11. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)
Belki tekrar başlarız geceyle
O kuvözün başındaki o ilk, sarsıcı karşılaşmanın üzerinden tam iki hafta geçmişti. Günler, hastane koridorlarında, monitörlerin ritmik bip sesleri ve hemşirelerin ayak sesleri arasında adeta birbirine girmişti. Ama o ilk günkü kapkara umutsuzluk, yerini yavaş yavaş, hırçın bir direnç dalgasına bırakmıştı.
Benim dikişlerim artık iyileşiyordu. Fiziksel acım neredeyse kalmamıştı ama ruhum, her sabah o yoğun bakım kapısının önünde yeniden can buluyor, yeniden hırpalanıyordu. Kızımız —Teoman’ın koyduğu isimle minik masalımız, Gece’miz— o küçücük bedeniyle tıp dünyasına kafa tutuyordu. Doktorlar her sabah yanımıza gelip "Hâlâ kritik ama durumu stabilize oluyor, bu çok büyük bir mucize" dedikçe, Teoman’la birbirimizin ellerini parmaklarımız kırılacakmış gibi sıkıyorduk.
O sabah, yoğun bakım ünitesinin o kalın camının önünde yine yan yanaydık. Teoman, o iki hafta boyunca hastane odasındaki koltukta perişan olmaktan iyice zayıflamıştı. O eski, Akkayalar Koleji’nin herkesi hizaya getiren, jöleli saçlarıyla holding koridorlarında fırtına estiren hergelesi gitmiş; yerine gözlerinin altı uykusuzluktan morarmış, saçları darmadağın ama gözlerindeki o mavi yangından hiçbir şey kaybetmemiş bir baba gelmişti.
Kuvözün içine, o şeffaf tenli minik mucizeye bakarken birden omzuma dokundu.
T: "Deniz kızı... Bak, parmaklarını oynatıyor yine. Kesin içeride seninle tartışıyor şu an. 'Annem niye bu kadar huysuz, beni niye burada bıraktı' diye hesap soruyor bence."
Yüzümde günlerdir ilk defa samimi, sıcacık bir tebessüm belirdi. Başımı onun omzuna yasladım.
D: "Bana çektiyse hesap soruyordur, doğru. Ama sana çektiyse içeride kesin hemşirelere ukalalık yapıyordur Teoman. 'Şu serumun dozunu ayarlayamadınız, ben Akkayaların veliahdıyım' falan diyordur."
Teoman hafifçe güldü, o özlediğim şebek gülüşü dudaklarının kenarına bir anlığına da olsa uğradı. Eğilip saçlarımdan öptü.
T: "Desin valla. Yeter ki çıksın şu camın arkasından, holdingi onun üzerine yapmazsam namerdim. Yeter ki nefes alsın."
Tam o sırada yoğun bakımın kıdemli uzman doktoru, elindeki dosyalarla yanımıza yaklaştı. Yüzünde, iki haftadır ilk defa bu kadar rahat, hatta hafifçe tebessüm eden bir ifade vardı. Kalbimin bir an durduğunu hissettim. Teoman hemen dikleşti, adama doğru bir adım attı.
Doktor: "Teoman Bey, Deniz Hanım... Size güzel bir haberim var. Gece bebek bugün ilk defa solunum cihazı desteği olmadan, tamamen kendi akciğerleriyle nefes almaya başladı. Refleksleri çok güçlü. Eğer bu tempoda devam ederse, birkaç gün içinde onu ilk defa kucağınıza alabileceksiniz. Anne sütüyle beslenmeye başlamasının vakti geldi."
Duyduklarımla hıçkırığımı serbest bıraktım ama bu seferki acıdan değil, göğsüme sığmayan o devasa hafiflemedendi. Yaşıyordu, kazanıyordu bizim kızımız. Teoman doktorun elini öyle bir sıktı ki, adamın parmakları birbirine girdi neredeyse.
T: "Hocam... Gerçekten mi? Kucağımıza mı alacağız? Valla bak, hastaneye yeni kanat yaptırırım, ne istersen iste benden!"
Doktor: (Gülerek) "Hastanenin kanada ihtiyacı yok Teoman Bey, kızınızın sadece güçlü bir anne ve babaya ihtiyacı var. Hadi bakalım, hazırlanın."
Üç gün sonra... O hayatımın en büyük, en unutulmaz anı geldi.
Steril kıyafetleri giyinmiş, ellerimizi dezenfekte etmiş bir halde kuvözün yanındaki o rahat koltuğa oturmuştum. Hemşire, kuvözün kapağını açtı. O kabloların büyük kısmından kurtulmuş, kilosu yavaş yavaş toparlanmaya başlamış olan Gece’yi o kadar büyük bir şefkatle kaldırdı ki... Onu yavaşça benim çıplak göğsüme, kalbimin tam üzerine bıraktı.
