10. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)
Acı gerçek ve fırtına
Hamileliğin altıncı buçuk ayı, o sakin ve neşeli günlerin ardından üzerimize kapkara bir bulut gibi çöktü. Gecenin en zifiri, en sessiz saatinde, bağ evinin yatak odasından yükselen o acı dolu çığlık, duvarlarda yankılandı.
D: "Teoman! Teoman koş!"
Aşağıda, mutfakta bana gece atıştırmalığı hazırlamakla uğraşan Teoman, çığlığımı duyar duymaz elindeki her şeyi yere fırlattı. Merdivenleri dörder beşer tırmanma sesini, kalbinin güm güm atışını ta odadan duyabiliyordum. Kapıyı ardına kadar açıp içeri daldığında nefes nefeseydi.
T: "Deniz! Ne oldu, neyin var?!"
Bakışları yatağa kaydığı an Teoman’ın yüzündeki bütün kan çekildi. Bütün yatak, o beyaz çarşaflar kıpkırmızı bir kan gölüne dönmüştü. Bacaklarımdan aşağı süzülen o sıcaklık, bebeğimin bizden kayıp gitmek üzere olduğunun en korkunç kanıtıydı. Acıyla kıvranırken gözlerim kararıyordu.
Teoman tek bir saniye bile beklemedi. Beni çarşafa sarıp kucağına aldı. Arabayı nasıl sürdüğünü, hastaneye nasıl vardığımızı hatırlamıyordum bile. Acil kapısından içeri daldığımızda beni apar topar ameliyathaneye götürdüler. Ameliyathanenin o büyük, soğuk kapıları yüzüne kapandığında, Teoman koridorda tek başına, üstü başı benim kanımla kaplı bir halde kalakaldı.
Birkaç saat sonra doktor, yüzündeki o yorgun ifadeyle dışarı çıktı.
Doktor: "Teoman Bey, çok şiddetli bir plasenta dekolmanı yaşanmış. Ağır bir kanama var. Ameliyatta çok kritik bir noktadayız. Tıbbi olarak bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz... Bebek mi, anne mi?"
Teoman’ın dünyası o saniyede başına yıkıldı. Hiç düşünmedi. Gözlerinden yaşlar boşanırken sesi koridorda bir feryat gibi yankılandı:
T: "Deniz! Deniz yaşayacak! Karım olmadan ben bir hiçim, Deniz’i kurtarın!"
Doktor hızla içeri döndü. Uzun, bitmek bilmeyen dakikaların ardından ameliyathaneden minik, çok cılız bir ağlama resmi yükseldi. Altı buçuk aylık, erkenci bir kız çocuğu dünyaya gözlerini açmıştı. Doktor dışarı çıkıp bebeği yoğun bakıma alacaklarını, yaşama ihtimalinin çok düşük olduğunu söylediğinde Teoman yıkıldı ama pes etmedi.
Deniz'i odaya aldıklarında henüz narkozun etkisindeydi. Teoman ise karısının güvende olduğunu bilmenin verdiği o buruk rahatlıkla, doğrudan yeni doğan yoğun bakım ünitesine gitti.
Bütün gece, sabaha kadar o soğuk kuvözün önündeki plastik sandalyede oturdu. Gözünü bile kırpmadı. Üzerindeki kanlı gömleği değiştirmeye bile tenezzül etmemişti. Camın arkasında, kablolara bağlı, kendi avucu kadar bile olmayan o minicik bedene baktı. Teni şeffaftı, nefes alırken göğsü hızla inip kalkıyordu. Teoman parmaklarını camın üzerine koydu. Sabaha kadar o minik kıza fısıldadı, ona hayallerini anlattı, annesinin ne kadar inatçı bir deniz kızı olduğundan bahsetti. "Sen Akkayaların kızısın," dedi içini çeke çeke. "Bizi bırakamazsın."
Ertesi sabah, odadaki o keskin hastane kokusuyla gözlerimi açtım. Kafam darmadağındı, karnımdaki o aylardır alışık olduğum ağırlığın gitmiş olduğunu hissettiğim an içime tarifsiz bir boşluk ve dehşet hissi çöktü. Doğrulmaya çalıştım ama dikişlerim sızladı. Odanın içinde Teoman’ı aradım ama yoktu.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. Teoman içeri girdi. Gözleri kan çanağına dönmüştü, saçları darmadağındı, o omuzları çökmüş haliyle hayatımda gördüğüm en yorgun adamdı. Beni uyanık görünce hızla yanıma koştu, yatağın kenarına diz çöküp ellerimi kavradı.
