15. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)

Unutma

Betül Kına

... Bağ evinin o loş yatak odasında, güneşin batışıyla birlikte oda kehribar rengi bir sessizliğe bürünmüştü. Teoman’ın göğsünde, onun düzenli kalp atışlarını dinleyerek geçirdiğim o bir saatlik huzur, komodinin üzerinde çılgınca titreyen telefonumun sesiyle bölündü. İkimiz de aynı anda irkildik. Teoman homurdanarak uzandı ve ekrana baktı.
T: "Eyvah... Baldız arıyor. Kesin Gece bizimkileri dize getirdi, 'Gelin bu canavarı geri alın' diyecek. Deniz, hemen bavulları hazırla, bence Leyla sınır kapısına doğru kaçıyor şu canavarı geri alın' diyecek. Deniz, hemen bavulları hazırla, bence Leyla sınır kapısına doğru kaçıyor şu an."
Gülerek telefonu elinden aldım ve yeşil tuşu kaydırdım. Ancak hoparlörden gelen ses, hiç de panik halindeki bir teyzenin sesi değildi. Arkadan hafif bir bebek ninnisi melodisi geliyor, Gece’nin o doymuş, keyifli mırıltıları işitiliyordu.
Leyla: "Alo! Deniz, sesim geliyor mu? Sakın panik yapmayın, her şey yolunda! Hatta yolunda olmaktan da öte, mükemmel!"
D: "Leyla? Gerçekten mi? Gece ağlamıyor mu, huysuzluk yapmadı mı?"
Leyla: "Kızım bu çocuk tam bir Akkaya çıktı, lükse bayılıyor! Annemin yaptığı o özel masajları, babamın kucağında pışpışlanarak bahçeyi gezmeyi o kadar sevdi ki, bizi parmağında oynatıyor. Bir de Deniz... Sen giderken o kadar çok süt bırakmışsın ki, derin dondurucu resmen anne sütü deposuna döndü. Yani demem o ki... Biz bu fındık faresine bayıldık. Annemle konuştuk, hazır Teoman da holding işlerini devretmişken, biz Gece’ye üç gün daha bakarız dedik!"
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Teoman’a baktığımda, onun da yatakta doğrulup telefona doğru eğildiğini gördüm. Mavi gözleri adeta bayram eden bir çocuk gibi parlıyordu.
Leyla: "Duydunuz mu beni? Üç gün daha! Gidin, baş başa kalın, kısa bir tatile çıkın, ne yapıyorsanız yapın. Ama eve o eski, birbirini yiyen ama deli gibi aşık Deniz ve Teoman olarak dönün. Hadi öptüm, kapatıyorum!"
Telefon yüzümüze kapandığında odadaki sessizlik bu kez bambaşka bir enerjiyle yüklendi. Teoman’la saniyelerce birbirimize baktık. Üç gün... Bebeksiz, telsizsiz, tasasız tam üç gün.
Teoman aniden yataktan öyle bir fırladı ki, çarşaf havada süzüldü. Üzerinde sadece gri eşofman altıyla odanın ortasında dikildi, ellerini beline koyup o bildiğim vahşi, sınır tanımaz gülüşünü yüzüne yerleştirdi.
T: "Duydun değil mi deniz kızı? Baldız bizzat vizeyi uzattı. Üç gün! Bu ne demek biliyor musun? Akkayalar Holding’in CEO’su ve onun hırçın eşi sahalara geri dönüyor."
D: "Teoman... Şaka gibi. Gerçekten üç günümüz mü var?" dedim, şaşkınlığımı üzerimden atamayarak.
T: "Şaka değil, tamamen gerçek. Ve bu üç günü bu bağ evinde yatarak geçirmeyeceğiz," dedi, yatağın kenarına gelip üzerime doğru eğilerek. Gözlerindeki o muzip yangın her saniye daha da büyüyordu. "Şimdi hemen hazırlanıyorsun. İki saat mesafede, o hep gitmek istediğin ama hamilelik yüzünden ertelediğimiz butik kaya oteline gidiyoruz. Hani şu uçurumun kenarında, özel havuzlu olan... Hatırladın mı?"
D: "Oraya mı? Ama Teoman, rezervasyon falan..."
