4. bölüm · Laviniam olur musun deniz kızı (teoden)
Beraber yanalım
Gene onun ateşinde yanmıştım. Ne kadar buz kesersem keseyim, ne kadar o derin ve soğuk sulara sığınmaya çalışırsam çalışayım, Teoman’ın tek bir dokunuşu, tek bir kelimesi içimdeki o devasa yangını harlamaya yetiyordu. Kendime söylediğim tüm yalanlar, ördüğüm o kalın duvarlar küle dönmüştü.
Üzerime eğilen bedenine, yanağımdaki kumlu parmaklarının sıcaklığına bakarken iç çektim. Gözlerindeki o zafer kazanmış ifadenin ardında, beni gerçekten kaybetmenin verdiği o korkunun izleri hala duruyordu. İşte bu yüzden ondan kopamıyordum. Canımı ne kadar yakarsa yaksın, o karanlığın içinde bana olan muhtaçlığını gördüğüm an yelkenleri suya indiriyordum.
D: "Detay mı?" dedim, sesimdeki kırgınlığı gizlemeye çalışarak ama gözlerimi gözlerinden kaçırmadan. "Sen her şeyi bu kadar kolay mı sanıyorsun Teoman? Bir öpücükle, bir gecede her şeyin silineceğini mi düşünüyorsun?"
Teoman yavaşça doğruldu, kumlardan destek alarak yanıma oturdu ve beni de belimden tutup kendine doğru çekti. Gitmeme, aramıza mesafe koymama izin vermiyordu. Başımı omzuna yasladı, eli saçlarımın arasında gezinirken derin bir nefes aldı. Denizin kokusu ikimizin tenine de işlemişti.
T: "Kolay olmadığını biliyorum Deniz kızı," diye fısıldadı, sesi bu sabah rüzgarı kadar yumuşaktı. "Ama bildiğim bir şey daha var. Dün gece o suya girdiğinde benim kalbim durdu. Eğer seni o sulardan çekip alamasaydım, ben de arkandan gelecektim. O gelenek, o yüzük... Hepsi bir yana, ben sensiz bir hayatı hayal bile edemiyorum. Seni kırıyorum, biliyorum. Karanlığım bazen seni de yutuyor ama izin ver, bu sefer o ateşte beraber yanalım. Küllerimizden yine beraber doğarız."
Başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. Güneş ufkundan tamamen yükselmiş, Akkayalar Koleji’nin sahilini altın sarısı bir ışıkla kaplamıştı. İçimdeki o "sevmemelisin" diyen ses artık çok uzaktan, boğuk bir fısıltı gibi geliyordu. Teoman’ın haklılığı canımı yaksa da, bu teslimiyetin verdiği garip bir huzur vardı içimde.
Elimi kaldırdım, bu sefer çekinmeden parmaklarımı onun yanağına yerleştirdim.
D: "Eğer beni bir kez daha o karanlığa gömersen Teoman..." dedim, sesimdeki deniz kızı kararlılığıyla. "Bu sefer beni hiçbir denizin dibinde bulamazsın. Gerçekten giderim."
Teoman tebessüm etti, elimi avcunun içine alıp dudaklarına götürdü ve parmak eklemlerimi öptü.
T: "Seni bir daha asla bırakmayacağım Deniz kızı. Söz."Teoman’ın parmak eklemlerimi öpen dudaklarının sıcaklığı, tenimde küçük elektrik akımları gibi yayıldı. Söz vermişti. Ama onun sözleri, fırtınalı bir denizde güvenmeye çalıştığım kırık bir dümen gibiydi; beni limana mı ulaştıracaktı, yoksa kayalıklara mı çarpacaktı, hiçbir zaman emin olamıyordum. Yine de tam şu an, kumsalın güneşle ısınmaya başlayan kumları üzerinde, onun dizinin dibindeyken bu şüphelerin hepsini zihnimin en ücra köşesine itmek istedim.
Doğruldum, sırılsıklam kıyafetlerim üzerimde kurumaya başlamıştı ve tenimi hafifçe geriyordu. Saçlarımdaki tuz ve kum taneleri, attığım her harekette omuzlarıma dökülüyordu. Teoman gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmıyordu. O mavi gözlerdeki sertlik, karaya çıktığımız andan beri ilk defa bu kadar kırılmış, bu kadar şeffaf bir hal almıştı.
D: "Söz vermek kolay, Teoman," dedim, sesim dalgaların kıyıya vuran o usul usul melodisine karışırken. "Sen çocukluğundan beri her şeyi kendi kurallarına göre yönetmeye alıştın. Akkayalar Koleji’ndeki o krallığın, etrafındaki insanların sana boyun eğmesi... Hepsi seni bencil kıldı. Ama ben senin o kurallarına uymak zorunda olan tebaandan biri değilim. Ben bu denize aitim. Ve beni zorla hapsettiğin her an, o denizden biraz daha uzaklaşıyorum."
Teoman derin bir iç çekti. Oturduğu yerde bana doğru biraz daha yaklaştı, aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de yok etmek ister gibi dizlerimizi birbirine değdirdi. Elimi hala bırakmamıştı; parmaklarımı öyle bir kenetlemişti ki, sanki bıraktığı an kumların arasından kayıp tekrar suyun derinliklerine döneceğimden korkuyordu.
