27. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ

BÖLÜM 27

Ceydanur Güler

Bahçede oturmuş, sigara içiyordum. Evet, sigara içmeye başlamıştım; hayatın acısını dindirecek tek şey buydu. Yanımda bir hareketlilik fark ettim.

Umut: "Sen sigara mı içiyorsun?"

Kafamı çevirdim. Yanımda Teğmeni gördüm. Bu adam hiç pes etmiyordu, sinirlerimi bozuyordu.

"Sanane, Teğmen? Hayatıma karışma, bu seni ilgilendirmez!"

"Lâl, biliyorum bize kızgınsın. Beni affetmen için ne yapmam lazım?"

"Öl."

Umut'un yüzü bembeyaz oldu: "Anlamadım?"

"Benim için öl."

"Ölürüm! Senin için ölürüm, yeter ki beni affet, Lâl!" Umut, gözyaşlarını tutamıyordu.

"Boş laf bunlar, Teğmen. Lütfen beni tanımıyormuş gibi yapma. Canım acıyor."

"Seni tanımıyorum, Teğmen. Sen benim için hiçsin. Bir daha bana yakın davranma!"

Onu arkamda bırakıp gittim. Zaten bu Savaş Komutan aklımı karıştırıyordu. Ben bu adamı nereden tanıyorum? Hatırlamıyordum. Kafayı yiyecektim. Ama bana öyle güzel bakıyordu ki... Neden öyle baktığını anlamıyorum.

Savaş önde yürüyordu, ben de arkasında. Birden Savaş'ın cebinden bir şey düştü. Eğilip aldım. Yuvarlak, gümüş bir madalyon gibi bir şeydi.

"Komutanım, cebinizden bir şey düştü—"

Arkasını döndüm ve madalyonu gösterdim. O an, madalyonun ön yüzünde benim ve Savaş'ın çocukluk fotoğrafını gördüm. Öylece kaldım. Gözlerim şaşkınlık ve şokla doluydu. Bunun Komutan'da ne işi var? Yoksa...

"Komutanım..."

Savaş: (Yüzünde o çok özlediğim, hüzünlü gülümsemeyle) "Lâl..."

Gözüm doldu. Bir haftadır sevdiğim adam yanımdaymış. O bana yaklaştığında bu yüzden heyecanlanıyormuşum. Beynimin susturduğu her şey, kalbimde canlanmıştı. Koşarak gittim ve onun boynuna sarıldım. O da belime sıkıca sarıldı. Yılların ayrılığı, acısı ve özlemi o sarılışta eriyordu.

"Gerçekten bu sensin, değil mi?"

"Benim, güzelim. Ben geldim."

Boynundan öptüm, kokusunu içime çektim. Nasıl onu tanımadım?

"Üzgünüm..."

"Neden?"

"Seni hatırlamadım..."

Savaş, saçımı okşadı: "Olsun. Ben seni hatırladım ve bu sefer seni bırakmayacağım. Söz veriyorum."

Biz hala sarılırken, arkamdan çok tanıdık, hıçkırıklı bir ses geldi.

Murat Bey: "Lâl!"

İkimiz ayrıldık ve arkamda, bize şaşkınlık ve umutla bakan Bozbey ailesini gördüm. Yıkılmışlardı; gözleri şiş, kıyafetleri buruşuktu.

Onlara ifadesiz şekilde baktım. Artık onlara karşı hiçbir duygu yoktu içimde. Ne nefret, ne sevgi, ne de öfke. Sadece boşluk.

Yanımıza geldiler. Bora, bana sarılmaya çalıştı. Ama ben onu kendimden, sanki zehirli bir yılanmış gibi, uzaklaştırdım.

Bora: "Abicim, biliyorum bize kızgınsın ama yıllar geçti. Biz de çok acı çektik."

"Benim kadar çekmiş olamazsınız!"

Gamze Hanım (Annem): "Annem... affet bizi. Sen bizim gerçek kızımızsın. Gerçek Lâl'imizsin!"

Şaşırmıştım. Bunların gerçek kızı ben miyim? Ama artık hiçbir şey umurumda değildi. Bu bilgi bile, yaşadığım acının yanında hiçti.

"Ben sizin kızınız değilim," dedim, sesim soğuk ve yabancıydı.

Savaş, koluma dokundu. Ona baktım. Gözlerinde hüzün vardı.

"Onlara bir şans versen olmaz mı?" diye fısıldadı.

Savaş'ın bu sözü, kalbime bir bıçak gibi saplandı. Onun bu kadar yumuşak olması beni öfkelendirdi.

"Bunu nasıl dersin?! Neler çektiğimi bilmiyorsun!" diye tısladım.

Bozbey ailesine döndüm, son sözlerimi söyledim:

"Gidin buradan. Bir daha da gelmeyin."

Arkamı döndüm ve Savaş'ın yanından hızla uzaklaştım. Hiç arkama bakmadım. Onları affetmeyi düşünmüyordum. Ölsem de affetmem. Onların acı çekmesi, benim yeni hayatımın yegane yakıtıydı. Savaş bile bu kararımdan beni döndüremezdi.

Lâl'in (Alara'nın) arkasına bakmadan gitmesinin ardından Savaş, bir anlık mucizenin yerini alan derin bir acı hissetti. Lâl'in yaşadığını biliyordu, kollarında tutmuştu, ama o yine de buz gibi bir duvar örmüştü.

Savaş, hızla Umut'u buldu. Umut, Lâl'in (Alara) gittiği yöne bakarak çaresizlik içinde bekliyordu. Savaş, Umut'un yanına yürüdü, durdu ve alçak ama tehditkâr bir sesle konuştu.