T: "Deniz, ben kimim?" dedi, tek kaşını kaldırıp o eski, ukala ve özgüvenli tavrıyla göğsüne vurdu. "Ben Teoman Akkayayım. Gerekirse o oteli satın alır, yine de seni o havuza sokarım. Hadi, on beş dakikan var. Yoksa seni bu üzerindeki dökümlü tişörtle arabaya atar, yolda yırtarım, karışmam."
Ondaki bu ani hareketlilik, o eski "istediğini anında alan hırçın çocuk" hali içimdeki tüm uykulu hücreleri uyandırdı. Yataktan fırladım, üzerimdeki o hantal havayı bir kenara fırlatıp en sevdiğim, uzun zamandır giymeye cesaret edemediğim sırtı tamamen açık, ince askılı siyah saten elbisemi dolaptan çıkardım. Aynaya baktığımda lohusalığın getirdiği o solgun Deniz gitmiş, yerine Teoman’ın aklını başından alan o dişli, hırçın kadın gelmişti.
Yola çıktığımızda, Teoman’ın o üstü açık spor arabasının motor sesi gecenin karanlığında yankılanıyordu. Temmuz gecesinin o sıcak esintisi saçlarımı uçururken, radyoda çalan yüksek ritimli şarkıya eşlik ediyorduk. Teoman, tek eliyle direksiyonu tutarken diğer eliyle benim çıplak dizimi sıkıca kavramıştı. Başparmağı tenimde daireler çizerken, bakışları yoldan çok benim üzerimdeki o derin dekolteye kayıyordu.
T: "O elbise..." dedi, sesini bastırmak için hafifçe bağırarak ama o hırıltılı tonu kaybetmeden. "Yemin ediyorum arabayı şu an uçurumdan aşağı sürmemek için kendimi zor tutuyorum Deniz. Beni yolda katletmek mi niyetin?"
D: "Eee Akkaya," dedim, saçlarımı geriye doğru savurarak ona doğru arsızca fısıldadım. "Sen istemedin mi o eski hırçın kızı? Al sana Deniz. Şimdi yola odaklan da otele sağ salim varalım. Tabii eğer sabredebilirsen..."
T: "Sabır mı?" diye güldü, vitesi sertçe büyütüp gaza biraz daha yüklendi. "Benim sözlüğümde öyle bir kelime olmadığını en iyi senin bilmen lazım deniz kızı. O otele girdiğimiz an, o elbisenin tek bir parçası bile üzerinde kalmayacak, bunu o küçük kafana yaz."
Otele vardığımızda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Uçurumun kenarına inşa edilmiş, tamamen taş ve ahşap detaylardan oluşan lüks süitimizin kapısı arkamızdan kapandığı an, Teoman beni kapıyla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. Valizleri koridora fırlatmıştı bile.
İki eliyle saçlarımı kavrayıp başımı geriye doğru eğli. Mavi gözleri, odanın loş ışığında adeta aç bir yırtıcı gibi parlıyordu.
T: "Şimdi..." dedi, nefesi dudaklarımı yakarken. "Söyle bakalım, hâlâ o uslu, süt kokan anne gibi mi hissetmek istiyorsun, yoksa benim canımı okuyan o huysuz deniz kızı olmaya hazır mısın?"
D: "Sence?" dedim, meydan okuyan bir tavırla ellerimi onun sert göğsüne koyup tırnaklarımı hafifçe batırarak. "Beni iki aydır uslu uslu oturttun Teoman. Şimdi o uslu kızın acısını senden çıkarma sırası bende."
Bu cevabım onun içindeki tüm sınırları yıktı. Dudaklarımıza öyle bir vahşilikle, öyle bir azgınlıkla tırmandı ki, aramızdaki nefes alışverişleri adeta bir savaşa döndü. Teoman beni belimden kavrayıp havaya kaldırdı, bacaklarımı beline doladım. Sırtım taş duvara yaslandığında, taşın soğukluğu ile onun çıplak teninin sıcaklığı arasındaki o tezatlık içimdeki tüm arzuyu körükledi.
Elbisenin ince askıları, onun sabırsız parmakları altında saniyeler içinde omuzlarımdan aşağı kaydı. Teoman boynumu, köprücük kemiklerimi ısırarak, iz bırakarak öperken acıyla karışık bir zevkle inledim.
