”

Özgür hafifçe güldü.

— “Klişe.”

Furkan başını salladı.

— “Ama doğru.”

Durdu.

— “Sen mesela…”

Bir adım yaklaştı.

— “Okunması zor bir kitapsın.”

Özgür’un nefesi değişti.

— “Ben kitap değilim.”

— “Henüz.”

Bu sefer Özgür kaçmadı.

— “Ne demek o?”

Furkan gözlerini kısmadan cevap verdi:

— “İstersen seni çözerim.”

Ve o an…

Özgür’un içinde bir şey kırıldı.

Çünkü bu teklif…

sadece merak değildi.

Bir davetti.

Tehlikeli bir davet.

📍 Aynı Gün – Akşam / Özgür’ün Evi

Kapı açıldı.

Ev karanlıktı.

Sessizlik vardı.

Özgür içeri girdi.

Ayakkabılarını çıkardı.

Tam o anda içeriden bir ses:

— “Geç geldin.”

Eniştesi.

Özgür’un yüzü dondu.

— “Kütüphanedeydim.”

Adam yaklaştı.

Çok yaklaştı.

— “Ben de seni bekliyordum.”

Özgür geri çekildi.

— “Yorgunum.”

Adam elini duvara dayadı.

Kaçışını kapattı.

— “Biraz sohbet etsek?”

Özgür’un kalbi deli gibi atıyordu.

Ama bu sefer…

Kaçmadı.

Gözlerini kapadı.

Ve bir şeyi hatırladı:

Furkan’ın bakışlarını.

Sözlerini.

“Kaçıyorsun.”

Gözlerini açtı.

İlk defa dik baktı.

— “Çekil.”

Adam şaşırdı.

— “Ne dedin?”

— “Çekil dedim.”

Bu yeni bir Özgür’dü.

Ve bu değişimin sebebi…

Furkan’dı.

📍 Gece – Furkan

Furkan arabada oturuyordu.

Telefonunda bir isim vardı:

Özgür.

Gözleri karanlıktı.

Fısıldadı:

— “İlk kapı açıldı…”

Sonra gülümsedi.

— “Şimdi… içeri gireceğiz.”

Ama bu bir ilişki değildi.

Bu…

bir sızma operasyonuydu.

Ve Özgür…

farkında olmadan

kaleyi içeriden açacak kişiydi.

Kübra’nın o gece nöbeti vardı. Acil yoğundu. Ulus bunu bildiği için hastanenin kantininde oturuyor, saatlerdir onu bekliyordu. Gözleri sürekli kapıya kayıyor, her açılışta başını kaldırıyordu ama gelen giden Kübra değildi. Masadaki kahve çoktan soğumuştu. Ulus’un sabrı ise tükenmek üzereydi.

Hastanenin floresan ışıkları altında zaman daha yavaş akıyordu. Her sedye sesi, her koşuşturma, her bağırış… Ulus’un içindeki huzursuzluğu daha da büyüyordu. Elini çenesine götürdü, sertçe sıvazladı. Mavi gözleri kararmıştı.

— “Bu kadar uzatmazdı…” diye mırıldandı.

Ama içten içe biliyordu.

Bu gece sadece nöbet değildi.

Bir şeyler ters gidiyordu.

Kapı bir kez daha açıldı. Bu sefer beyaz önlüğüyle Kübra göründü. Saçları dağılmış, yüzü yorgundu ama ayaktaydı. Ulus onu gördüğü anda doğruldu. Gözleri bir anda yumuşadı.

Kübra onu fark edince kısa bir an durdu.

— “Sen hâlâ burada mısın?” dedi şaşkınlıkla.

Ulus omuz silkti.

— “Gideyim mi istiyordun?”

Kübra iç çekti. Yanına geldi.

— “Ulus… saatlerdir mi buradasın?”

— “Evet.”

— “Neden?”

Ulus gözlerini ondan kaçırmadı.

— “Çünkü sen buradasın.”

Kübra’nın bakışları bir an yumuşadı ama hemen toparlandı.

— “Beni beklemek zorunda değilsin.”