Savaş: "Teğmen Umut Bozbey!"

Umut hızla hazırola geçti. Gözlerinde ne şaşkınlık ne de saygı vardı, sadece umutsuzluk vardı.

Umut: "Emredin, Komutanım."

Savaş: "Rütbe, sadece görevde geçerli değildir. Burada, bu karargahta, o Üsteğmen senin için bir yabancıdır. Onun adı Lâl değildir. O, senin Komutanındır."

Umut: (Gözleri doldu) "Ama Komutanım, o benim kardeşim! O öldü sanıyorduk!"

Savaş: "Öldü. Sizin için, öldü! Senin yaptığın şey, ona ait olmayan bir geçmişi, bir acıyı zorla hatırlatmak. Bunu bir daha yapmayacaksın."

Savaş, bir adım yaklaştı.

"Sana, seni timden uzaklaştırma emri vermeyeceğim. Ama sana bir uyarı veriyorum: Onun etrafında, sadece askeri bir gölge gibi var olacaksın. Eğer o kadının yüzünde, senin veya ailenin sebep olduğu bir damla acı daha görürsem... Askerî Mahkeme, senin için bir cennet olur. Anladın mı, Teğmen?"

Umut: (Boynunu büktü) "Anlaşıldı, Komutanım."

Umut, kardeşini her gün görecek, ama ona dokunamayacak, konuşamayacak ve af dileyemeyecekti. Bu, Savaş'ın ilk ve en ağır cezasıydı.

Savaş, Lâl'in odasına gitti. Lâl (Alara), masanın başında oturmuş, elindeki askerî haritalara bakıyordu. Savaş'a dönmedi bile.

Savaş: "Beni affetmediğini biliyorum. Ama ben, senin adına onlardan intikam alırken, senin acını dindirmeye çalışırken, sen bana küsmüş gibi davranamazsın!"

Lâl (Alara): (Sesi soğuk ve keskin) "Neler çektiğimi bilmiyorsun, Savaş! Eğer bilseydin, o sarılıştan sonra bana 'Onlara şans ver' demez, gidip onları öldürürdün!"

Savaş: "Lâl, ben bir askerim! Katil değil! Ben onların Holding'ini yerle bir ettim! İtibarlarını, gururlarını çaldım! Daha ne yapmamı bekliyorsun?"

Lâl, ayağa kalktı. Gözleri, Savaş'ınkinden daha koyu, daha kararlıydı.

"Onların vicdan azabıyla yaşaması yetmez. Onlar, benim hissettiğim o ölme arzusunu hissetmeli. Sen, beni seviyorsan... bana karışma. Ben, buraya sadece seninle yeniden kavuşmak için gelmedim. Benim bir görevim var."

Kapı hızla çalındı. Savaş kaşlarını çattı.

Savaş, kapıyı açtı. Karşısında, perişan giysileriyle Bora ve Murat Bey duruyordu. Konağın önünde yakalayamadıkları Lâl'i, askeri karargahta bulmaya gelmişlerdi.

Bora: (Sesi yalvaran bir hıçkırık) "Savaş, yalvarıyorum, Lâl'i görmeliyiz. Lütfen! O bizim öz kızımız!"

Murat Bey: (Gözleri yaşlı) "Onu, o Gökçe'ye sattığımızı öğrendik. Biz... biz çok pişmanız, oğlum. Ne olur, affet bizi!"

Lâl, arkadan sessizce kapının yanına yürüdü. Yüzünde, annesi ve babası için artık hiçbir şey ifade etmeyen bir maske vardı.

Savaş: (Vücuduyla Lâl'i koruyarak, Bora ve Murat'a baktı) "Burada gördüğünüz, Üsteğmen Lâl Bozbey değil. O, bir askerdir. Ve siz, onun askerî alanını ihlal ediyorsunuz!"

Bora: "Savaş, ne diyorsun?"

Savaş: "Diyorum ki: O kadın, sizin için öldü! O, sizin vicdan azabınızın gölgesinde yaşamayı reddediyor! O gün ona verdiğiniz her acı, şimdi size geri dönüyor!"

Savaş, son sözlerini söyledi.

"Sizin gerçek kızınız... sizin kibriniz yüzünden öldü! Şimdi burayı terk edin. Bir daha buraya gelirseniz, yasal sonuçlarına katlanırsınız!"

Bora ve Murat, Lâl'in ifadesiz yüzüne son bir kez baktılar. Lâl'den gelen bu son ve en büyük reddediş, Savaş'ın otoriter koruması altında gerçekleşiyordu. Lâl'in yüzündeki soğukluk, onların pişmanlığından daha büyüktü.

Bozbey ailesi, kapıdan boyunları bükük bir şekilde, Savaş'ın emriyle ayrıldı.

Savaş, kapıyı kapattı. Lâl'e döndü.

Savaş: "Sana kimsenin yaklaşmasına izin vermeyeceğim, Lâl. Hiç kimsenin."

Lâl (Alara), Savaş'ın gözlerine baktı. O, Lâl'in kalkanıydı. Ama aynı zamanda, kalbini kırmış tek kişiydi.

Lâl (Alara): (Fısıltıyla) "Bana Komutan Lâl de... ve görevine odaklan."

Lâl, Savaş'ın duygusal yaklaşımını bile, askeri bir mesafe ile engelliyordu. Savaş, bu çetin savaşı kazanmak için sadece dış düşmanları değil, Lâl'in kalbindeki buzulları da eritmek zorunda kalacaktı.