6. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)
Damga
Aranızdaki o tatlı çekişme ve şebeklikler yerini yavaşça daha derin, daha hırçın bir ritme bıraktı. Teoman’ın gıdıklayan elleri belimde sabitlendi, o muzip gülüşü yavaşça yerini tamamen bana odaklanmış, arzulu bir ciddiyete bıraktı. Üzerimdeki gelinliğin geri kalanından ve onun damatlığından kurtulmamız, aramızdaki o sabırsız fırtınanın en doğal adımı oldu.
Birbirimize ait olduğumuzu her hücremizde hissetmek istiyorduk. Teoman beni altına alıp kollarını iki yanımdan yatağa sabitlediğinde, gözlerindeki o mavi yangın tüm odayı kaplamış gibiydi. Dudakları bu kez gıdıklamak için değil, tenimi tamamen yakmak için boynumdan aşağıya, göğüs kafesime doğru indi. Tenimin onun sıcak teniyle her teması, içimdeki o deniz kızı hırçınlığını daha da coşturuyordu.
Onun erkeksi gücü ve sahiplenici tavrı karşısında hiçbir savunmam kalmamıştı. Bütün ağırlığıyla üzerime çöktüğünde, aramızdaki o son engel de kalktı ve tenlerimiz en çıplak, en katıksız haliyle birleşti. Canımın hafifçe yandığı o ilk anda Teoman duraksadı, saçlarımı geriye doğru iterek alnımdan öptü ve uykulu rüyaları andıran bir sesle fısıldadı: "Geçti deniz kızı, buradayım." Ardından gelen her hareketimiz, kumsala vuran o hırçın dip dalgaları gibi ritmik, sert ve durdurulamaz bir hal aldı. Tırnaklarımı onun geniş sırtına geçirdim, acıyla karışık o yoğun zevkle başımı geriye attım. O gece, bağ evinin duvarlarında sadece dalgaların sesi ve birbirimize karışan kesik nefeslerimiz yankılandı. Teoman beni her sarışında, her öpüşünde karaya ait olduğumu ama sadece onun dünyasında nefes alabildiğimi bana kanıtladı.
Ertesi sabah, gözlerimi odanın içine süzülen parlak güneş ışığıyla açtım.
Her yerim tatlı bir yorgunlukla sızlıyordu. Kafamı hafifçe kaldırdığımda, yatağın her tarafına saçılmış gelinlik tülleri, fırlatılmış bir kravat ve darmadağın olmuş çarşaflar gördüm. Geceki fırtınanın sessiz kanıtlarıydı hepsi.
Teoman, yine o bildiğim şebek haliyle üzerime resmen yayılmıştı. Tek bacağını bacaklarımın üzerine atmış, yüzünü tamamen boynuma gömmüştü. Bir eli hala belimi sıkıca kavrıyordu, sanki uykusunda bile kaçmamdan korkuyordu. O Akkayalar Koleji’nin millete kan kusturan sert çocuğu, şu an yanımda sarı saçları kumlardan temizlenmiş ama darmadağınık bir şekilde, masumca uyuyordu.
Dayanamayıp parmak uçlarımla onun yanağını dürttüm.
D: "Uyan be ayı, her yerimi uyuşturdun!"
Teoman gözlerini açmadı ama dudaklarında o sinir bozucu, ukala tebessüm belirdi. Beni kendine daha da çekip iyice göğsüne bastırdı.
T: (Uykulu, boğuk bir sesle) "Sabah sabah ne bağırıyorsun deniz kızı? Bak, artık resmen kocam dedin bana dün gece. Birkaç saat huzur ver adama."
D: "Kocam dedim diye üstüme çıkıp beni ezebilirsin demedim Teoman! Kalk hadi, açım ben."
Teoman gözlerini araladı, o deniz mavileri sabah güneşiyle parladı. Birden üzerime doğru doğrulup dün geceki gibi sırıttı.
T: "Aç mısın? E iyi, kahvaltıda yine beni yiyebilirsin o zaman."
D: "Teoman! Pislikleşme valla vururum!"
Yastığı kavrayıp yüzüne doğru fırlattım ama o havada yakalayıp beni yatağa geri bastırdı ve dudaklarıma kocaman, neşeli bir sabah öpücüğü kondurdu. Bizim hikayemiz hiçbir zaman sıradan, sakin bir aşk hikayesi olmayacaktı; her sabahı böyle gürültülü, huysuz ama tamamen birbirimize ait geçecekti, biliyordum.Yataktan kalkıp darmadağın olmuş saçlarımı arkaya doğru savurdum. Teoman hâlâ yatakta, kollarını başının arkasına koymuş, yüzünde o dünyayı ben kurtardım edasıyla bana bakıp sırıtıyordu.
D: "Her yerim yapış yapış oldu senin yüzünden. Ben banyoya giriyorum, arkamdan da sakın gelme!"