T: "Ben seni bir kafese kapatmak istemiyorum Deniz kızı," dedi, sesi neredeyse bir savunma, bir ricaydı. "Evet, bencildim. Belki de hala öyleyim. Ama benim tek bildiğim savaşmak. Hayatım boyunca her şeyi tırnaklarımla kazıyarak, duvarlar örerek korumak zorunda kaldım. Seni de o duvarların arkasına saklamak istedim çünkü dışarısı... Dışarısı senin o saf ruhun için çok kirli. O beşik kertmesi denen şeye gelince... Çocukken nefret ederdim, doğru. Ama büyüdükçe, senin o olduğunu anladığımda, o lanet gelenek hayatımda şükrettiğim tek şey oldu. Çünkü beni sana bağlayan yasal bir bağdı o."
Gözlerim doldu ama bu sefer öfkeden değil, onun bu çarpık, yaralı sevgi anlayışının içimi acıtmasından. O beni korumak isterken boğuyordu, bense özgür kalmak isterken onu yalnızlığa mahkum ediyordum. Biz gerçekten iki farklı dünyaya aittik ama aynı kaderin zinciriyle birbirimize bağlanmıştık.
D: "Beni bağlarla tutamazsın Teoman," diye fısıldadım, başımı yavaşça onun göğsüne yaslarken. Kalbinin o hızlı, ritmik atışını kulağımda hissettim. Geceki fırtınadan sonra bu ses, duyabileceğim en güzel sığınaktı. "Beni sadece sevginle tutabilirsin. Kibrinle değil, öfkenle değil. Sadece olduğun gibi."
Teoman çenesini saçlarımın üzerine yasladı, kollarını arkamdan dolayarak beni tamamen sardı. Güneş artık tamamen yükselmiş, Akkayalar Koleji’nin heybetli binasının camlarından yansıyan ışıklar kumsala kadar vurmaya başlamıştı. Yakında kampüs uyanacaktı, insanlar bizi buralarda arayacaktı. Ama şu an, o kumsalda, denizin ve karanın birleştiği o ince çizgide zaman bizim için durmuştu.
Yine onun ateşinde yanmıştım, küllerimden yine onun kollarında doğuyordum. Bu aşkın beni yok edeceğini bilsem bile, o ateşe yürümekten kendimi alıkoyamıyordum.Dudaklarımdan dökülen o son kelimeler, aramızdaki o kırılgan sessizlikte asılı kaldı. Teoman’ın göğsünün hızla inip kalktığını, kalbinin sanki göğüs kafesini yırtmak ister gibi deli gibi çarptığını hissediyordum. Sözlerim onu yaralamıştı ama geri adım atmaya da niyeti yoktu.
Gözlerindeki o mavi yangın, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla birleştiğinde dayanılamaz bir hal aldı. Aniden, ne olduğunu bile anlayamadan, beni kollarının arasına alıp kumsalın o yumuşak, güneşle ısınmaya başlayan kumlarına doğru devirdi.
Sırtım tekrar kuma değdiğinde, Teoman çoktan üzerime eğilmişti. İki elini başımın iki yanına, kuma bastırarak üzerimde yükseldi. Teoman üstte, ben altta... Bütün ağırlığıyla, bütün varlığıyla beni karanın gerçekliğine ve kendi dünyasına mühürlemişti. Saçlarından yüzüme damlayan birkaç küçük deniz suyu damlası tenimi ürpertti ama gözlerindeki o yoğun tutku beni saniyeler içinde eritmeye yetti.
Nefes nefese kalmıştım. Aramızda tek bir santim bile kalmamıştı. Onun o kor gibi yanan nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu. Bu pozisyon, onun bana karşı olan o mülkiyetçi, o korumacı ama bir o kadar da esir alan sevgisinin somut bir kanıtı gibiydi.
Gözlerinin içine bakarken, dudaklarımda acı tatlı bir tebessüm belirdi. İçimdeki o teslimiyet duygusunu gizlemeden, fısıldadım:
D: "Beni yine kafesine aldın..."
Teoman bu sözümle birlikte duraksamadı bile. Yüzünde, o vahşi ve sadece bana ait olan o derin tebessüm belirdi. Gözleri doğrudan dudaklarıma kaydı.
T: "Bu kafesten çıkışın yok deniz kızı. Sonsuza kadar buradasın."
Ve o an, kelimelerin bittiği yer oldu. Teoman üzerime biraz daha eğilerek dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Geceki o hırçın, fırtınalı öpücükten çok farklıydı bu. Bu seferki daha yavaş, daha derin ve ruhumu göğsümden söküp almak ister gibi sahipleniciydi. Dudaklarımı her öpüşünde, karanın o ağır kokusu ve onun erkeksi teninin sıcaklığı içime doluyordu. Kumlara gömülen ellerimi yavaşça kurtarıp onun boynuna doladım. Parmaklarımı ensesindeki ıslak saç tutamlarının arasına geçirip onu kendime daha da çektim.
Üzerimdeki ağırlığı beni rahatsız etmiyor, aksine bu dünyada güvende olduğumu hissettiren tek sığınak gibi geliyordu. Teoman, altındaki bedenimin ona tamamen itaat ettiğini, bu kafesi aslında benim de ne kadar çok istediğimi anladığı an öpücüğü daha da tutkulu bir hale getirdi. Dudakları dudaklarımda gezinirken, kumsaldaki kuruyan kumlar etrafımızda hafifçe savruluyor, sabah rüzgarı tenimizi yalayıp geçiyordu.
O beni esir alıyordu, bense onun bu esaretinde gönüllü olarak yanmayı seçiyordum. Ayrıldığımızda ikimizin de dudakları kızarmış, nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Teoman alnını alnıma dayadı, gözleri gözlerimde erirken yavaşça fısıldadı:
T: "Kafesim olduğun sürece, ben de senin esirinim Deniz. Bunu sakın unutma."
