12. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)
Minik açık büfe
Bağ evinin üst katındaki yatak odası, pencerelerden içeri dolan sıcak temmuz güneşiyle tamamen aydınlanmıştı. Dışarıda, öğle sıcağının altında çarşaf gibi uzanan deniz parıldıyor, odaya hafif bir esintiyle birlikte iyot kokusu taşınıyordu. Gece, beşiğinde huzursuzca kıpırdanıp o kendine has cılız ama artık daha gür çıkan sesiyle mırıldanmaya başladığında saat tam bir buçuktu. Annelik refleksiyle gözlerimi hemen açtım.
Hemen yanımda, sıcağa aldırış etmeden yorganın yarısını üstüne çekmiş, tek kolunu yastığının altına atmış ve ağzı hafif açık şekilde uyuyan Teoman’ı uyandırmamaya çalışarak yataktan süzüldüm. Holdingdeki yoğun sabah toplantılarının ardından eve gelip kendini yatağa atmıştı ve adeta dünya yıkılsa uyanmayacak gibi duruyordu.
Gece’yi beşiğinden kucağıma aldığımda, o minik burnunu göğsüme doğru sürtmeye başlamıştı bile. Yatağın kenarındaki berjer koltuğa geçip oturdum. Üzerimdeki keten gömleğin düğmelerini açıp onu göğsüme doğru yaklaştırdığımda, o küçücük ağzıyla hemen annesinin sütünü buldu. O ritmik emme sesi odanın içindeki sessizlikte yankılanırken, saçlarının arasına minik bir öpücük kondurdum. İki hafta önce hastane koridorlarında "yaşayacak mı" diye birbirimizin elini sıkıp ağladığımız o karanlık günler, öğle güneşinin altında göğsümdeki bu sıcaklıkla tamamen eriyip gidiyordu.
Tam o sırada, yatakta devasa bir kütle hışırtıyla hareket etti. Teoman, uykulu gözlerini ovuşturarak, güneş ışığından gözlerini kısarak doğruldu. Saçları her zamanki gibi yataktan kalktığı haliyle havaya dikilmişti. Mavi gözlerini kırpıştırarak önce bana, sonra göğsümde iştahla sütünü emen Gece’ye baktı. Yüzünde o bildiğim, her an bir arıza çıkaracağının sinyalini veren o sinsi ve şebek gülümseme belirdi. Yataktan kalktı, çıplak ayaklarını yere sürüyerek, üzerinde sadece gri bir eşofman altıyla yanıma doğru yürümeye başladı.
T: "Vay arkadaş ya... Şunun keyfe bak. Dünyaya geleli daha bir buçuk ay olmuş, mekanın sahibini alt kattaki beşiğe sürgün etti, yetmedi bir de öğle sıcağında kraliçemin kucağında açık büfe kahvaltı yapıyor. Haksız rekabet bu, yemin ediyorum."
Gözlerimi devirerek ona baktım, sesimi Gece uyanıp korkmasın diye fısıltı seviyesinde tutmaya çalıştım.
D: "Teoman, Allah aşkına başlama yine günün bu saatinde. Çocuk acıkmış işte, ne güzel emiyor. Git elini yüzünü yıka hadi, afyonun patlasın."
Teoman hiç oralı olmadı. Geldi, berjerin hemen yanına, yere bağdaş kurup oturdu. Çenesini benim dizime dayadı, kafasını hafifçe yukarı kaldırıp o kocaman mavi gözlerini masum bir kedi yavrusu gibi kırpıştırarak bana baktı. Bakışları göğsümde uyuklayarak emen Gece’den bana kaydı.
T: "Deniz kızı... Bir şey soracağım ama dikişlerini patlatacak kadar sert vurmak yok, anlaşalım mı?"
D: "Teoman, soracağın sorunun saçmalık derecesini yüzündeki şu şebek ifadeden anlayabiliyorum. Sorup da asabımı bozma öğlen öğlen, hadi canım."