Teoman hemen yatakta doğrulup kaşlarını muzipçe yukarı kaldırdı. Gözlerini kırpıştırarak o bildiğim şebek gülüşünü takındı.
T: "Aaa, tek başına sıkılırsın sen orada deniz kızı. Su faturası ortak sonuçta, tasarruf devrindeyiz. Ben de geleyim mi seninle? Hem arkamı keseleyecek biri lazım."
D: "Rüyanda görürsün Akkayaların veliahdı! Sen anca o pis ellerini keselesinler diye beklersin," diyerek banyoya kaçtım ve kapıyı arkamdan kilitledim.
Aynanın karşısına geçip üzerimdeki çarşafı bıraktığımda tamamen çıplak kaldım. Musluğu açıp suyun ısınmasını beklerken gözüm aynadaki yansımama kaydı. Kaymaz olsaydı... Boynumun sol tarafı, köprücük kemiklerimin üzeri, göğsümün hemen üstü... Resmen harita gibiydi. Tenimin üzerinde mor, kırmızı lekeler darmadağınık bir şekilde parlıyordu.
D: "Teoman!" diye öyle bir bağırdım ki, sesim banyonun fayanslarında yankılandı.
Havluyu bile üzerime tam sarmadan, öfkeden gözüm dönmüş bir halde banyonun kapısını açıp daldım odaya. Teoman yatakta uzanmış, benden gelen bu çığlıkla irkilerek doğrulmuştu.
D: "Beni resmen damgalamışsın Teoman! Bu ne hal ya?! İnsan mısın sen, ayı mısın? Boynumun her tarafı, göğsümün üstü mosmor olmuş! Ben şimdi insanların yüzüne nasıl bakacağım, gelinlikle bile bu kadar kapatamamıştım!"
Teoman beni o sırılsıklam, çıplak ve öfkeli halimle görünce önce bir yutkundu, sonra o pişkin, şebek sırıtışı yüzüne geri oturdu.
T: "Kızım ne bileyim, tapulu malım olunca biraz fazla sahiplenmişim demek ki. Hem yakışmış, benim imzam o."
D: "İmza öyle atılmaz, böyle atılır! Madem damgalamak neymiş gör bakalım. O zaman ben de seni damgalayacağım!"
Gözüm komodinin üzerindeki çalışma masasında duran siyah, asetatlı, hani şu asla çıkmayan kalın mürekkepli kalemlere kaydı. Hırsla kalemi kaptım, kapağını dişlerimle açıp yatağa doğru fırladım. Teoman ne olduğunu anlayamadan, bütün çıplaklığımla yatakta onun üzerine çıktım. Dizlerimi göğsünün iki yanına sabitleyip, ağırlığımı üzerine vererek onu yatağa çiviledim.
Teoman ellerini teslim olur gibi iki yana açtı ama gözlerindeki o hınzır pırıltı hiç sönmedi.
T: "Ooo, pozisyon sertleşti. Deniz kızı, kalemle ne yapacaksın, fantezi anlayışımız mı değişti?"
D: "Sus Teoman, konuşma!"
Kalemin ucunu onun o pürüzsüz, geniş göğsüne bastırdım. Canını acıtmayacak ama canını sıkacak kadar sert hareketlerle çizmeye başladım. Önce göğsünün tam ortasına kocaman, yamuk yumuk bir deniz kızı kuyruğu çizdim.
T: "Gıdıklanıyorum yalnız, bak düzgün çiz bari, dövme niyetine taşırız."
D: "Sana düzgün çizmek falan yok!"
Hırsımı alamayıp kalbinin üzerine kocaman bir kalbe benzeyen ama daha çok patatese benzeyen bir şekil çizdim, içine de büyük harflerle "DENİZ'İN MALI" yazdım. Yetmedi, köprücük kemiklerine küçük küçük balık kılçıkları kondurdum. Teoman altımda kas katı kesilmiş, bir yandan gülmekten sarsılıyor, bir yandan da çıplaklığımın getirdiği o yakınlıkla gözlerini benden alamıyordu.
T: "Bitti mi resim dersi ressam hanım? Bak bunu sabunla falan hayatta çıkaramam, okula böyle mi gideceğim?"
D: "Çıkmasın zaten! Herkes görsün Akkayaların veliahdının kime ait olduğunu. O morluklar geçene kadar bu kalemler de senin göğsünde kalacak."
Kalemi yatağın kenarına fırlatıp, zafer kazanmış bir komutan edasıyla tam üzerinden kalkacaktım ki, Teoman’ın güçlü elleri belimi kavradı. Beni bırakmak yerine, altındaki pozisyonumu daha da sabitleyip beni kendine doğru çekti. Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, nefesi göğsümdeki o morluklara çarptı.
T: "Damganı kabul ediyorum deniz kızı. Ama cezanı kesen gardiyanın da bir ödülü hak ettiğini unutuyorsun."