D: "Teoman... Yavaş..." diye mırıldandım ama ellerim onun saçlarını daha da sıkı kavrayıp beni kendine daha çok bastırmasını istiyordu.
T: "Yavaş falan yok Deniz," diye fısıldadı tenime doğru, sesi tamamen kısılmış, arzudan boğulur gibi çıkıyordu. "İki aydır seni sadece hayal ettim. Şimdi o üç günün her saniyesini, her milimini tamamen bize adayacağım."
Beni kucağından indirmeden odanın ortasındaki, dışarıdaki sonsuz deniz manzarasına açılan o devasa yatağa doğru taşıdı. Yatağa düştüğümüzde, birbirimizin kıyafetlerinden kurtulmak saniyelerimizi aldı. Odanın içine sadece çarşafların hışırtısı, birbirine çarpan tenlerimizin sesi ve dışarıdaki dalgaların kayaları döven o gürültülü melodisi doluyordu.
Yatağın çarşafları arasına tamamen çıplak bir şekilde gömüldüğümüzde, Teoman üzerime adeta aç bir kaplan gibi çöktü. İki aydır bastırdığı o vahşi, sınır tanımaz arzusu her bir dokunuşunda kendini hissettiriyordu. Elleri, vücudumun her bir kıvrımını büyük bir açlıkla ezberlemek ister gibi gezindi; kalçalarımı sıkıca kavrayıp beni kendine daha çok bastırırken, sertliği bacaklarımın arasında bir yangın gibi alevlendi.
Dudakları göğüslerime indiğinde, dişlerini hafifçe tenime geçirerek beni inletti. Başımı geriye atıp yatağın başlığına tutundum. Parmaklarım onun saçlarının arasına gömüldü, onu kendime daha çok çekmek için adeta yalvarıyordum.
T: "Çok daralmışsın... Çok sıcaksın deniz kızı," diye inledi, sesi erkeksi bir hırıltıyla odada yankılandı. Dudakları kasıklarımda, uyluklarımın iç kısımlarında gezinirken her bir dokunuşuyla beni çıldırtıyordu.
Aramızdaki o uzun süreli açlık, en ufak bir teması bile patlama noktasına getirmişti. Teoman, bacaklarımı omuzlarına doğru kaldırıp aramıza yerleştiğinde gözlerimin içine baktı; o mavi gözlerde sadece şehvet değil, beni tamamen yutmak isteyen bir girdap vardı. Kendini tek bir güçlü ve derin hamleyle içime ittiğinde, odanın sessizliği benim keskin çığlığımla bölündü.
D: "Ah... Teoman!"
İçimdeki o inanılmaz doluluk ve sıcaklık hissiyle gözlerimden bir yaş süzüldü ama bu acıdan değil, hissettiğim o tarifsiz zevkin yoğunluğundandı. Teoman hiç beklemedi, içimdeki o dar, sıcak duvarların onu sımsıkı sarmasıyla birlikte hırçın bir ritimle hareket etmeye başladı. Her bir darbesi yatağın gıcırdamasına ve ikimizin birbirine çarpan çıplak tenlerinin sesine karışıyordu.
Onun sert, dur durak bilmeyen hareketleri beni yatağın üzerinde her savurduğunda, tırnaklarımı o geniş, kaslı sırtına geçirdim. Sırtındaki o "Deniz'in Malı" yazan dövmenin üzerini tırnaklarımla yırtarcasına çizerken, Teoman acıyı umursamadan daha da sertleşti. Kalçalarımı sıkıca kavrayan elleri tenimde mor izler bırakacak kadar güçlüydü.. İkimiz de sarsılarak, birbirimize sımsıkı sarılmış bir halde yatağın üzerine yığıldık.
Dakikalar geçti. Odanın içine sadece ikimizin düzene giren solukları ve dışarıdaki dalgaların sesi doluyordu. İkimiz de hala çıplak, tenimiz nemli bir şekilde birbirimize sarılmış yatıyorduk.
Tam o sırada, beynimde adeta şimşekler çaktı. Kafamda dönen o lohusalık kuralları, "ilk bir yıl kesinlikle bebek yasak" mottosu ve en önemlisi "korunma" detayı bir anda zihnime bomba gibi düştü. Gözlerim korkuyla açıldı. Dehşet içinde Teoman’a doğru döndüm.