Ulus hafifçe eğildi, sesi alçaldı.

— “Zorunda değilim… istiyorum.”

Aralarında bir anlık sessizlik oldu.

Hastanenin kalabalığı onların etrafında akmaya devam ederken, ikisi sanki o anın içinde donup kalmıştı.

Kübra başını yana çevirdi.

— “Çok yoruldum…”

Ulus bir adım yaklaştı.

— “Biliyorum.”

Elini uzattı ama dokunmadı.

— “İstersen bırak her şeyi, çıkalım.”

Kübra başını salladı.

— “Bırakamam.”

Ulus’un çenesi gerildi.

— “Bırakamıyorsun… ama kendini de bu kadar zorlamak zorunda değilsin.”

Kübra bu sefer gözlerinin içine baktı.

— “Senin dünyan zor, benimki de.”

Ulus hafifçe gülümsedi.

— “Ama benim dünyamda seni koruyacak biri var.”

Kübra’nın kalbi bir an duraksadı.

— “Benim dünyamda da… kendimi korumayı öğrenmem lazım.”

Ulus bu sefer geri çekildi.

Başını salladı.

— “İnatçısın.”

Kübra küçük bir gülümsemeyle:

— “Senden öğrendim.”

Bu sefer Ulus gerçekten güldü.

Kısa… ama gerçek bir gülüş.

— “Çıkınca haber ver,” dedi sonra ciddileşerek.

— “Merak etme.”

Ulus arkasını döndü. Giderken son kez baktı.

Ve içinden tek bir cümle geçti:

“Bu kız ya beni kurtaracak… ya da bitirecek.”

Aynı saatlerde…

Hilal evde yalnızdı.

Kübra ona nöbette olduğunu söylemişti. Ev sessizdi. Televizyon açıktı ama aslında hiçbir şey izlemiyordu. Düşünüyordu.

Kapı çaldı.

Hilal kaşlarını çattı.

Bu saatte kim?

Kapıyı açtı.

Karşısında Mustafa.

Bir an durdu.

— “Aa… hoş geldin. Hayırdır?”

Mustafa hafifçe sırıtıp omuz silkti.

— “Kuşlar haber saldı.”

Hilal çarpık bir gülümsemeyle göz devirdi.

— “Eminim öyledir.”

Mustafa cevap vermeden içeri süzüldü.

— “Kapıda mı durayım diyisın, hava soğuk.”

Hilal kapıyı kapattı.

— “Sen zaten davetsiz gelmeye alışkınsın.”

Mustafa ayakkabılarını çıkarırken gülümsedi.

— “He… ama en sevdiğim kapı burası.”

Hilal istemsizce gülümsedi ama belli etmedi.

— “Ne istiyorsun?”

Mustafa salona geçti, koltuğa kendini bıraktı.

— “Seni.”

Hilal kaşlarını kaldırdı.

— “Komik.”

Mustafa bu sefer ciddileşti.

— “Şaka yapmayim.”

Bir an sessizlik oldu.

Hilal mutfağa yöneldi.

— “Çay koyayım.”

Mustafa arkasından seslendi.

— “Çay değil… biraz huzur ver baa.”

Hilal durdu.

Ama arkasını dönmedi.

— “Bugün çok şey oldu.”

Mustafa başını geriye yasladı.

— “O yüzden geldum zaten.”

Hilal çayı getirdi. Masaya koydu.

Mustafa fincanı aldı.

— “Gel, otur.”

Hilal karşısına oturdu.

Mustafa ona baktı.

Uzun uzun.

— “Ula…” dedi kısık sesle.

— “Ne?”

— “Özledum seni.”

Hilal bakışlarını kaçırdı.

— “Daha sabah beraberdik.”

— “O başkadur… bu başka.”

Hilal bu sefer hafifçe gülümsedi.

— “Ne farkı var?”

Mustafa öne eğildi.

— “Orda kalabalıktı… burda sen varsun.”

Sessizlik.

Hilal’in yüzü yumuşadı.

Mustafa ayağa kalktı.

— “Film açalım mı?”