T: "Yok valla çok bilimsel bir merak," dedi, sesini iyice inceltip o bildiğim ukala ama sevimli tonuna bürünerek. "Şimdi bu fındık faresi senin bütün ilgi alakanı sömürüyor ya... Ben şöyle bir düşündüm. Acaba ben de şu an minik, kundakta, altı bezli bir bebek olsaydım... Beni de böyle şefkatle kucağına oturtup, saçlarımı okşayıp emzirir miydin? Yani bana da bu açık büfe hizmetinden yararlanma hakkı tanır mıydın?"
Duyduğum şeyle bir an nefesim kesildi, ardından gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Şok içinde Teoman’ın yüzüne baktım. Adam otuz yaşına merdiven dayamıştı, holding yönetiyordu, Akkayalar Koleji’nde millete kök söktürüyordu ama hala kafası bir çocuktan daha muzır çalışıyordu.
D: "Teoman! Sen gerçekten delisin! Kafayı yemişsin sen, yemin ederim!"
T: "Ne var be? Sadece bir hipotez kuruyorum şurada. Soruma cevap vermedin. Beni de emzirir miydin, emzirmez miydin? Bak, çok acıktım, sabahtan beri holdingde toplantı kovalıyorum, adeta bir işçi arıyım bu evde."
D: "Seni emzirmezdim Teoman! Seni bu evden kapının önüne koyardım!" dedim, gülmemi zorla bastırarak. "Kocaman adamsın, bebek olsan seni kucağıma alsam belim fıtık olur bir kere. Hem senin gibi bir bebeğin sütüyle falan da doyulmaz, sen direkt çiğ köfte falan istersin beşikte."
T: "Aşk olsun ya," dedi, sahte bir kırgınlıkla kafasını dizimden çekip arkasındaki duvara yaslanarak. "Hemen de beni dışla zaten. Neymiş, belin fıtık olurmuş. Ben de o zaman minyon bir bebek olurdum kızım. Hem fena mı olurdu? Düşünsene, beşikte yatıyorum, üzerimde tulum var, ayaklarım sallanıyor. Sen odaya giriyorsun, ben sana 'Selam bebek, mama nerede kaldı?' diye ukalalık yapıyorum."
D: "Ay düşünmesi bile kabus gibi!" diyerek serbest kalan elimle alnına hafifçe vurdum. "Senin bebekliğin kesin evlerden ırak bir şeydir. Ağlama sesin bile eminim 'Ben Akkayayım, bana hemen emzik getirin' şeklindedir."
Teoman alnını ovuşturarak güldü, gözleri tekrar kucağımdaki Gece’ye kaydı. Gece o sırada emmeyi bırakmış, süt sarhoşluğuyla ağzının kenarında minik bir beyaz damlayla göğsümde derin bir uykuya dalmıştı. Teoman uzandı, o kocaman parmağının ucuyla Gece’nin ağzının kenarındaki süt damlasını yavaşça sildi, sonra parmağını kendi dudaklarına götürdü.
T: "Tadı nasıl acaba bunun ya? Bildiğin laktozlu anne sütü işte. Ama Gece bunu içerken sanki dünyanın en lüks restoranında havyar yiyor gibi davranıyor."
D: "Teoman, sakın... Sakın Gece’nin rızkına göz dikme, seni bu sefer gerçekten vururum," dedim, gömleğimin düğmelerini kapatırken. Gece’yi yavaşça omzuma aldım, gazını çıkarmak için sırtını hafif hafif pışpışlamaya başladım.
Teoman yerden kalktı, yatağın üzerine oturup bağdaş kurdu ve bizi izlemeye devam etti. O şebekliği geçmişti ama muzırlığı hala yerindeydi.
T: "Yalnız Deniz, kabul et, çocuk resmen benim kopyam. Bakıyorum, kaşları aynı ben. Uyurken çıkardığı o hafif hırıltı bile benim holdingdeki zorlu toplantılardan sonraki horlamama benziyor."