T: "Deniz... Uyandın sevgilim. İyi misin? Bir yerin acıyor mu?"
Gözlerimden yaşlar sicim gibi boşanmaya başladı. Dudaklarım titriyor, konuşmakta zorlanıyordum. Karnımı gösterdim ona.
D: "Teoman... Karnım boş. Bebek nerede? O... O öldü değil mi? Gece o kadar çok kan vardı ki... Teoman bana yalan söyleme, bebeğimiz öldü mü?!"
Hıçkırıklara boğuldum. İçimdeki o huysuz, inatçı kız tamamen kırılmıştı. Bebeğimin o yatakta can verdiğini sanıyordum, doktorun acı kararı verdiğini düşünüyordum. Dünyam başıma yıkılmıştı.
Teoman ellerimi daha sıkı tuttu, yatağa iyice yaklaşıp alnını alnıma dayadı. Onun da gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesini olabildiğince güçlü tutmaya çalıştı.
T: "Şşşt... Deniz kızı, sakin ol. Ağlama sevgilim, bak bana. Ölmedi. Bebeğimiz ölmedi, burada."
D: "Yalan söylüyorsun! Beni teselli etmek için yapıyorsun. Eğer yaşasaydı şimdi yanımda olurdu, kucağımda olurdu!"
T: "Deniz, bana bak," dedi, yüzümü ellerinin arasına alarak. "Çok erken doğdu sevgilim. Altı buçuk aylık. Şu an yoğun bakımda, kuvözün içinde. Çok minik, çok zayıf... Doktorlar yaşama ihtimalinin düşük olduğunu söylüyor ama o direniyor. Bütün gece onun yanındaydım. Aynı senin gibi inatçı. Bizi bırakmıyor."
Söylediği kelimeler zihnime bir umut ışığı gibi doğdu. Ölmemişti. Yaşıyordu.
D: "Onu görmek istiyorum Teoman. Beni onun yanına götür, lütfen."
T: "Tamam, götüreceğim. Ama sakin olacaksın, o minik fırtınaya ikimizin de güçlü olduğunu göstereceğiz."
Teoman hemşireyi çağırıp izin aldı, beni dikkatlice bir tekerlekli sandalyeye oturttu. Ameliyat acımı bile hissetmiyordum, tek odağım yoğun bakımdaki o cam bölmeydi. Koridoru geçip yeni doğan ünitesinin önüne geldiğimizde, Teoman beni tekerlekli sandalyeden yavaşça kaldırdı, belimden tutarak kuvözün önüne kadar yürüttü.
Cama yaklaştığımda nefesim kesildi.
İçeride, o kadar cihazın arasında minicik bir kız çocuğu yatıyordu. Gerçekten de Teoman’ın anlattığı gibi, bir avuç kadardı. Ama minicik parmakları hareket ediyor, hayata tutunmak için o cılız göğsüyle nefes alıp veriyordu. Elimi cama yasladım, hıçkırıklarımı bastırmaya çalışarak kızımıza baktım.
D: "Anneciğim..." diye fısıldadım, sesim camın arkasına geçsin ister gibi. "Buradayım. Güzel kızım, sakın bizi bırakma."
Teoman arkamdan kollarını doladı, başını omzuma yasladı. İkimiz de o kuvözün önünde, birbirimizin gözyaşlarında boğulurken ama bu sefer bir umuda tutunarak beklemeye başladık. O her zaman şebeklik yapan, ukalalık eden Akkayaların veliahdı, şimdi arkamda bir dağ gibi duruyordu.
T: "Sana dedim ya deniz kızı... O bizim parçamız. Sen nasıl beni o hırçın dalgaların arasından çekip çıkardıysan, o da bu kuvözden çıkacak. Biz üçümüz o bağ evine geri döneceğiz."
Kızımızın minik eli o an hafifçe hareket etti, sanki annesiyle babasının sesini duymuş gibi. Bizim hikayemiz hiçbir zaman sakin bir deniz olmamıştı ama o soğuk hastane koridorunda, o kuvözün başında anladım ki, bizim aşkımız en büyük fırtınalardan bile daha güçlüydü.