Hilal şaşırdı.

— “Sen film izler miydin?”

— “Sen izliyisun ondan izleyim.”

Hilal televizyonu açtı. Işıkları kapattı.

Oda karardı.

Sadece ekranın ışığı vardı.

Mustafa yanına oturdu.

Biraz fazla yakın.

Hilal fark etti ama çekilmedi.

Film başladı.

Ama ikisi de filmi izlemiyordu.

Mustafa yavaşça yaklaştı.

— “Üşüyisun ?”

Hilal başını salladı.

— “Yok.”

Mustafa elini omzuna attı.

— “Şimdi?”

Hilal nefesini tuttu.

— “Biraz…”

Mustafa onu kendine çekti.

— “Şimdi daha iyi.”

Hilal başını omzuna yasladı.

Sessizlik.

Bu sefer huzurlu bir sessizlikti.

Mustafa fısıldadı:

— “Ula… dünya yıkulsa bile…”

Durdu.

— “Ben seni bırakmayim kızım.”

Hilal gözlerini kapattı.

— “Biliyorum.”

Ekrandaki ışık yüzlerine vuruyordu.

Dışarıda gece ilerliyordu.

Ama o evin içinde…

ilk kez gerçekten sakin bir an vardı.

Ve ikisi de biliyordu:

Bu huzur…

fırtına öncesi sessizlikti.

Oda karanlıktı.

Sadece televizyondan gelen soluk ışık, yüzlerine vuruyordu.

Hilal hâlâ Mustafa’nın omzuna yaslıydı.

Nefesi yavaşlamıştı ama kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Mustafa kıpırdamadı.

Sanki o anı bozarsa her şey dağılacakmış gibi sessizdi.

Bir süre sonra başını hafifçe yana eğdi.

Hilal’in saçlarına dokundu.

— “Hilal…” dedi kısık bir sesle.

Hilal başını kaldırmadan:

— “Hı?”

Mustafa yutkundu.

Bu sefer sesi daha derindi.

— “Ben böyle olacağını bilmiyordum.”

Hilal kaşlarını hafifçe çattı.

— “Nasıl?”

Mustafa hafif güldü ama gözleri ciddiydi.

— “Bu kadar… sana alışacağımı.”

Hilal başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Aralarında bir şey değişti.

Bu artık şaka değildi.

Oyun değildi.

Gerçekti.

Hilal fısıldadı:

— “Mustafa…”

Mustafa bir an bekledi.

Sonra elini Hilal’in yanağına koydu.

Bu sefer çekmedi.

Yavaşça yaklaştı.

Aralarındaki mesafe yok oldu.

Dudakları birbirine değdi.

Önce temkinliydi.

Sanki ikisi de hâlâ emin olmak ister gibiydi.

Sonra…

o temkin kayboldu.

Mustafa’nın eli Hilal’in beline indi.

Onu kendine çekti.

Hilal’in parmakları Mustafa’nın omzuna tutundu.

Geri çekilmedi.

Aksine…

yaklaştı.

Nefesler birbirine karıştı.

Zaman yavaşladı.

Mustafa fısıldadı dudaklarının arasında:

— “Ula… aklım gidiy…”

Hilal hafifçe gülümsedi.

Ama bu sefer o da bıraktı kendini.

Mustafa bir anda karar verdi.

Yavaşça ama kararlı bir şekilde Hilal’i kucağına aldı.

Hilal şaşırdı.

— “Mustafa…!”

Mustafa gülümseyerek:

— “Sus… konuşma.”

Adımlarını yavaş attı.

Ama niyeti belliydi.

Odaya doğru ilerledi.

Kapıya geldiklerinde Hilal’in bakışı bir an onun yüzünde takıldı.

Artık kaçmak yoktu.

Artık geri dönüş yoktu.

Mustafa kapıyı ayağıyla kapattı.

Ve o an…

dışarıda dünya dönmeye devam ederken,

içeride iki kalp aynı ritimde atmaya başladı.

Gece…

onların üzerine sessizce örtüldü.