D: "Hadi oradan be! Neresi senin kopyan?" dedim, Gece’nin sırtını pışpışlarken yavaşça ayağa kalkıp odanın içinde sallanarak. "Gözleri aynı ben bir kere. O inatçı bakışları, yeşilin o hırçın tonu... Tamamen bana çekmiş. Sana çekseydi şu an uyumak yerine bize finansal rapor sunuyor olurdu."
T: "Gözleri sana çekmiş olabilir, ona itirazım yok. Zaten o hırçın yeşillere ben yirmi yıldır aşığım, çocukta da görünce içim gidiyor," dedi, sesindeki o ani ciddiyet ve şefkat beni bir anlığına afallattı. Ama Teoman bu, romantizmi üç saniyeden fazla sürdürürse çarpılırdı. Hemen arkasından ekledi: "Ama o inatçılık tamamen senden geçmiş. Bak geçen gün altını değiştiriyorum, bacaklarını öyle bir kilitledi ki, sandım holdinge haciz memurları gelmiş, barikat kuruyor. Aynı senin o lisedeki 'Ben o maça çıkmam Teoman' dediğin günler gibiydi."
D: "Çünkü haklıydım! Sen o maçta hile yapmıştın Akkaya," dedim, Gece’nin ağzından küçük bir gaz çıkarma sesi gelince rahatlayarak. Onu yavaşça beşiğine doğru götürdüm, üzerine ince battaniyesini örtüp alnından öptüm.
Arkamı döndüğümde Teoman yatakta bana yer açmış, bekliyordu. Yanına gidip yatağa girdim. Kafamı göğsüne koyduğum an, o güçlü kollarıyla beni sımsıkı sardı. Pencereden vuran öğle güneşi tenimizi ısıtırken, burnunu saçlarımın arasına gömdü, derin bir nefes aldı.
T: "Günün bu saatinde, şu parlak ışıkta bile dünyanın en güzel kadınısın deniz kızı. Üzerine sinen şu bebek pudrası ve anne sütü kokusu var ya... Dünyadaki hiçbir parfümle değişmem bunu."
D: "Bak sen... Teoman Akkaya’dan güpegündüz romantizmi. Az önce beni emzirir misin diye şebeklik yapan adam nerede acaba?" diye mırıldandım, parmağımla göğsündeki dövmenin üzerini çizerken.
T: "O adam her zaman burada," dedi, muzipçe sırıtarak kulağıma doğru fısıldadı. "Ama ciddiyim, eğer bir gün sütün fazla gelirse ve Gece bitiremezse... Biliyorsun, ziyan olmasın diye feda edebilirim kendimi. İsraf günahtır Deniz, Akkayalar Holding’in en büyük kuralı tasarruftur."
Gülmekten kendimi alamayarak göğsüne sert bir yumruk indirdim.
D: "Teoman! Kapa çeneni ve uyu artık! Gerçekten arsızsın, arsız!"
T: "Tamam tamam, sustum," dedi, beni kolları arasında biraz daha sıkıştırıp saçlarıma uzun bir öpücük kondurarak. "İyi uykular huysuz deniz kızı. İyi uykular benim minik açık büfem."
Ona son kez ters bir bakış attım ama güneş ışığının altında bile gözlerindeki o parıltıyı, o bitmek bilmeyen yaşam enerjisini görmek içimi tarif edilemez bir huzurla kapladı. Gözlerimi kapattığımda, odanın içinde sadece Gece’nin beşiğinden gelen o minik nefes sesleri ve Teoman’ın kalbinin o güçlü, güven veren ritmi vardı. Bizim hikayemiz hiçbir zaman normal olmamıştı, hiçbir zaman da olmayacaktı; ama bu deli adamın şebeklikleri ve kucağımdaki o minik mucizeyle, dünyanın en güzel karmaşasının tam ortasındaydım.