Teninin tenime değdiği o ilk saniye, yeryüzündeki tüm sesler, tüm acılar, o kanlı yatak odası görüntüsü, o hastane koridorlarının soğukluğu bir anda yok oldu. Sadece onun minik, sıcak nefesi ve benim kalbimin güm güm atışı kaldı. O kadar hafifti ki, sanki göğsüme konan bir kuş tüyü gibiydi. Ama o küçücük haliyle içime öyle bir güç verdi ki, o an anladım: Ben bu çocuk için dünyayı yakardım.
Teoman hemen yanımda, dizlerinin üzerine çökmüş, ağlamamak için alt dudağını ısıra ısıra bizi izliyordu. O koca adam resmen erimişti karşımızda. Titreyen büyük elini uzattı, Gece’nin minicik, neredeyse bir fındık kadar olan eline yaklaştırdı. Gece, sanki babasının kokusunu tanımış gibi, o ufacık parmaklarıyla Teoman’ın serçe parmağını sımsıkı kavradı.
Teoman o an dayanamadı, gözyaşları yanaklarından süzülürken hıçkırarak güldü.
T: "Bırakmıyor... Deniz, bak, parmağımı tuttu. Kızım... Babacığım..."
D: "Bırakmaz tabii," dedim, gözlerimden akan yaşlar Gece’nin saçlarının arasına sızarken. "Söz verdi sana sabaha kadar, hatırlasana. Akkayaların kızı o."
Teoman eğildi, ikimizi birden o geniş kollarıyla sardı. Göğsündeki o bir zamanlar benim kalemle çizdiğim "Deniz’in Malı" yazısının olduğu yere şimdi bu minik kız yerleşmişti. Biz artık sadece iki sevgili, iki hırçın aşık değildik; biz artık kırılmaz bir zincirle birbirine bağlanmış bir aileydik.
Bir ay daha geçti. Hastaneden taburcu olma günümüz gelip çatmıştı.
Bağ evinin kapısını bu sefer kucağımızda pembe bir ana kucağıyla açtığımızda, içerisi Leyla’nın organize ettiği balonlar, bebek kokuları ve taze çiçeklerle süslenmişti. Leyla bizi kapıda gözyaşlarıyla karşıladı, Gece’yi görür görmez boynumuza sarıldı.
Akşam olup herkes gittiğinde, evde yine o özlediğimiz sessizlik kaldı. Ama bu sefer gürültülü olan biz değildik; odanın köşesindeki beşikten gelen o minik mırıltılardı.
Yatak odasına çıktığımızda Teoman hemen üstünü değiştirdi. Ben Gece’yi emzirip yatağına yatırırken, Teoman odanın içinde yine o bildiğim şebek tavırlarıyla fır dönmeye başlamıştı bile. Elinde bu sefer toz bezi değil, bir bebek telsizi vardı. Telsizi askeri bir telsiz gibi kulağına dayamış, ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu.
T: "Merkez, dinlemede misin? Deniz kızı, telsiz kontrolü yapıyorum. Eğer Gece içeride ufacık bir 'ıh' derse, frekans anında bana düşecek. Bu gece nöbet bende."
Yatağa uzanıp yorgunlukla gülümsedim.
D: "Teoman, bebek iki metre ötemizde, beşikte yatıyor. Telsize ne gerek var Allah aşkına?"
T: "Olsun, işi profesyonel yürüteceğiz dedik. Ben Akkayalar Holding’in kriz yönetim başkanıyım kızım, bu minik kriz antrenörünü gözümden kaçıramam."
Telsizi komodinin üzerine bırakıp yatağa, yanıma tırmandı. Her zamanki gibi o heybetli bedeniyle üzerime doğru eğildi, burnunu burnuma sürttü. Ama bu sefer bakışlarında o kumsaldaki vahşi çocuktan ziyade, fırtınayı atlatmış bir limanın huzuru vardı.
T: "Sonsuza kadar benim kafesimdesin demiştim ya hani..." diye fısıldadı, dudakları dudaklarıma değerken. "Yanılmışım. Ben senin o hırçın denizlerinin esiriymişim meğer. Şimdi o denizlere bir de minik bir damla eklendi. İyi ki varsın deniz kızı. İyi ki bizi bırakmadın."
Ellerimi onun boynuna doladım, o her zamanki ukala ama dünyanın en güzel kalbine sahip olan adamı kendime çektim.
D: "Siz de iyi ki varsınız gardiyan bey. Bu kafesten artık ömür boyu çıkışım yok, biliyorum."
Dışarıda dalgalar kumsalı dövmeye devam ediyordu, içeride ise bizim o gürültülü, huysuz ama artık upuzun bir geleceğe uzanan masalımız en baştan, ama bu sefer üç kişi olarak yeniden başlıyordu.