─────────────────────────

ARAS (2006)

“Baharın Ardından Gelecek Fırtına”

(9. Bölüm: Mevsimlerden Aşk için özel)

Kardeşim,

Her savaşçının hayatında bir an vardır…

Kılıcını indirdiği, kalbini dinlediği, nefes aldığı…

Sen bugün o ana dokunmuşsun.

Ben buradan bile hissediyorum.

Bir kadın var yanında.

Sana bakınca yüzündeki o sertliğin yumuşayışından,

betona çarpan mavi gözlerinin suya dönüşünden anlıyorum.

Kübra.

Senin en büyük zayıflığın sandığın,

aslında en büyük gücün olacak kadın.

Ama iyi bil:

Bir adamın hayatına bahar giriyorsa…

kış çok yakındadır Ulus.

Bugün seni güldüren, kalbini ısıtan o küçük anlar…

yarın seni savunmasız bırakabilir.

Çünkü düşmanın basit anları seçmez;

en mutlu anında vurur.

Ben senin ne kadar derine düştüğünü görüyorum.

İnkar etmeye kalkarsın ama göz bebeklerin seni ele veriyor.

Kardeşim…

Aşık olmanın günahı yok.

Ama aşık olmanın bedeli vardır.

Ve senin düşmanın…

o bedeli senden değil, sevdiğinden almak isteyecek kadar acımasız.

Bugün kalbin bahardaysa,

yarın aklın kışa hazırlanmalı.

Çünkü ben şu gerçeği senden önce gördüm:

Karanlık, senin değil…

senin yanındakilerin peşinde.

Bu yüzden,

o kızı sakın yalnız bırakma.

Savaş kapıyı çaldığında,

kalbi en hızlı çarpan sensin ama…

hedef her zaman en masum olandır.

Kalbinin sesine güven ama…

kılıcını elinden bırakma kardeşim.

Gelecek günlerde

aşk, senin en büyük gücün de olabilir…

en büyük açığın da.

O seçimi sen yapacaksın.

Ve unutma:

Bazı kadınlar bahar gibidir.

Bahar gelir ve gider…

Ama bazıları vardır…

adamın tüm mevsimlerini değiştirir.

Kübra… o kadın işte.

— Aras

“Baharın gelişi mutluluk değil… bir uyarıdır. Ardından mutlaka bir fırtına gelir.”

✍️ YAZARDAN KESİT —

Sevgili okurlarım,

“Mevsimlerden Aşk” bölümünde tonun bir anda yumuşadığını fark etmiş olabilirsiniz. Karanlık, cinayet, kaçırılma, geçmiş hesaplar, Kömür’ün gölgesi derken… bir anda Salvatore–İnci sabah romantizmi, Ulus–Kübra arası sessiz bir yakınlık…

Evet. Bu bilinçli bir tercihti.

Bir hikâyede fırtına sürekli esmez;

bazen nefes alınır,

bazen gülünür,

bazen de bir çift göz, bir çift kalbi susturur.

Bu bölüm:

fırtınanın ortasında açan küçük bir çiçek gibiydi.

Ama sakın yanlış anlamayın…

Bu çiçek baharın habercisi değil.

Aslında yaklaşan karanlığın daha net duyulması için bırakılmış bir sessizlik.

Ulus–Kübra arasında kıvılcımlar büyüyor.

Salvatore–İnci arasında sıcaklık artıyor.

Mustafa’nın gelişiyle ekip tamamlanıyor.

Ve tüm bu “iyi hissettiren” sahneler…

Aslında Kömür’ün kuracağı büyük tuzağın

ve Cemal–Hamit çatışmasının

bir gece önceki son huzuru.

Bu bölümün adı boşuna:

MEVSİMLERDEN AŞK DEĞİL.

Çünkü bir sonraki bölümde

mevsim değişecek.

Aşk tatlıdır…

ama hikâyemizde aşkın tatlılığı,

en tehlikeli gölgenin ayak seslerini gizliyor.

Hazır olun.

Fırtına yaklaşıyor…

"yorum yapmayı beni takip etmeyi unutmayın."