D: "Teoman..." dedim, sesim panikten buz gibi çıkmıştı. "Biz... Biz korunduk mu?"
Teoman, saçlarımı okşayan elini bir anlığına durdurdu. Mavi gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Yüzündeki o muzaffer, aşık ifade yerini bir anda derin bir boşluğa, ardından da büyük bir panik dalgasına bıraktı. Gözlerini tavana dikip saniyelerce hafızasını zorladı.
T: "Ben..." dedi, yutkunarak. "Yani... Sen beni öyle bir karşıladın ki kapıda... Sonra o tırnakların sırtıma geçince... Hassiktir ya! Galiba unuttuk!"
D: "Ne?!" diye çığlık attım, yataktan doğrulup çarşafı göğsüme doğru bastırarken. "Teoman, şaka yapıyorsun de valla kalbime inecek! Daha Gece iki aylık! Nasıl unutursun?!"
T: "Kızım tek suçlu ben miyim?" dedi, o da yatakta doğrulup ellerini iki yana açarak. "Beni resmen vahşi bir kedi gibi duvara yapıştırdın! Aklımı mı bıraktın bende?"
D: "Bana bak Teoman Akkaya!" dedim, parmağımı onun burnuna doğru sallayarak, gözlerimden adeta ateş çıkıyordu. "Eğer hamile kalırsam... Eğer o testte çift çizgiyi görürsem, yemin ederim seni hadım ederim! Seni bu bağ evinin bahçesine ibret-i alem olsun diye dikerim, anladın mı beni?!"
Teoman önce o hadım tehdidiyle gayriihtiyari apış arasını korur gibi bacaklarını hafifçe birleştirdi. Ama saniyeler sonra, o bildiğim hergele, şebek ve arsız gülüşü yüzüne geri geldi. Yatakta bana doğru primat gibi emekleyerek yaklaştı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
T: "Vay arkadaş ya... Tehdide bak, direkt erkekliğimize göz dikti," dedi, sesini muzipçe alçaltarak. "Ama Deniz kızı, hafızanı tazeleyeyim istersen. Az önce yatakta can havliyle sırtımı tırmalayıp, 'Daha hızlı Teoman, sakın durma, çıkarma içime boşal' diye yalvaran ben miydim, yoksa sen miydin acaba? Şimdi faturayı niye tamamen bana kesiyorsun?"
Söylediği şeyle birlikte yanaklarımın saniyeler içinde alev alev yandığını hissettim. Utançtan çarşafın altına girmek istedim ama inatçı Deniz anında devreye girdi. Yanımdaki yastığı kavradığım gibi Teoman’ın o sırıtan suratına sertçe fırlattım.
D: "Teoman! Kapa o pis çeneni! Ben... ben onu o anki adrenalinden söyledim! Sen erkeksin, senin aklının başında olması gerekiyordu!"
T: "Yahu benim karşımdaki kadın Deniz kızıyken bende akıl mı kalır?" diyerek fırlattığım yastığı havada yakaladı ve gülerek beni tekrar altına aldı. Çarşafın altından çıplak tenlerimizin birbirine değmesiyle içim ürperirken, o mavi gözleriyle gözlerimin içine baktı. "Tamam, sakin ol kraliçem. Yarın ilk iş gider o acil durum haplarından bir tane alırız, çözülür. Ama bu anın tadını böyle panik yaparak bozma."
Eğilip burnumun ucundan öptü. O hergele tavrının altındaki o yatıştırıcı, güven veren sıcaklığı hissettiğimde, içimdeki o panik dalgası yavaşça yerini yine o tatlı huzura bıraktı.
D: "Yarın sabah o hap alınacak Akkaya," dedim, hala sahte bir ciddiyetle kaşlarımı çatarak. "Yoksa gerçekten o bahçeye dikilirsin."
T: "Emriniz olur Deniz Hanım," dedi ve bu kez dudaklarıma çok daha yumuşak, içimi eriten bir öpücük kondurdu. "Yarın sabah o hap alınacak. Ama şimdi... bu iki günlük özgürlüğün hakkını vermeye devam edebiliriz bence."