44. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ

BÖLÜM 44

Ceydanur Güler

Lâl'in ateşi sabaha kadar düşmedi. Onu yaşatmak için damarına serumu bağladım, başucunda bekledim. O uykusunda bile titriyordu. Toprak ise kanepede, annesinin iyileşeceği masalıyla uyuyordu. Kartal'ın gelmekte olduğu bilgisi, havayı kurşun gibi ağırlaştırıyordu.

Savaş: "Umut, etrafı tekrar kontrol et. En ufak bir iz bile olsa bilmek istiyorum."

Umut, kararlılıkla başını salladı ve sığınağın çevresindeki kalın kar tabakasını kontrol etmek üzere dışarı çıktı. Ben, Lâl'in elini tuttum. O kadar zayıflamıştı ki, kemikleri parmaklarımın arasında belirgindi.

Birkaç dakika sonra Umut, nefes nefese içeri daldı.

Umut: "Abi, geldiler! İki kilometre ötede, eski bir kışla yolunda kar motorlarının izleri var. En az beş kişiler!"

Savaş: "Tamam. Toprak'ı uyandır. Lâl'i revire taşı. Bu işi burada bitireceğiz."

Lâl, Savaş'ın sesini duyarak gözlerini açtı. Saçsız başını kaldırmaya çalıştı.

Lâl: "Kartal mı?"

Savaş: "Sadece birkaç köpeği. Sen Toprak'ı koru. Buradan tek bir kurşun bile geçmeyecek."

Lâl'i dikkatlice sedyeye yatırdım. Toprak ise annesine sıkıca sarılmış, korkuyla bakıyordu.

Toprak: "Baba, ayye... ne oluyor?"

Savaş: "Korkma, baban burada. Birkaç misafirimiz var. Biraz gürültü olacak, hepsi bu."

Umut ve ben, sığınağın pencerelerinden mevzilendik. Bunlar, Lâl'i esir alan cehennemin son kalıntılarıydı.

Kar motorlarının sesi, çam ağaçlarının arasında yankılanmaya başladı. Dışarıda, siyah giysili beş adam, silahları çekili halde sığınağa doğru yaklaşıyordu.

Savaş: "Ateş!"

Silah sesleri dağ evini inletti. Umut ve ben, koordineli bir şekilde ateş ediyorduk. İki adam hemen yere yığıldı. Geri kalanlar, siper alıp karşılık verdi. Kurşunlar, sığınağın kalın duvarlarına çarpıp etrafa saçılıyordu.

Savaş, bir anlık boşlukta şarjör değiştirmek üzereyken, bir düşman siper aldığı ağacın arkasından fırlayıp pencereye doğru koşmaya başladı.

Umut: "Abi, sağından geliyor!"

Savaş, şarjörü takmaya çalışırken adam el bombası atmak üzereydi. O an, arkamdan Lâl'in zayıf ama kararlı sesini duydum.

Lâl: "Savaş!"

Lâl, o bitkin haliyle sedyeden kalkmış, Savaş'ın bıraktığı yedek tabancayı yerden almıştı. Tek eliyle, omuz hizasında tutuyordu.

Lâl: "Bırak kızıma dokunmayı!"

Lâl, titreyen eliyle tek bir kurşun sıktı. Kurşun, adamın omzuna isabet etti. Adam, el bombasını düşürüp acıyla inlerken, Savaş hızla dönüp kalan işi bitirdi.

Savaş: (Lâl'e koştu) "Lâl! Ne yapıyorsun?!"

Lâl, tabancayı yere bıraktı ve yorgunluktan yere yığıldı.

Lâl: "Toprak'ı... görmesinler..."

Savaş, Lâl'i kucağına aldı. O, üçüncü evre kanserle, balyozun kırdığı bacağıyla bile savaşıyordu.

Umut, dışarıdaki düşmanları kontrol etti.

Umut: "Hepsi etkisiz hale getirildi, abi. Ama Kartal aralarında yok."

Savaş: "Biliyorum. Bu sadece bir oyalama, bir yoklama hamlesiydi. Asıl yılan yuvasında saklanıyor."

Lâl, titremeye devam ediyordu. Savaş onu sedyeye yatırdı ve bir iğne yaptı.

Savaş: "Bunu neden yaptın, güzelim?"

Lâl: "Sana yardım etmeliydim. Ben de bir savaşçıyım... Savaş."

Savaş, Lâl'in saçsız başına öpücük kondurdu. "Senin tek görevin yaşamak, Lâl'im."

Toprak, annesinin yanına geldi. Olanları anlamasa da, annesinin yorgunluğunu hissediyordu.

Toprak: "Ayye... ninni söyye."

Lâl, Toprak'a gülümsedi ve kısık bir sesle ninnisine başladı.

Bebeğin beşiği çamdan...

Savaş, Lâl'i yaşatmak için elinden geleni yapıyordu. Lâl, Kartal'ın elinden kurtulmuştu, Gökçe'nin ihanetini atlatmıştı. Şimdi sıra, en büyük düşmanı olan kanserden kurtulmaktaydı.

Fakat biliyordu ki, Kartal son bir hamle yapmadan bu savaş bitmeyecekti. Bu dağ evi, son durağımız mı olacaktı, yoksa yeni bir başlangıç mı?